Menu
TÜNEL
Öykü • TÜNEL

TÜNEL

İki gün önce gömlek cebine koyduğu fotoğrafı aradı. Bulamadı. Bir imgenin peşine düşmek, onu yakalamak için uzun uzun bakmak istiyordu. Dönüp durduğu çemberleri kırmalıydı; öyle umuyordu.

Küçük bir oğlan çocuğunun fotoğrafı. Salkımsöğüt dallarından yapılmış bir sepetin içine oturtulmuş. Fotoğraf güzel çıksın diye, türlü şaklabanlıklarla dikkati çekilmeye uğraşılmış… Gülümseyen, çipil çipil bakan, tombul, şirin… Yoktu. Düşürmüş olmalıydı.

***

Sanki elektrikler kesilmişti. Karanlık! Az önce girmemiş miydik tünele? Kendi ayaklarımızla, bile-isteye. Karanlık! Korkuyor muyum? Yaşım kaç? Hatırlamıyorum.

Aç bir ejderha gibi açmıştı ağzını tünel. Uzun, derin, ölü bir karanlık; koyu, zift gibi, simsiyah… Uzakta, çıkışta azıcık bir ışık… Demiryolunda babamla yürüyoruz. Biraz önce efelenerek önden önden yürüyen ben, tünelin karanlığına karışınca babamın eline sarılıyorum. İşte girdik ağzından, yuttu bizi…

Traverslere basarak yürü diyor babam, yoksa balastlar ayaklarımı acıtırmış. Traversleri görmüyorum ama hissediyorum. Adımlarımı hep aynı aralıklarla atmaya alışıyorum.

Yürüdükçe çıkış uzaklaşıyormuş gibi geliyor bana. Babamın yüzüne bakıyorum, göremiyorum. Nefesini duyuyorum, bir de güvenli avuçlarının sıcaklığını. Korkuyorum, diyemiyorum. Ama o biliyor. Bir ara, korkma diyor. İçime bir gönenç doluyor. Buradan geçmesek olmaz mı diyorum. Diğer yol çok uzunmuş, geçmeliymişiz. Bundan sonra, hayatıma mecburiyetler ve korkular yön verecekmiş. Hiçbir zaman kendim olamayacakmışım, rüzgâr ne yönden eserse, o tarafa savrulacakmışım. Bilmiyordum. Bilseydim! Yine de geçer miydim o tünelden. Ah! Büyümek… Büyüyüp her şeyi anlayıvermek.. sanmak.. sanrıların karanlığında boğulmak…

Tünelde ilerliyoruz. Dokuzyüzotuzyedimetrelik bir demiryolu tünelinde, karanlığı soluyorum, karanlık ciğerlerime doluyor. Kötücül bir boşluk uzayıp gidiyor. Bir tek, süpürgelerine binmiş, iğrenç kahkahalar atan cadılar eksik. Tavandan sular damlıyor. Ejderha, su da içmiş diyorum. Kafam karışıyor. Hiç bir şey düşünmeden yapamıyorum. Karanlık muhayyileme siniyor; bölük pörçük olup dağılıyorum. Zihnim, oradan oraya zıplıyor. Durduramıyorum. Ninemin masallarını şimdi hatırlamamalıyım. Cinler, periler, devler… Hayır! Şimdi olmasın. Sırası mı hiç? Derken! Korktuğum başıma geliyor… Kırmızı gözlü canavarlar, tünelin duvarlarından, tavanından bana bakıyor. Buradaki iyi kahraman ben miyim? Ne asam var yanımda, ne de elmas kılıcım. Bu kadar canavarın hakkından nasıl gelirim ki? İyiler hep galip geliyordu ninemin masallarında; ben bu kötüleri yenebilir miyim? Ateş saçan gözler, ejderhalar, büyücüler… Ayağım traverse takılıyor. Düşecekken babamın eline asılı kalıyorum. İşte o zaman içim ısınıyor. Canavarlar kaçıyor. Gülümsüyorum. Babam görmüyor.

Tünelde yürüyoruz.  Arkamızda bıraktığımız giriş de, önümüzdeki çıkış da hep uzaklaşıyor. Işıklar gittikçe azalıyor. Uyutucu bir nem kokusu dolaşıyor karanlıkta. Aylardan temmuz, içerisi soğuk, ürperiyorum.

Hiç bitmeyecek, hep yürüyecekmişim gibi geliyor. Karanlığa mahkûm, sonsuza kadar yürümek… Bunları sonradan hatırlıyorum. Çocukluk hezeyanları deyip geçemiyorum. Elimi gömlek cebime atıyorum. Fotoğraf burada olacaktı?

Her bunaldığım anda tünele giriyorum. Çürümüş karanlıkta, korka korka yürüyorum. Çıkış hep uzaklaşıyor, kaçıyor. Geriye dönmek istiyorum, zaten geri dönmüş olduğumu anlıyorum. İki uç arasında, gerilip kalıyorum. Ebediyen karanlık kalmaya mahkûm bir karanlığın içinde çırpınıyorum; bir imge, bir ses, bir fotoğraf.. bekliyorum.. yok.. öylece kalakalmanın darlığında boğuluyorum.

Kurula- bozula, kurula-bozula yıpranmış, yorgun düşmüş çocukluk düşlerim depreşiyor. Mutlu insanların yolculuk ettiği, pencerelerinden dışarıya neşeli kahkahalar taşan, annelerinin ılık kokularıyla başları dönen çocukların yaramazlık yaptığı, neşeli bir tren geçiyor bozkırdan. Buğday demetinin üzerinde oturmuş el sallıyorum onlara; sonra, yine o tünele girmesem diye dua ederek… Temmuz güneşi; biçilmiş ot kokusu; bir çocuk gülücüğü; eski, güzel bir hatıra.. tünelin karanlığına meydan okusun diyorum… Hafif bir ikindi rüzgârı külleri savuruyor; cılız korları uyandırıyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi üflüyor… Elma şekerim çamura düşüyor, gazoz kapakları delik ceplerimden akıp gidiyor, bilyelerimi…

Bozkırdan bir tren; babaları yanı başlarında olan çocukları, huzurlu evlerine götüren bir tren, nazlı nazlı geçip gidiyor.

Bir teselli; bir imge, bir ses, bir koku, bir fotoğraf… Bulamıyorum. Düşürmüşüm.

Tünele giriyorum… Girmek istemiyorum. Direniyorum. Tünele giriyorum…

Karanlığın ağlarına dolanıyorum; bir türlü kurtulamıyorum. Baba, diye bağırmak istiyorum. Karanlık ağzımı kapatıyor, nefesimi tıkıyor. Çırpınmaktan yorgun düşüyorum. Zaman ağırlaşıyor, yavaşlıyor.. yaşım büyüyor, ben hep babasızlığın karanlığında, tünelde kalakalıyorum. Yüreğimde bir ağrı; bozkırdan geçen trenden bana el sallayan kim?

Sonra babamın sıcacık avuçlarını hissediyorum. Küçücük elim, avucunda kayboluyor. Ferahlıyorum. Genişliyorum. Hızır.. zümrüt bir kuş tüyü uzatıyor bana.

***

Babasıyla hep aynı tünele giriyordu. Ele ele tutuşuyorlardı. Hep aynı karanlığı soluyordu. Küf kokusu, nem, rutubet genzini yakıyordu. Tam çıkışta, birden aydınlık patlıyordu. Güneş bütün ışıklarını üzerine yıkıveriyordu. Geçici bir körlük, sersemlik…

Kendisine gelir gelmez, babasına bakıyor. Yok. Arıyor, bulamıyor. Avuçlarının sıcaklığı hâlâ ellerinde… Fazla uzaklaşmış olamaz diyor. Bir kez daha ah edip inliyor. Karanlık tünelde sesi çınlıyor. Tünelde mi kalmıştı? Geri dönmek istiyor. Karanlık…

Bekliyor…

Bekliyor…

Bekliyor…

Hep orada, tünelin çıkışında babasını bekliyor... Sanki yüzyıllardır bekliyor…

O karanlıktan bir kere geçtiğini, geçmek zorunda olduğunu, geride kalanların artık gelemeyeceğini bilerek bekliyor.

Yalnızca, bir umut işte; bir teselli; bir imge, bir koku, bir ses, bir fotoğraf… Bulamıyor.

Ve elektrikler geldi.

Karanlıktan korkan oğlu, elinden sımsıkı kavramış, avuçlarını terletmişti.

Oğlunun elinde kaybettiği fotoğraf…

(Nisan 2011 / Aşkar, Sayı: 19)

AKİF

Akif Hasan KAYA: 1977 Balıkesir doğumludur. Öykü ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrildi.  Kitapları: Islak Kibritler (Öykü, Okur Kitaplığı, 2012, İz Yayıncılık, 2017)Ölmüş Oyuncaklar müzesi (Öykü, İz Yayıncılık, 2014)Uzun ve Lacivert Günler (Öykü, İz Yayıncılık, 2015)Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir (Öykü, İz Yayıncılık, 2017)  ...

Diğer Yazıları