Menu
BAHTİYAR ASLAN İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • BAHTİYAR ASLAN İLE SÖYLEŞİ

BAHTİYAR ASLAN İLE SÖYLEŞİ

Bütün hikâye kitaplarınızın ortak bir üst başlığı var; “Sessiz hikâyeler”. Biraz bu üst başlıktan bahseder misiniz? Sessizlikten murat anlatılmayanı anlatmak mı yoksa sessizlik bir şeyi veya bir durumumu temsil ediyor?

Bu soru çok sık soruluyor ve her seferinde sorunun soruluş biçimi cevabımı etkiler diye korkuyorum. Yani aslında sorunun açmak istediği beni suskunluğa yüklediğim anlamı fark etmemi ya da çoğaltmamı sağlıyor. Biliyorsunuz, benim hikâyelerim genellikle monolog şeklindedir. Kendi içine, kendi kendine konuşan kahramanlarım var. Hemen hemen hepsinin de bir adı yok. Birinci tekil şahıs anlatıcıyı kullanmıyorum genellikle. Anlatımın imkânlarını genişlettiğini ve gerçeklik duygusunu artırdığını düşünüyorum. Birinci tekil şahıs samimiyettir tabii. Anlatılmayanı anlatmaya çalışıyor muyum bilmiyorum. Ama benim hikâyelerim olay hikâyesi değil. Daha çok yoruma ağırlık veriyorum. Bunu da çok bilinçli yaptığımı söyleyemem. Bir kahramanıma; “Anlatılacak şeyler yaşamadım, yorumlanacak şeyler yaşadım” gibi bir şey söyletmiştim. Belki hayatın yorumlanacak boyutuna odaklanıyorum, bunu seviyorum diyebiliriz. Eylemle varılamayacak yerler var. Bazen sessiz kalıp o yerin size gelmesini beklemelisiniz. Çaresizlik gibi görünebilir bu. Ama tam olarak öyle bir şey de değil. Eylem, an içinde gerçekleşip tükenen bir şey. Aslında her eylem, gerçekleştiğinde kendisini öldürüyor. Çok derin, çok mistik bir şey söylemekten korkuyorum. Çünkü orada riya başlayabilir. Ama bundan azade olarak söyleyebilirsek, derinleşmek, anlam peşinde koşmak sessizlikle mümkündür. Bir şeyi temsil ediyorsa o şey bu olmalı. 

Hikâyelerinizde farklı denemeler yapıyorsunuz. Bir dil inşa ediyorsunuz. Anlatım bazen anlattıklarının önüne geçiyor sanki. “Benim Suretlerim Var”da sanki anlatımınız ile anlattıklarınız arasındaki denge “anlattıklarından” yana değişmiş gibi. Bu değişim için ne dersiniz? Yoksa yanılıyor muyum?

Ben, edebiyatın her şeyden önce bir dil meselesi olduğuna inanıyorum. Bir dil, bir üslup… İnsan başka neden yazar ki! Bir şey anlatmak değil, bir şeyi bir şekilde anlatmak önemli. Yani yazar kendine ne anlatacağından çok nasıl anlatacağını sormalı. Ben nasıl anlatmam gerektiği üzerine düşünen birisiyim galiba. O yüzden hikâyelerimin doğru dürüst bir kurgusu yok. Noksan hanesine yazılmalı bence. Çünkü yazar bunu da iyi yapan adamdır. İlk kitaplarımda anlatımın öne geçtiğini ben de fark ediyorum. Aslında bu da hoşuma gidiyor. İnsan, kendini üslupta gerçekleştirebiliyor kanaatimce. Son kitabımda çok başarılı olmasa da kurgunun öne çıktığını, öyle değilse bile kurgunun da kendini hissettirdiğini söylemek tabii ki mümkün. Bir kararın neticesi değil bu. Kitaptan sonra kaleme aldığım bazı hikâyelerde de durum böyle. Kendiliğinden oldu galiba. Fakat yapı olarak hayatı bir kronoloji gibi ya da yaşananların bütünü gibi algılamaya müsait değilim. Gene o hikâyelerin içinde yorumlanmaya davet eden imgeler var her zaman. 

