Menu
ABDULLAH HARMANCI İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • ABDULLAH HARMANCI İLE SÖYLEŞİ

ABDULLAH HARMANCI İLE SÖYLEŞİ

Dergilerin, dergiciliğin yazarlığına katkısı ne oldu? Peki, dergilerin senin yazarlığın için olumsuz bir etkisi oldu mu?

Türkiye’de kanonik edebiyat tümüyle dergilerde gerçekleşiyor diyebiliriz. Bizim de öykü dünyasındaki varlığımızı ispat etmemiz dergiler sayesinde oldu. Dergilere çok şey borçluyuz elbette. Ama aynı dergilerin zaman zaman edebi yetenekleri sınırladıklarını, çerçevelediklerini, yazılan öykü tarzından, yazılan denemenin konusuna kadar belirleyici olduklarını da görebilmek lazım. Dergi ile yazarın ilişkisi karşılıklı bir ilişkidir. Dergi sadece avantaj sağlayan bir alan değil. Edebi ürünlerin okurla buluşmasını sağlayan bir alan değil.  Dergi aynı zamanda edebi ürünlerin nasıl bir şey olacağını da belirler. Kendi yazı hikâyem için söylemiyorum bunu. Hiçbir zaman hiçbir dergi için kalemimi yontmadım. Ama diyelim ki yazdığım yazının konusundan yazının hacmine kadar pek çok şeyi dergi belirler. Bunu anlatmak istiyorum.

İlk dönem öykülerinde mekân daha soyut, anonimken son dönem öykülerinde Konya, semtleriyle, caddeleriyle, Kayalıpark’ı ile daha somut bir şekilde yer aldı. Bu değişikliğin arka planında neler var? Konya, bir öykü yazarı olarak senin öykün için ne kadar ilham kaynağı oldu?

Evet. Öykülerimin soyuttan somuta ilerleyen bir çizgisi var. Giderek daha sert, daha agresif bir şekilde yazıyorum. Öykülerim giderek uzuyor. Hep bir önceki adıma kıyasla daha derin bir şeyler yazmak istiyorsunuz. Bence sebep bu. Konya da giderek daha yoğun geçiyor öykülerimde. İnsan yaş aldığı her sene geçmişine daha çok bakıyor. Başı öne değil arkaya dönük bir hayat yaşamaya başlıyor. Belki sebep bu olabilir. Ama Konya hakkında hiçbir fikri olmayan kişilerin de öykülerden zevk alması söz konusu. Bu bence önemli. Yerelliği ulusala ve evrensele çevirmek gerekiyor.

Bazı öykülerinde öykü ile deneme arasındaki sınır flulaşıyor sanki. Senin cephenden bakınca bu mesele nasıl görünüyor?

Bence öykünün net bir çerçevesi olmalı. Olay çerçevesi. Başı sonu. Okurun kafası karışmamalı. Ne yaptığınızı anlamalı. Bu çerçevenin içinde ise kahramanınızın bilinci dilediğince akabilir. Oradan oraya geçebilir. Dostoyevski de böyle yaptı. Sokakta giden adam bırakın da düşünsün. Kendi kendine fikirler üretsin. Ben bu bilinç akışını yazıyorum. Deneme denen şey muhtemelen bu iç akıntısının tutanakları. Bütün öykülerinde çerçeve çok sağlamdır. Olay nettir. Bu arada derin bir dip akıntısı vardır. Bu akıntıya bakıp düşünce akışına bakıp deneme demek bence aceleci davranmaktır.

Kısa öykü, küçürek öykü, minimal öykü? Sen hangi terimi kullanıyorsun? Niçin?

Öykü ve hikâye terimleri arasından “öykü”yü seçiyorum. Minimal öykü, kısa kısa öykü ve küçürek öykü terimleri arasından ise sonuncusunu seçiyorum. Türkçede kullanıma girmiş ve yaygınlaşmış ise Avrupa kökenli kelimelere baraj çekmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ama yaygınlaşmış bir Türkçe kelime varsa elbette onu öncelerim. Öykü terimi bir olayın  “form”laşmış haline denk gelir. Hikâye ise özü, özeti, olay kısmı, çekirdeği anlamına gelir. “Hikâyesini filanca kişiden aldığım bu çocuk öyküsünde” diyorum mesela. 1930’lu senelerde gerçekleştirilen dil devriminin -garip bir şekilde- olumlu sonuçlarının da olduğunu düşünüyorum. Bugün yaşanabilecek kavram kargaşasını kısmen de olsa bu dil devriminde önerilen kelimeler gideriyor. Ulus ve millet ayrımı gibi. Öykü ve hikâye ayrımı gibi.

