Menu
İÇ DENGE
Deneme/İnceleme/Eleştiri • İÇ DENGE

İÇ DENGE


Hariçte gördüğümüz dengesizliklerin, hercümercin bir sebebi de, “iç dengemizin” bozulması olsa gerekti.

“İçin hastalığı”, sıkıntısı; insicamı, bir düzeni yaralarken; tahribat dışarıya saldırı ya da eylemsizlik şeklinde aksediyordu.

Ki tersi de, “çirkinleştirme” değil, batından zahire “güzelleştirme” eylemi olmalıydı.

Başına buyruk şirazesiz bir bilim, eksi değerlerin artışı, insanı çepeçevre sarışı düşündürücüydü.

Kendini bilme/bulma değil, unutma, kıymetsizleştirme yönünde bir eğilim ve kanunsuz eğitim(!) geçerliydi.

N(isyan) değil, bilâkis hatırlamak; geçmişi de, bugünü de, yarını da hatırlamak ve kavramaya çalışmak önemliydi. Tam tersi yapılıyordu.

Sadece birine asılmak, sırf ânı yaşamak, yahut şuursuz, emek sarf etmeden, muhayyel bir istikbalde, hedeflerinin gerçekleşeceğini varsaymak; gene çağın bir ölçüsü(zlüğü) olarak, âdeta ruhunu iptal etmek, aşkınlığı mukaddesatı reddetmek, buna paralel olarak “saygısızca” tabiatı tahrip etmek de; dengenin bozulduğunun bir göstergesiydi.

Kutsalın ahlâkı, bir muvazeneyi sağlıyor; tahammül edemediğimiz iç-dış muhataralara karşı kalkan siper oluyordu.

Allah’a, gayba, hiç görmediğimiz bir ahiret yurduna, bir eski vatana şeksiz muhlis inanç; istikbalde mutlak tahakkuk edecek adalet ve hukuka, hep var olan “Aşka”, Kâinatın onun için yaratıldığı bir “Maşuka” iman; zaman zaman kaybetsek, irtifayı düşürsek bile, bir huzur ve sükûnu, güveni sağlıyor, enerjimizi yedekliyor, hayatımızı ve ruhumuzu destekliyordu.

Biz bu takviyeyle daha diri, zinde, emin olarak dolambaçsız, aydınlık bir hayata hazırlanıyorduk.

Bir içsel mektep, devşirdiği bilgileri depolayan, tasnif eden, yarayışlı bir hâle sokarak, erdemli bir fiil şeklinde, başkalarının istifadesine sunan bir gönül, belki mutluluğu bile temin ediyordu.

Mevcut Saadet azımsansa da, küçümsenmeyecek bir sulh iklimi kesinlikle vardı.

Ruh sağlığı, dış tesirler ve saldırılarla kolayca bozulmuyordu; derunî bir kuvvet teşekkülüyle, için sağlığı korunuyordu.

Daha az stresli, gerilimsiz, daha agâh ve mutmain olunuyordu.

Kutsal kitaptan, Hak sevgisinden, ulu hakimlerden ve bütün âlemden hikmet, feyz alınabilirdi.

Eşya konuşuyordu. Çocuklardan, hayvanlara kadar istenirse ibret ders vesilesiydi.

Göremediğimiz, fark edip, bilemediğimiz belki her şeyden mühim bir “Sevgi(li) dili” vardı. Ki Kâinat üzerine kurulmuştu. Biz ol dili konuşup, ilerletip, geliştirmekle mükelleftik.

Önümüzde yığınla engelimiz bulunuyordu. Bu lisanı kayıp ve inkâr ettiğimiz için dünya azaplarıyla kavruluyorduk.

Önce fıtratımızı tahrip etmemiz, bize verili insanî gücümüzü de, anormal, esasen kötü ifade edilmiş bir zekâyla, tahrifat, mazarrat ve anarşi neşrinde kullanıyorduk.

Önümüze gelenle “körce” savaşıyorduk. Bütün dengesizler, denge kurmakta zorlananlar gibi, âhengin bütünlüğün düşmanıydık. İlahî Dengeyi tanımıyorduk, muarızdık.

Teraziyi yamuk tutuyor, dengeyi kaybediyorduk. İnsandaki eğrilik de buradan gelirdi. Ama elbette çarpıklıklar da doğrul(t)mak içindi.

Denge aydınlık demekti. Kalp ve akılla, haricî-batinî dünya arasında bir muvazene sağlamak, kefedeki ağırlık ehemmiyetliydi. Bir denetimi ve iradeyi tevlit ederdi.

Hayat bir bakıma “amelî akıl, tatbikatla” bu dengeyi oluşturmak ve usta cambazlık işiydi.

Üstelik kalp ağırlık merkeziydi. “Pahası” dengeyi ayarlıyordu.

Karanlıkları yarmak, yüksek bir düzene geçmek, hayatî dengeyi korumakla mümkündü.

Denge aşırılıklardan uzak ortalamaydı, istikrar ve karardı.

Dünya bu “Kararla” duruyor ve düzenleniyordu.

Diğer Yazıları