Hikâyede üslubunuzu ön plana çıkarmayı, onun bir tüketim metası olmaktan çıkarma kaygısının mı bir payı var? Yazdıklarınız için “kapalı” ve “yoğun” deniyor. Mesela yapay zekânın ulaşamayacağı bir alan mı inşa ediyorsunuz kendinize?

Galiba kendini yazarak inşa etmeye çalışan biriyim. Böyle iddialı, beylik laflardan korkuyorum. Yarın hayat bana tersini yaşatabilir. Ama üslubun böyle bir şey olduğuna inanıyorum. Üslup, yazarını ele verir. Üsluptan kişinin karakterine ulaşabilirsiniz. Bu çok açık. Daha çok kendimi başkalarından ayırmaya çalışıyorum üslupla. Üslup, karakter demektir aynı zamanda. Kapalı ve yoğun, evet. Bazen bu anlamda birkaç hikâyenin malzemesini bir hikâyede tükettiğimi düşünüyorum. Sait Faik gibi tek bir imgenin hikâyesini yazmak mümkün elbette. O da ayrı bir ustalık istiyor şüphesiz. Ben, bir hikâyede çok fazla tüketiyorum imgeleri. Bunun bilinç akışıyla ilgisi olabilir. Sezgiyle yazıyorum genellikle. Birtakım sıçramalar filan oluyor metin içinde. Yapay zekâ sezginin alanına nüfuz edebilir mi, bilmiyorum. Edemez diye düşünüyorum. Şiir de yazıyor yapay zekâ. Ama ustalarda gördüğümüz sıçramalar, aşmalar zekâ ile olan şeyler değil. Yapay ya da doğal zekânın ulaşamayacağı alanlar var bence. Belki yapay zekânın yazdığı şiirler bizim has şiiri ayırt etmemize hizmet edecek. Evet, elbette yapay zekânın ulaşamayacağı bir alan inşa etmek isterim. Bu, sizi kalıcı kılan şey olacaktır zaten. Tabii okura da büyük iş düşüyor. 

Aynı zamanda da şiir yazıyorsunuz. Üstelik hikâyelerinizdeki “şiiriyetten” ve “şiirlerinizdeki” hikâyeden de bahsedebiliriz. Şairin “dil” derken bahsettiği ile yazarın “dil” derken kastettikleri arasında nasıl bir fark ve ortak payda var sizce?

Bu ikisinin ortak paydası kalemin benim elimde olmasıdır öncelikle. Tam olarak şunu söylemek istiyorum, ikisini yapan da benim ve ikisinde işleyen aynı bilinç. Bilinç se tabii. Ya da sadece bu kavrama sıkıştırmak doğruysa. Orada benim kimliğim, kişiliğim, yaşama üslubum, yazma üslubum var. İkisinde farklı kimliklerle hareket etmiyorum. İkisinde de dünyayı aynı birikimle, aynı endişeyle yorumluyorum. Şiir, daha otobiyografik bir sanattır tabii. Daha doğrusu benim yazdığım şiir öyle. Ama son zamanlarda şiirde de başkalarının hayatına odaklandığım yerler var. Geriye bir imge bırakan hayatlar demeliyim belki de. Bize imgesi kalan yani. Bize imge olarak kalan… Ne dersek artık. Kendimi inşa ederken onların da meseleye dâhil olduğunu söylemem gerek. Dolayısıyla şiir de hikâye de aynı benliğin içinde gerçekleşiyor. Geriye dil meselesi kalıyor. Şiir dili diye bir şey var. Hikâyenin de bir dili olmalı şüphesiz. Ama açıkçası bir eksiklik olarak söylenebilir belki de. Ben bu ikisinin dilini tam olarak ayıramıyorum galiba. Hikâyenin şiirsel olması hoşuma gidiyor. Şiir, söz sanatlarının anasıdır. Ona yaklaştıkça başarılı olursunuz. 

“İnsanın kemalinin kelâmla olacağına inanıyorum” diyorsunuz. Peki, edebiyat bu beklentiyi ne kadar karşılıyor sizce?

Bunu söylerken tabii Kur’an’dan hareket ediyorum. Son peygamberin kelâm mucizesiyle gelmesinden hareket ediyorum. Bana ait kuru bir iddia değil. Allah dinini kelam mucizesi olan Kur’an’la tamamladı. Hz. Âdem’den bu yana insanın kemal yolculuğu farklı vasıtalarla devam etmiş olabilir. Ama gelip kelâmda düğümlenmiş. Aslında bize bir işaret bu. Kemali kelâmda arayın gibi bir anlam çıkarmak mümkün. Mesel uzun. Kelam, tabii sözdür, dil değil. Saussure’ün dil ve söz ayrımını hatırlayalım. Aslına bakarsanız, Saussure bunun adını koyan kişidir. Bu ayrım zaten var. Türkçede “dil” ve “söz” diye iki ayrı kelimenin olması boşuna değil. Arapçada da öyle. Edebiyat, bu beklentiyi ne kadar karşılıyor? Hangi edebiyat? Edebiyat, bir tüketim nesnesine, metaya dönüştüğünde bu arayışla vedalaşmış olur aslında. Onun arayışı başkadır. Fakat edebiyatın özünde, hamurunda var. Yazarın, şairin malzemesi dil. Onu alıp “söz”e dönüştürmek kemale doğru bir yolculuktur doğal olarak. Mantıku’t-tayr’ı hatırlayın. Kuşların bir kısmı yolu yarıda bırakacaktır şüphesiz. Bazıları hiç yola çıkmayacaktır. Çağımız edebiyatı kendini biraz bu anlamda tüketim kültürüne, görünebilir olmaya, çok satmaya kurban vermiş gözüküyor. Ama Simurg’a doğru yolculuk elbette bir şekilde devam ediyordur. Bu anlamda tarafım. Ama o tarafa dahil miyim, bilmiyorum. 

Bir şiir ve hikâye kitabınız kısa aralıklarla okurla buluştu. Yine de soralım, neler yazmaktasınız? Yazı gündeminizde neler var?

Bir roman yazmayı çok istiyorum. Nedense istiyorum bunu. Zihnimde dolaşan olaylar ve kahramanlar var. Ama tabii çok ciddi bir emek ve zaman istiyor. Çalışma hayatı, iaşe derdi filan derken maalesef yazamadım. Zaman ne gösterir, bilinmez. Hikâyeler ve şiirler yazmaya devam ediyorum. Biraz daha şahitlik ettiğim hayatları hikâyeye taşımaya çalışıyorum. Bir kulvar değiştirme mi bu, bilmiyorum. Ama bende güçlü bir imge olarak kalan insanlar var. Onlara bir hikâye borcum varmış gibi hissediyorum. Onları hikâyeleştirmek hoşuma gidiyor bu yüzden.

Şiir kitabınız 2025 TYB ödülü kazandı. Ödüller için ne dersiniz? Sizin için anlamı nedir?

Ödüllerin tescil etmek gibi bir işlevi var tabii. Bir kişinin yazarlığını, şairliğini tescil etmek anlamında söylüyorum. TYB’den ödül almış olmayı ödül almak eyleminden bağımsız olarak çok önemsiyorum. Tabii daha genç isimleri ödüllendirmekten yanayım. Onları cesaretlendirmek, yazarlığına ya da şairliğine hız vermek anlamında önemli. Türkiye’de yüzlerce, belki de binlerce şiir kitabı yayımlanıyor biliyorsunuz. Benim kitabımın o kadar kitap arasından fark edilmesi ve böyle bir ödüle layık görülmesi benim açımdan harika bir şey. Heyete teşekkürlerimi iletmek isterim bu vesileyle. 

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları