Menu
Abdullah Kasay ile Söyleşi
Söyleşi • Abdullah Kasay ile Söyleşi

Abdullah Kasay ile Söyleşi

-Öncelikle merhaba. ‘…mesela bana sadece kitaplardan bahis açılsın istemiyorum herhangi bir sohbetimizde. Edebiyat camiasının böyle bir durumu da söz konusu. Siz yazar olarak olduğunuz müddetçe varsınız o dünyanın içinde. Yoksanız, içten bir “nasılsın” sorusundan da mahrum kalıyorsunuz’, diyorsunuz bir söyleşide. Size içten bir nasılsınız diye sorarak başlamak istiyorum.

İmam-ı Gazali buyurur ya hani; merak etmediği, dert etmediği halde nasılsın diye sormak, münafıklıkta bir mertebedir diye... Bu şekilde içten bir nasılsın sorusuna yanıtım da içten bir iyiyim olacaktır elbette, çok teşekkür ederim.

-Uzun zamandır öykü yazıyorsunuz. Halihazırda, yaşadığınız yer de olan, Konya merkezli Mahalle Mektebi dergisinin yazı işleri müdürüsünüz. Öyküden önce sinema üzerine editörlüğünü yürüttüğünüz kolektif bir kitabınız yayımlandı: Perdenin Ötesine Bakmak. Edebiyatla, sanatla içli dışlı bir evde mi doğdunuz? Her şey nasıl başladı?

Anadolu’da her ev dolaylı ya da doğrudan, doğa ile içli dışlıdır. Ve ondan yansıyanlar elbette ruhumuzu şekillendirmekte. Bununla birlikte; ninelerin ninnisiyle başlar öykülerimiz… Edebiyatla, sanatla içli dışlı bir ev olmasa da Meram bağlarına bakan, önünden dere akan bir evde doğup büyümek içimde var olanı besledi diyebilirim. İnsan bir şeyi içinde besleyip büyütünce o bütün hücrelerine sirayet ediyor ve hayatı o büyüttüğü şey üzerine inşa oluyor. Çevrenizdeki insanlar dahi sizin bu içinizde var olanla çevreleniyor. Tanışıklıklarınız sizin gibi insanlarla oluyor. Ve bütün bunların neticesinde okumak tutkusu yazmak tutkusuna dönüşüyor, sanki…

-İlk öykü kitabınız uzun bir zaman aralığında birçoğunu dergilerde yayımladığınız on üç öyküden oluşuyor. Kitap adını bir öyküden alıyor. Fakat öyküler Mutlak Bir Çıkmaz ve Yol olarak iki bölüme ayrılmış. Bu tasnifin bir sebebi var mı? Nedir çıkmaz ve neresidir yol?

Mutlak Bir Çıkmaz Yol’da, bahsettiğiniz gibi dergilerde yayımlanan tüm öykülerimi topladım. Uzun öykülerin yanında küçürek öykülerle de ortaya çıkan kitap; uzun, kısa ya da çok kısa öykülerle de bir anlam kotarabilir miyim düşüncesinin denemeleri idi bir bakıma. Sorunuza gelecek olursam; günümüzde modern olandan geleneksel olana kaçarken bile aslında o modernitenin çemberinde kalarak, bir kaçışa inanıyoruz: Bu mutlak bir çıkmaz yol. Çıkmazları çıkar kılan ise çocukluk ile aramızda kurduğumuz bağ. O bağı sağlamlaştıransa sanat. Cümlelerimizin yetersiz kaldığı yerde sanatla o bağı güçlendirip anlamlandırıyoruz biraz da. Şu an hepimizin inandırıldığı bir şey var: modern insan her şeye vakıftır ve her türlü çıkışın kapısı ona açıktır -maddi gücü de varsa hele ki-. Bu manada her birimiz herhangi bir olay karşısında yani bir yerlerde tökezlediğimizde o hâlin içerisinden çarçabuk kurtulma yolları arıyoruz. Fakat hayat bir yanıyla bir yerlerde kaybetmek de demek. Çıkmaz bir yola girdiğimizde orada durup kalmak, o hâlin bize yaşattığı duyguyu taşımak ve sürdürmek hususunda gittikçe acemileşmiş durumdayız. Dolayısıyla kitaptaki her iki bölümün bu şekilde ayrılışı bu düşüncelerimle doğrudan ilintili. Öykü konuları da elbette bundan bağımsız değil, bu saydığım hâllerle doğrudan bağıntılı. Fakat bu bir nostalji özleminin halet-i ruhiyesi ile bilinçli bir biçimde yapılmış bir şey de değil. Bence herkes biraz da okumak istediğini yazıyor. Dolayısıyla bu bağı kurmanın yolu kimi için edebiyat kimi için 80’lerde çalan, kendisine o zamanları anımsatan bir şarkı. Bağ kuruluyorsa bir yerde bağlanma da gerçekleşmeli. Fakat insanımız gün geçtikçe daha şedit, nobran… Sanat bu bağı kurmaya yeterli fakat tek başına anlam ifade etmiyor. Mimariden, yaşam tarzımıza, doğa ile olan bağımızdan, okuma-izleme-dinleme kültürümüze kadar birçok şeyi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Önce çıkmazlarda kaybolmak sonra yeniden yolu anımsamak… 

-Mutlak Bir Çıkmaz Yol ’da kimi öykülere yansıyan çocuk bakış açısı, Sinema’da Çocuk Çizgiler / Sinemada Çizgi Çocuklar gibi eserleriniz aynı zamanda ilkokul öğretmeni oluşunuz… Bütün bunlar bağlantılı kuşkusuz. Çocuklarla aranız çok iyi olmalı. Çocuklara olan ilginizin sebebi nedir? Biyografinizde de özellikle kız babası olduğunuzun vurgulandığını görüyorum. 

Evet bir kız babasıyım, Zeyneb Gülru… Ve öğretmenim, sayısız çocuğum var… Mesleğin getirdiği bir çocuk sevgi ve ilgisi elbette etkili ancak kız babası olunca işler biraz farklı yöne evriliyor. Öğrencilere temas ettikçe daha çok yapmak istediklerim, ortaya koymaya çalıştıklarımsa hız kazanıyor. Görselle yoğrulan bir nesil var önümüzde. Ne okuyacağız sorusundan ziyade çocukların ya da biz yetişkinlerin “ne izleyeceğiz” problemi var artık. 

Hangi yaş grubundan olursak olalım seçimlerimizde zorlanıyoruz. Bu durum çocuklar ya da gençler içinse daha güç... Dolayısıyla bu alanda yoğunlaşan bazı çalışmalar devam ediyor bir kısmı da yakında kitaplaştı... Öğretmenlik ikliminin dinamikleri bir edebiyatçı için elbette çok daha itici bir güç. Fakat bu tetikleyicilik; metnin kendisini beslediği, içinde insanın kalmadığı bir sanatın peşinden koşmak adına bizi diri tutan bir yere tekabül etmemeli. Yani öncelikle hayatıma kattıklarını önemsiyorum sonrasında olması gerekeni, olan kadarlarla sürdürürken,  olmasını beklediğimizden çok daha fazlasını sunuyor bana tüm bu hayatıma katışlar. Dolayısıyla söyleşilerden ya da farklı kültür farklı duygulardan insanlarla, çocuklarla gençlerle bir araya gelmenin “hayret” duygumu pekiştirmesini önceliyorum daimen. 

-Anlatmaya değer olanı sizce nasıl belirleyeceğiz? 

Sinema kuramlarında iki ayrım vardır; biçimcilik ve gerçekçilik ayrımı. Biçimcilik nasıl anlatmalıyım, gerçekçilik ne anlatmalıyım diye sorar. Her yaşanmışlık anlatmaya değer bence. Ne anlatmamız gerektiği gerçektir ve bizi değerli olana götürür. Bir insan bir acıyı yaşarken o sizin için sıradan bir olay olabilir, ancak o kişi bu acıyı yaşarkenki hali, buhranları, ruhaniyeti, manevi yönleri vs. hepsi gerçektir ve bunu kendisi yaşamıştır. İşte bu noktada da nasıl anlatmalıyım devreye girer. Siz dışardan biri gibi yaşananları ya da bir olayı, olguyu anlatırsanız bir etkileyiciliği olmayabilir elbet ancak yerine kendinizi koyduğunuzda ıstırabını yaşadığınızda satırlardan sadırlara dolarsınız.

-İletişim ve basın yayın olanaklarının artışıyla birlikte eskiden gizli saklı yazan insanlar bunları bir şekilde yayımlamaya ve görünür olmaya başladılar. Bu durum wattpad writer, blogger gibi dijital mecralar doğurduğu gibi dergilere eser gönderenlerin sayısında da nicel bir artış sağladı. Öte yandan ekonomik bunalım kâğıt fiyatlarını dolayısıyla dergiciliği de oldukça etkilemiş görünüyor. Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Bu durum görülmeye değer olanı daha ince bir eleğe mi sokar yoksa dergi okurları yazarlarla mı sınırlı kalır?

Çağımızda yazın dünyasının handikabı, nasıl “görünür” olmamız gerektiği... Elbette görünür olacak olan yazar mı eser mi? Hangisi hangisini “kimlik” kazandırıyor. Esas mesele biraz da bu. Sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla elbette “görünür” olanlar çoğalmış durumda. Bu bağlamda biz dergicilere de elbette çok büyük iş düşüyor. Sizin de söylediğiniz gibi dergilere gönderilen eser sayısı da günden güne artıyor. Haliyle nitelikli olanı ortaya çıkarmak dergicileri biraz zorlasa da yeni yazarların yetişmesi için dergiler bir mektep olmaya devam etmeli, ediyor da. Dergiler bitiyor, bitecek gibi bazı söylemler elbette artık daha fazla dile getirilmiş durumda. Dergiler özelinde de değil artık sadece durum. Fakat bir dönüşüm olduğu mutlak. Tüm bu dönüşümler aslında bazen “aslına, esasına, ilkine” olumlu katkılarda bulunuyor. Dijital dünyanın karmaşasında “elde tutulacakların” hakimiyeti sizde değil. Hem eşya ile kurduğumuz münasebetten hem de insanın fıtratı gereği bu böyle... Dolayısıyla dergiler de kitaplar da “elde tutulmaya” devam edilecek. Fakat tek başına durması değil, bazı mecralarla da etkileşime girmesi gerekiyor misal dergilerin. Bu nasıl olur ne derece münkün olur, insanlara bir bıkkınlık gelir mi sonunda? Yaşayıp göreceğiz elbette. Edebistan gibi güzel örneklerin çokluğu, belki bu etkileşim dediğim kısmı daha anlaşılır kılacaktır.

-Sinema ve yazarlık. Farklı disiplinler olsa da birbirine çok da uzak değil ve birbirini nasıl etkilediğini öykülerinizde görüyoruz. Sinema ilginiz sizi bir gün yönetmen koltuğuna oturtur mu? Yoksa sizden öykü okumaya devam mı edeceğiz? 

Sinemanın beslendiği sanat dalları var, elbette edebiyat da sinemayı besleyen en güçlü sanat dallarından biri. Baktığımız zaman bir senaryo yazımı, dilinin gücüyle etken. Sinema ilk; bir fikirle, öyküyle ortaya çıkıyor. Sonra kısa öykülem yani sinopsis… Ardından tretman yani geliştirilmiş öykü… Demem o ki sinemanın kâğıda dökülmüş hali hep öykü. Belki öykülerimi bizatihi kendim ekrandan görmek isteyebilirim bir gün…

-Sorularıma cevap verdiğiniz için teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ederim.

Soner

1996 yılında Adana’da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Haziran 2019’da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri’de ikamet ediyor.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları