Menu
ERCAN İRİŞ İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • ERCAN İRİŞ İLE SÖYLEŞİ

ERCAN İRİŞ İLE SÖYLEŞİ

Dört şiir kitabın var. Şiir maceran nasıl başladı?

Benim şiir maceram; naylon pencereli bir evde, tahtadan bir kapının önünde, bir annenin ışığında ve bir anlatı ocağının başında başladı. Doksanlı yıllardı. Babam inşaat ustasıydı ve evimiz henüz yeni yapılıyordu. Elektrik yok, su yok, telefon yoktu... Pencerelerin yerini babamın çivilediği naylonlar tutar, rüzgâr estikçe ev titrerdi. Altı kardeştik; bırakın zeytin ve peyniri, adamcağız ekmeği zor yetiştirirdi. Ama akşam olduğunda; bir menkıbe, bir destan ya da bir ilahi o eksik evi tamamlardı. Işık ampulden değil, sözden gelirdi diyebiliriz. İşte ben şiirin, yokluğun içinden varlık çıkarabildiğini o evde öğrendim.

Nenemin anlattığı halk hikâyelerinde, annemin sesindeki menkıbelerde kelimelerin yalnızca kelime olmadığını gördüm. Söz bir kapıydı; açıldığında başka âlemler görünürdü. Çocukluğumda yengem Yunus Emre’nin ilahilerini okurken hayretle izlerdim onu; bir insan o kadar sözü nasıl ezbere bilir diye... O yaşlarda şiir yazdığımı henüz bilmiyordum ama mesaiye kalıp eve gelmeyen abimi, o çıkmaz sokaktaki tahta kapının dibinde beklerken içimde sözcükler çoktan diziliyormuş. Kelimeler henüz yoktu belki ama bekleyişin ritmi vardı. Komşunun ceketini giyip ortaokula gittiğim günlerde, omuzlarıma büyük gelen o ceketle yürürken aslında hayat bana "ölçüyü" öğretiyordu: Eksik olanı saklamayı değil, eksikten anlam çıkarmayı... Yüreğim, farkında olmadan ilk şiir denemelerini yazıyormuş meğer.

Bu yüzden geleneği bir tekrar değil, bir "hatırlayış" olarak önemsiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” tümcesini bu noktada çok anlamlı buluyorum. Gelenek, aynı kelimeleri durmadan söylemek değildir; aksine aynı kelimenin içinden yeni bir mana doğurabilmektir. Şiir, düzyazı gibi saatlerce konuşmamalıdır. Dizeler katman katman olmalı ve ondaki anlam her okunuşta farklı bir sokağa çıkmalıdır. Sanatın özü budur: Az sözle çok şey, hatta bazen söylenmeyenle her şey...

Şiirlerin çok yalın ve akıcı. Bu dili nasıl inşa ettin? Nelerden geçtin? Poetikanı nasıl pişirdin?

Dediğiniz şey, aslında uzun bir işçiliğin neticesidir. Elbette doğuştan bir yetenek vardır, lakin yeteneğin çalışma beslenmesi gerekir. Bu sebeple doğuştan gelen bir yetenekten çok emeğe inanırım. Şiirde, bir kelime fazlaysa, bir ses bile yerini doldurmuyorsa şiir eksilir. Hatta bazen bir harfin ağırlığı bile mısranın dengesini bozar. O yüzden şiir benim için yazmaktan çok yontmaktır. Bu noktada kendimi bir heykeltıraşa benzetirim. Auguste Rodin nasıl taşın içindeki sureti fazlalıkları atarak ortaya çıkarıyorsa, ben de şiirde fazlayı atarak özü bulmaya çalışırım. Ekleyerek değil, eksilterek çoğaltırım. Yahya Kemal’in; "Şiir, bir kelime oyunundan ziyade, bir kelime mimarisidir." cümlesi şiir poetikamın temelini oluşturur. Ve her mısrada kendime şu soruyu sordum: Bu kelime gerçekten gerekli mi? Eğer değilse, heykel henüz tamamlanmamıştır, düşüncesiyle hareket ettim.

Zamanla şunu kavradım; şiirde bir olayı, bir duyguyu ya da düşünceyi açıkça anlatmak kolaydır; asıl mesele onu çağrışımla duyurmaktır. Şiir, söylemez, sezdirir. Bu fark ediş şiirimin yönünü değiştirdi. Düz anlatımdan uzaklaştım; kelimenin arkasındaki gölgeyi, sesin içindeki sızıyı anlattım şiirlerimde. Sanırım onu düzyazı türlerinden ayıran özelliklerden biri de bu. Oysa günümüzde birçok şair şiirin ontolojik özelliklerini görmeyerek düzyazı ile şiir arasındaki perdeyi kaldırmışlardır. Bunun Türk şiiri için hazin sonuçları olacağını düşünüyorum.

Tabii ki edebiyat öğretmeni olmam da bu bilinci derinleştirdi. İstiarelerin, tenasüplerin, telmihlerin metni nasıl çoğalttığını yaşayarak gördüm. Alışılmamış bağdaştırmalarla anlam alanını genişlettim; yinelemelerle ritim kurdum. Ama bunları bir süs olarak değil, şiirin omurgası olarak kullandım. Halk diline ait deyimlere ve atasözlerine de yer verdim; fakat onları olduğu gibi almadım. Çünkü şiir tekrar yeri değildir. Bir atasözünü aynen kullanmak yerine, içindeki kelimelere yeni manalar yüklemeye çalıştım. Tanıdık bir söz, şiirin içinde başka bir kapı açmalıydı. Okur hem aşinalık hissetmeli hem de o aşinalığın kırıldığını fark etmeliydi.

Şiirin kime ait olduğunu bilmesek bile okuduğumuzda onun hangi millete ait olduğunu sezdirmeli. Bir geleneğin içinden konuşmalı. Ben de şiirimi İslam/Türk estetik anlayışı içinde kurmaya gayret ettim. Bir şiirim hariç hep yerliden yana kaldım. Kökü mazimizde, gölgesi bugün de olan bir şiir. Geleneği tekrar etmedim; ondan yürüdüm. Moderni taklit etmedim; onunla konuştum.

Tek Kişilik Şemsiye en yeni kitabın. Yalnızlık şiirinde çok özel bir tema. Yalnızlık giderek güçlenen bir pandemi gibi ne dersin?

Çağımıza bakınca kalabalıklar çoğaldı ama kalpler seyrekleşti; insan, insanın yanındayken bile ıssız. Bu anlamda yalnızlık bulaşıcı bir hâl aldı ve bağlar zayıfladıkça insan kendi içine kapandı. Ama ben yalnızlığa tek pencereden bakmıyorum. Tek Kişilik Şemsiye’de yazdığım gibi:

“Yalnızlık iyidir diyorum 

En fazla kendimle kavga ederim.”

Bu söz bir küskünlük değil, bir muhasebedir. İnsanın en çetin kavgası zaten kendiyledir; nefsiyle, kibriyle, unutuşuyla… İslam düşüncesinde asıl mücadele dışarıyla değil, içeriyledir. Eğer yalnızlık insanı bu iç hesaplaşmaya götürüyorsa, o bir hastalık değil; bir arınma imkânıdır.

Oysa bugün yaşanan yalnızlık çoğu zaman bir kopuştur; aileden, komşudan ve en çok da Allah’tan kopuş… İşte o zaman yalnızlık çoraklaşır, insan kalabalık içinde kaybolur. Tasavvuf geleneğinde ise yalnızlık bir halvet hâlidir. Yunus Emre’nin ilahilerinde yalnızlık, Hak’la baş başa kalmanın eşiğidir. Çünkü mutlak yalnızlık yoktur; kul Rabbiyle beraberdir. “Şah damarından yakın” olan bir Kudret varken insan bütünüyle sahipsiz değildir.

Benim şiirimde yalnızlık bir kaçış değil, bir yüzleşmedir. En fazla kendimle kavga ederim, evet; ama o kavga insanı diri tutar. Başkalarıyla değil, nefsimle mücadele ederim. Eğer bu çağın yalnızlığı insanı Rabbinden uzaklaştırıyorsa pandemidir; ama insanı kendine ve Rabbine yaklaştırıyorsa rahmettir. Ben yalnızlığı çoğaltmak için yazmıyorum; yalnızlığın içindeki sesi, içindeki ışığı göstermek için yazıyorum.

Ailenin, anne ve babanın şiirinde çok özel bir yeri var. Babanı çok genç yaşta kaybetmişsin. Ne demek istersin?

Aslında ben bunları anlatan biri değilim; böyle meselelerde açıldıkça susarım. Çünkü inanırım ki bazı acılar konuşuldukça hafiflemez, aksine derinleşir. Bana babamı sorduklarında kelimeler geri çekilir. On altı yaşındayken bir dakikada yüz yaşına girdiğimi söylerim belki… O kadar. Gerisi suskunluktur.

Baba, bende önce otoriteydi; sonra yara oldu. O yaranın kanaması hiç durmadı. Ama ben o kanı anlatmam; o, şiirime sızar zaten. Annem deseniz; çift role bürünen bir Anadolu kadınıydı o. Hem merhamet hem otorite; hem anne hem babaydı. Ama ben bunu da uzun uzun anlatmam. Çünkü hayatı boyunca konuşarak değil, susarak direndi o. Ben de biraz ona çektim sanırım.

Ben yaşadığımı açıklamayı sevmem; çünkü bazı şeylerin söylenince küçüldüğüne inanırım. Şiirlerimde anne ve baba varsa, bu bir hatırayı anlatma isteği değil; bir yükü taşıma biçimidir. Şiir açıklamaz zaten, çağrıştırır. Benim hikâyem aradan çekilsin, okuyan kendi babasını, kendi annesini bulsun isterim. Belki de bu yüzden susarım. O yüzden bırakırım, şiirim konuşsun.

Hem edebiyat öğretmenisin hem de edebiyat atölyelerine emek veren bir şairsiniz. Edebiyat, şiir işi bitti diyenler de giderek yaygınlaşıyor. Ne yalan söyleyeyim, bazen ben de inanıyorum. Yine de yazmaya, okumaya devam ediyorum. Ne dersin? Gençlerle bir arada olmak nasıl bir duygu? Onlara bir şey öğretirken neler öğreniyorsun?

Bazen ben de inanır gibi oluyorum ‘edebiyat işi bitti’ diyenlerin sözlerine… Ama sonra bakıyorum ki hâlâ yazıyor, hâlâ okuyoruz. O zaman fark ediyorum: İş bitmemiş, sadece değişiyor. Kıymetli dostum, Paul Valéry’nin o meşhur sözüyle cevaplamak isterim: “Şiir asla bitmez, sadece terk edilir.” Şiiri bitenler, şiirin bittiğini söylüyor… Ben yine de yazmaya ve okumaya devam ediyorum. Çünkü şiir; tek bir dönem veya tek bir kalemle bitmez; her çağın, her yüreğin söyleyecek bir sözü vardır. 

Gençlerle bir arada olmak ise büyük bir mutluluk. Atölyelerimizde yetişen arkadaşlarımızın 23 kitabı yayımlandı; beş dosyamız hazır ve daha bir o kadar genç var. Görmek, konuşmak, tartışmak hepimize iyi geliyor. Atölye bir şey öğretme yeri değildir; orası tıpkı eski şuara meclisleri gibi bir sohbet ve istişare yeridir. Kimsenin tek söz sahibi olmadığı, herkesin fikrini ve duygusunu paylaştığı, yazmanın, okumanın ve birlikte bir şey inşa etmenin ortasında olunan bir yer… Bence asıl keyif de burada.

Her atölye bir bakıma bir şiir meclisi, bir edebiyat evi… Ve ben hâlâ o evin kapısını çalan herkesle şaşkın ve heyecanlı bir öğrenci gibi duruyorum.

Tek Kişilik Şemsiye yeni sayılır. Yine de sorayım. Bugünlerde yazı gündeminde neler var?

Günlerimin büyük bir kısmını, dünyanın dört bir yanında ah eden mazlumların sessiz çığlıklarını düşünmek ve onların sesini kâğıda dökmek alıyor. Vicdanın bir gereği olan bu dertleniş, yazma eylemime hem bir sorumluluk hem de hüzünlü bir derinlik katıyor.

Bunun yanı sıra, Teferrüc dergisi ile olan iştigalimiz tüm heyecanıyla devam ediyor. Dergiye gelen metinleri titizlikle seçiyor, her birinin üzerine uzun uzun düşünüyor ve sayının genel akışını bir nakış işler gibi şekillendiriyorum. Bu süreç, editörlükten öte benim için hem çok keyifli bir uğraş hem de üretimimi her daim canlı tutan bir fikir işçiliği anlamına geliyor.

Kendi yazılarıma da vakit ayırmayı ihmal etmiyorum; naçizane minimal hikâyeler üzerinde çalışıyor ve hayatı bir şiir estetiğiyle, yani şiirli yaşamaya gayret ediyorum. Kısa metinlerin yoğunluğu ve kelimelerin o kendine has ritmi, zihnimin kıvrımlarında hâlâ büyük bir ilham kaynağı olarak yankılanıyor.

Okuma alışkanlıklarımı da asla aksatmıyorum. Hem klasiklerin sarsılmaz temelinden hem de çağdaş metinlerin yenilikçi soluğundan beslenerek yazdıklarımı zenginleştirmeye çalışıyorum. Netice itibarıyla; derdin, derginin ve kendi üretimimin birleştiği, tamamen edebiyatla örülmüş bir gündemle yoluma devam ediyorum.


SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları