Menu
SINAV
Öykü • SINAV

SINAV

“Kazanır mı sence?” dedi kadın, belli belirsiz. Zeytin karası gözlerinde ümitle ümitsizlik arası bir kıvılcım belirip kayboldu. Belli ki, içinde biriken kaygıların baskısından kurtulmak istiyordu.

Adam, kadının yüzünde ince birer hat halinde derinleşen çizgilere baktı. Yirmi yıl aynı yastığa baş koymuşlardı. Nasıl da geçivermişti onca yıl. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı ve şimdi üniversite sınavına giren onların oğlu değildi. “Tabi ki kazanacak” dedi, kendinden emin bir şekilde; belli belirsiz bir “inşallah” eklemeyi de unutmadı cümlesinin sonuna…

Kazanması lazımdı. Onca yıl verdikleri emek; biricik oğullarının sabahlara dek uykusuz kaldığı, ders çalıştığı geceler…

Hayalini kurduğu bilgisayar mühendisliğini kazanıp kazanamayacağı su gibi akıp geçen şu üç saat içerisinde belli olacaktı.

Ağaçların açık yeşil yaprakları arasından güneşin billur taneleri dökülüyordu. Çiçeğe durmuş akasyaların iç bayıltan kokusu insanda bir ferahlık hissi uyandırıyordu. Etraftaki insanların tedirgin ve kaygılı bekleyişi devam ediyordu. Kimisi gazete okuyor, kimisi de ellerindeki küçük mushaflardan Kur’an okuyarak içerideki yakınları için dua ediyordu.

Karısının kenarları yırtılmış ayakkabısına gözü ilişti. Birkaç gün önce “Şu ayakkabı da çok güzelmiş. Keşke…” demiş devamını getirememişti, ayakkabıcının yanından geçerken. Ama alamamıştı. İki çocuğu bir işçi maaşıyla okutmak; ikisini birden dershaneye göndermek kolay mıydı? Küçük oğlan da, seneye sınava girecekti.

Hanımı, geçenlerde :“ Dershaneydi, kitaptı çok zorlanıyoruz!” demişti.

“Başka türlü olmuyor ki!” diye cevap vermişti.

Hanımı, mütevekkil bir şekilde boynunu bükmüştü.

Adam, sınavın yapıldığı okul binasına baktı umutla; yüreğinde kıpır kıpır bir tedirginlik… Acaba şimdi kaçıncı sorudaydı, heyecanı azalmış mıydı? Geçen gün, dershane sınavında dereceye girdiğinde ne kadar da sevinmişti. Yine tekrarlayabilseydi! Sabahleyin biraz başının ağrıdığını söylemişti. Geçmiş midir baş ağrısı? Caddeden geçen arabaların kaba gürültüsü dikkatini toplamasını engelliyor muydu?

Ya bir aksilik olup da kazanamazsa sınavı?

Bu soru düşüncelerini allak bullak etti. İçini karmakarışık duygular kapladı. Seneye yeniden sınava hazırlanabilir miydi? Dershanenin ödenemeyen taksitleri, evin biriken kiraları… Gerçi sınavı kazanıp başka bir şehre gitse yükleri daha da ağırlaşacaktı. Ama ne yapabilirlerdi? Bir meslek sahibi olmak kolay mıydı?

Sınava giren kendisiymiş gibi hissetti bir an. Terden vücudu yapış yapış oldu. Elindeki şişeden bir yudum su içti. Biraz ferahladı.

Lise yıllarını anımsadı… Ne kadar da istemişti üniversitede okuyabilmeyi. Sınava girmiş; hatta yüksek bir puan da almıştı. Ama seyyar satıcılık yapan babası okutamamıştı onu. O da, oğlu gibi bilgisayar mühendisi olmayı çok istiyordu. Galiba benden bizim oğlana sirayet etmiş, diye düşündü. Oğlunda, kendi geçmişini ve gerçekleşmemiş, düş kırığı geleceğini görüyordu. Kendince kurguladığı bu tozpembe düşler bir fabrika köşesinde son bulmuştu. Yine şükrediyordu etmesine ama o gençlik hayallerinin pelteleşmiş tadı halen damağındaydı.

“Ne düşünüyorsun öyle?” dedi karısı, elindeki dua kitabını kapatırken. Yüzündeki kaygıyla derinleşmiş kırışlar gevşemiş; yerini pamuksu, sevecen bir gülümsemeye bırakmıştı.

Hanımının yüzüne sevgiyle bakarken “ Hiç… ” dedi, cevap vermiş olmak için.

Sınavın bitmesine az kalmıştı. Okulun kapısında siyah bir cip göründü. Yavaş yavaş yaklaşarak öndeki ağcın gölgesine durdu. İçinden kravatlı, siyah takım elbiseli bir adam indi. Galiba onun da bir yakını sınava girmişti.

Patronunu anımsadı bu adamı görünce.

Geçenlerde: “Senin oğlanlar okuyor mu?” diye sormuştu laf arasında.

“Okuyorlar… Büyük, bu sene üniversite sınavına girecek.”

“Bizim oğlan da özel üniversitede mühendislik okuyor. Okulu bitirsin hemen Amerika’ya mastır yapmaya göndereceğim.” demişti.

Ne diyeceğini bilememişti bu sözler karşısında. Yutkunmuştu sadece. Bir fabrika işçisinin oğlu olduğu için sabahlara dek ders çalışmak zorunda olan oğlu ve hanımının yırtık ayakkabısı aklına gelmişti hemen.

Öğrenciler yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlamıştı. Bazılarının yüzünde varla yok arası bir ümit ışığı; bazılarında da buruk bir tebessüm… Dışarıda bekleyen yakınlarıyla kucaklaşıyor; hangi soruların zor, hangilerinin kolay olduğunu anlatıyorlardı heyecanla.

İşte o da geliyordu.

Yüzünde yumuşacık bir tebessüm vardı.

Galiba kazanacaktı…

(MAYIS 2010)

İSMAİL

1983, Kayseri-Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005’te mezun oldu. Öyküleri Muhayyel, İtibar, Post Öykü, Aşkar, Temmuz, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yumuşak G dergilerinde yayınlandı.Eserleri:Öykü: Gergin Bir Yay(2014), Sonrası(2015), Deliliğin Evrensel Tarihi(2019)Roman: Ölüm Kadar Güzel(2017)...

Diğer Yazıları