Roman yazmayı hiç düşündün mü? Denedin mi?

Ben şiirle başladım. Sonra şiirle devam edemeyeceğime kanaat getirdim ve romana yöneldim. 1993 senesinde ise kesin bir biçimde öyküye yöneldim. Son yirmi sekiz yılda yedi öykü kitabı çıkardım ve bu kitaplarda 170 kadar öykü var. Roman denemeleri yaptım. Roman türünün bana göre bir tür olmadığını anladım. Şimdilerde çocuklar için yazdığım metinler bir hayli uzun olabiliyor. Ama gene roman değil. Uzun öykü. Roman benim mizacıma uygun bir tür değil. Ben duygusal, kısa, etkileyici, şiirimsi metinler yazmaya bayılıyorum. Çoğunlukla bir veya iki oturmada bitiriyorum bu metinleri.

Abdullah, Mehmet, Hasan… Üç öykü yazarı kardeşsiniz. Birbirinizden çok farklı öykü dünyalarınız var. Bu farklılıklar size neler katıyor?

Hasan’ın metinleri bana oranla daha cür’etkâr ve agresif. Ağabeyimin metinleri ise bana oranla daha uhrevi ve hikemi. Bense galiba zaman zaman bu iki nokta arasında salınan bir sarkacım. Zaman zaman metinlerimiz birbirine çok yakın. Zaman zaman ise çatışıyor. Zıtlaşıyor.

Öykü yazmakla yetinmiyor öykü hakkında da düşünüyorsun. Kurmacanın Büyülü Sureti isimli kitabın tam da bununla ilgili. Öykü hakkında düşünmek yazdığın öyküleri yani bizzat seni nasıl etkiliyor?

“Başkasının öyküsü”nü okumak, merak etmek bir yazar için olmazsa olmaz şarttır. Çeviri edebiyatı çok çeşitlendi ve gelişti. Yani hem nitelik hem de nicelik olarak yükseldi. Bunun doğal sonucu olarak da bizim edebiyatımız renklendi. Şunu demek istiyorum. Artık çeviri edebiyatın etkisi çok yeni kitaplarda bile gözüküyor. Gençler çünkü başka edebiyatları daha yakından izliyor. Hatta bence kendi edebiyatlarını pek umursamıyorlar. Benim yaptığım şey George Steiner çok güzel anlatmış: “Edebiyat eleştirisi bir sevgi borcundan doğmalıdır. Bir şiir, bir oyun veya bir roman, hem apaçık hem de gizemli bir biçimde hayal gücümüzü derinden etkiler. O yapıtı elimizden bıraktığımızda, ilk kez elimize aldığımız zamankinden farklı biri oluruz. (…) Büyük sanat eserleri sahip oldukları bu değiştirme gücüyle içimizden bir fırtına gibi geçer, algı kapılarımıza çarpıp sonuna kadar açar ve inanç binalarımızın mimarisini zorlarlar. Bu etkiyi kayda geçirmek, sarsılmış evimize yeni bir düzen vermek isteriz. İlksel bir paylaşma güdüsüyle, yaşadığımız bu deneyimin niteliğini ve etkisini başkalarına da anlatmak isteriz. Amacımız onları da bu deneyime açılmaya ikna etmektir. İşte eleştiride mümkün olan en doğru kavrayışlar bu ikna çabasından doğar.”

Baltan Taşa Değecek, öykü maceranda nasıl bir durağa işaret ediyor? Önümüzdeki dönem için zihninde ve kaleminin ucunda neler dolaşıyor?

Sanırım olay aktarımı, tahkiye unsurları bu kitapta çok fazla öne çıktı. Kendi çevremde olup bitenlere daha çok kulak kesildim. İnsan en son kendini görür derler. Öyle oldu. Daha yerli ve yerel örnekler ve daha baskın bir anlatımcılık belirdi. “Kayısı Ağacı” öyküsü belki bundan sonra yazacaklarımla ilgili fikir verebilir. Kalemimin uzunda torunlarına şehri gezdiren bir dede var.

Çocuk edebiyatına yeni mi yöneldin yoksa “kitaplaşmaları” mı yeni bir durum?

2003 yılında yazdığım bir çocuk öyküsü var. Ama son senelerde yoğunlaştı. Yeni yönelmedimse de olaya bakışım son senelerde kavileşti diyelim. Evet, kitaplaşmaları 2021 yılını buldu. Bu yıl tahminim toplamda sekiz çocuk kitabım çıkmış olacak. 

Çocuklara göre onları hesaba katarak yazmak, senin için nasıl bir tecrübe oldu?

Bence yetişkin öyküsü yazarken metinlerimin sahip olduğu birçok özellik, çocuk edebiyatı ürünleri verirken işime yaradı. Çocuklara hitap ediyor olduğunuzu unutmadan yazarsınız. Hızlı, akışkan, eğlenceli, merak ettirici olmak lazım. İdeal, kusursuz, toz pembe bir dünya çizmek sakıncalıdır. Şiddet veya hüzün dolu bir dünyayı çocuğun başından aşağı boca etmek de sakıncalıdır. İkisinin arasında bir yerde durmak lazım. Çocuğu pasif ve cahil bir dinleyici var sayıp ona parmak sallayarak otoriter bir tavır sergilemek de yanlıştır. Bu kırmızı çizgiler içinde kalmak lazım. Ama ben hiçbir zaman yazarken bunları düşünmem. Bitirdiğim zaman metne “o gözle” bakarım.

Aynalı Baba ile Raci nasıl doğdu, Amak-ı Hayal ile arasında nasıl bir fark var? Yeniden-yazım çalışması mı bu yoksa farklı bir metin mi?

“Raci” adlı kahramanımızı on yaşına indirdim. Ama şüpheci kişiliğini korudum. Yirmi dört bölüm içeren ana metnin sadece yedi bölümünü aldım. Bunları özetledim. Fantastik ve macera unsurlarını ön plana çıkardım. Derin tasavvufi konuları elbette ya hiç işlemedim ya da birkaç kelime ile geçiştirdim. Ana metin oldukça dağınık ve zorlayıcıdır. Defalarca okuduğum ve sınıflarda işlediğim bu ana metnin modern roman anlamında çok fazla kusuru olduğunu biliyordum. Bunları gidererek metni bütüncül bir şekle soktum. Bence ana metin de zaten bir hayli fantastik ve çocuksu idi. Zaten beni bu romanı çocuk edebiyatı bağlamında “yeniden yazmaya” iten de buydu.

Bilgenin Gölgesi kitabından bahseder misin? Kitapta kurgu-gerçek dengesi nedir? Niçin Mustafa Kurucu’yu seçtin?

Aslında benim çocuklar için yazdığım metinler genelde sözlü kültürün edebiyata kazandırılmasıdır. Dinlediğim, duyduğum hikâyeleri öyküleştiriyorum. İslam anlatı geleneğinin merkezinde Kuran kıssaları ve bilgelerin menkıbeleri vardır. Bu menkıbeleri çocuk edebiyatının çok ilginç bir enstrümanı haline dönüştürebiliriz. Ben 1974 doğumluyum. Merhum Mustafa Kurucu Hocamız 1960’ta vefat etti. Bizi yetiştiren insanlar veya onların hocaları, Mustafa Kurucu’nun öğrencileriydi. Ya da cemaatiydi. Dolayısıyla aklım erdiği andan itibaren bize Hacıveyiszade diye ünlenmiş olan Mustafa hocamızın hal ve hareketleri, sözleri aktarıldı. Mustafa Kurucu hocamız için İkinci Mevlana derler. Medrese hocası idi. Sonradan Konya’nın büyük camilerinde imamlık yaptı. İmam Hatip okulunda ders verdi. Yirmi dört saatini çevresindeki insanlara adamıştı. Kuran öğretmek, vaaz etmek, dua etmek, insanları güzelliklere çağırmak dışında bir derdi olmadı. Hakkında binlerce menkıbe anlatıldı. Ben bu menkıbeleri birazcık olsun yazıya geçirmeye çalıştım. Ama bunun bir de çerçevesi var: Dede ve torunu şehrin sokaklarında dolaşırlar. Torun nereye gittiğini bilmemektedir. Dedesinin bahsettiği Bilge’yi de tanımaz. Hep meraklanır. Her adımda merakını biraz doyurur. Ama hep bir adım sonrasında bir şeyler olacaktır.

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle