Menu
DÜRBÜN
Öykü • DÜRBÜN

DÜRBÜN



Bu zamana kadar ölümü hiç göstermemiştim…

Rengârenk çiçekleri, ağaçları, dağları, gökyüzünü göstermiştim; pırıl pırıl denizleri, gemileri, martıları; caddeleri, binaları, parkları… Çocukları göstermiştim; al yanaklı, kar tanesi çocukları…

Haz duyuyordum güzellikleri göstermekten; dünyayı olduğu gibi gözler önüne sermekten. İnsanın bir parçası olmak, onunla bütünleşmek bana adeta insaniyet kazandırıyordu. Bazen bir çiçeğin ıtırlı yaprakları arasında tozpembe, derin hülyalara dalıyordum. Bir çocuk salıncaktan düşüp bir yerini incitince, incinen benmişim gibi acı çekiyordum.

Sessizce…  Kimsenin haberi olmadan…

Günlerden cumartesiydi; haftanın tek tatil günü. Bembeyaz bulutların oynaştığı  gökyüzünden, çığlık çığlığa göçmen kuşlar geçiyordu. Bir dağ başındaydık. Etrafta sekiz on kişi vardı. Günlerdir süren bombardıman gittikçe bir şenliğe dönüşmüştü. Bu şenliğe katılmak için bazıları çocuklarıyla gelmişti buraya. Salıncaklar kurulmuştu. Arka tarafta, yanan bir mangalın çıtırtıları  işitiliyordu. İleride, rengi atmış, birbirinin üzerine kaykılmış evler ve kâgir binalar görünüyordu. Herkes pür dikkat, bu evlere bakıyordu. Etraftan kaba konuşmalar ve neşeli kahkahalar yükseliyordu.

Şimdi, tam olarak bu derme çatma evlerin üzerine odaklandım: evlerin arasında jilet yarası gibi uzanan sokaklar, sokaklarda dolaşan tek tük insanlar... Ön tarafta esmer, yuvarlak yüzlü bir kız çocuğu zıplayıp duruyordu. Anlaşılan oyun oynuyordu. Zıpladıkça arkadan iki pelik halinde uzanan siyah saçları da onunla beraber hareket ediyordu.

Birden gökyüzünde metalik bir homurtu yankılandı. Tepemizden dev gibi bir karartı geçti. Bu homurtuyu bastıran ürkütücü bir patlama; değdikleri yerleri toz duman eden, bir ahtapotun kollarını  andıran ışık demetleri; sağa sola kaçışan insanlar ve kaçmaya fırsat bulamayanlar…

Derin bir ölüm sessizliği; bu sessizliği bıçak gibi kesen rüzgârın uğultusu; kulaklarda patlamadan arta kalan çınlama…

Bir karartı; boğucu, bunaltıcı bir karartı çökmüştü  her yana. Sahibim, bir eliyle beni tutuyor; diğeriyle de, bütün bir ekmeğin arasına koyduğu köfteleri iri dudaklı ağzına götürüyordu. Bu dudaklar, arada bir kocaman açılıyor arasından iri ve tok kahkahalar yükseliyordu.

Toz bulutu yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Yıkılmış evler, üzerinden alevler yükselen binalar. Havada donmuş bir çocuk çığlığı…

İşte orada… Görüyordum. Keşke görmeseydim. Ama beni tutan eller yönümü o tarafa çevirmişti. İlk kez lanet ettim uzakları yakın ettiğime. Camlarımı çatlatmak istedim utançtan. Ve insanoğluna ilk kez kinlendim; kinlenmenin ne demek olduğunu bilmeden.

Etrafa saçılmış kırmızı lekeler; toza toprağa bulanmış saçlar; pembe bir pabuç; yarıda kalmış bir oyun…

Ne de basit olmuştu… Kocaman kocaman adamlar, tepesine devcileyin metal yığınları bırakmış ve ölmüştü; öldürülmüştü; bir elin saksıdaki gülfidanını belinden kırması gibi. Susturmuşlar; etkisiz hale getirmişlerdi.

Ölüm denilen şey buydu demek.

Artık seksek oynayamayacaktı!

Kime vaat edilmişti bu topraklar?



Tozpembe hayallerini de ayağından fırlayan pembe pabucu gibi bırakıp gitmişti. Oysa ne güzeldi hayal kurmak; hayallerin masum dünyasında nefes almak.

Belki bu yıl okula başlayacaktı. Azimle, hırsla ders çalışacak; yüksek notlar alacaktı. Annesi, yanaklarına “aferin yavrumlu, annesinin bir tanesili” öpücükler konduracaktı. Büyüyüp doktor olacak, her insanın yardımına koşacak, yaraları saracaktı.

Çok görmüşlerdi ona bu düşleri. Koskoca dünyayı küçücük bedenine çok görmüşlerdi.

Bakışlarım başka yönlere çevriliyordu. Ancak merceklerimin üzerinde o masum yüzün gölgesi bir buğu gibi yapışıp kalmıştı. Donuk bakışlarında sönük bir hayret ifadesi, bir “neden?” sorusu vardı  sanki. “Koşmama, oynamama, gülmeme neden izin vermediniz? Çiçekleri koklamama, uçurtma uçurmama, kafesteki kuşumu beslememe neden izin vermediniz?”

Sağa sola kaçışan insanlar yavaş yavaş etrafta görünmeye başladı. Kimileri yıkılan binaların üzerindeki molozları  şaşkın şaşkın kaldırmaya çalışıyor; kimileri de yanan evleri söndürmek için bir yerlerden can havliyle su taşıyordu. Bir ambulans evlerin arasında çığlık çığlığa dolaşıyordu. Bir itfaiye arabası koştururcasına geldi, yangına su sıkmaya başladı.

Yaşlı  bir kadın aksak adımlarla oradan oraya koşturuyor; her taşın, her yıkıntının altına bakmaya çalışıyordu. Yerde yatan çocuğu görünce birden durakladı. Dizlerinin üzerine çöktü. Körpe bedeni, bedenine bastırdı. Bir gülü koklar gibi kokladı kokladı. Yaşlı göğsü hıçkırıklarla sarsılıyordu. Görüntüleri yaklaştırdığım gibi sesleri de yaklaştırabilseydim!  Kim bilir hangi acı dolu feryatları, söz yangınlarını işitecektik? Cansız bedeni kucağına aldı. Sendeleyerek ayağa kalktı. Geldiği yoldan aksak adımlarla tekrar geri döndü.

Kadının arkasından bakarken, hayali, merceklerimden silinmeye yüz tutmuş  başka bir çocuğu anımsadım: Babasıyla dükkândan içeri girmiş, meraklı bakışlarla etrafa göz gezdirirken rafta beni görmüştü.  “Baba bunu istiyorum” demişti dudaklarını bükerek. Minik elleriyle bedenimi kavrayıp; tozlarımı sildiğinde ne çok sevinmiştim. Artık bir çocuğun yumuşak teni, tenime değecekti. Gözleri, gözlerimi öpecek; tatlı rüyalara benimle dalacaktı. Umutlarım başak başak boy vermişti.

Keşke, o eskici dükkânında; tozların içinde ebediyen unutulup gitseydim!

Bir hiç gibi.

Çünkü bu zamana kadar ölümü hiç göstermemiştim…

***

Evdeydik. Akşamın koyu karanlığı kesik kesik belirmeye başlamıştı. Sahibim içeri girer girmez beni divanın üzerine atıvermişti. Odanın içinde kısa adımlarla dolaşıp dururken “keşke o kadar köfte yemeseydim… Dağ havası ciğerlerimize iyi geldi…” diyerek mutfaktaki karısına laf yetiştiriyordu. İri yapılı bedenini yumuşak koltuğa bırakıverdi.

Televizyonu açtı. Kanallar arasında gezindi. Akşam haberlerinde karar kıldı.  “Her zaman aynı, her zaman aynı…” diye söylendi. Kürsülerin arkasından açıklamalarda bulunan kravatlı, siyah takım elbiseli insanlar; fok balıklarının öldürülmemesi için eylem yapan bir grup çevre dostu, yasak avlanmaya karşı alınan sıkı tedbirler…

Kumanda parmaklarının arasından kayıp yere düştü. Şişkin göbeği düzenli aralıklarla inip kalkarken dudaklarının kenarından boşalan hafiften bir horlama, sunucu kızın konuşmasına karışıyordu…

(MART 2010)

İSMAİL

1983, Kayseri-Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005’te mezun oldu. Öyküleri Muhayyel, İtibar, Post Öykü, Aşkar, Temmuz, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yumuşak G dergilerinde yayınlandı.Eserleri:Öykü: Gergin Bir Yay(2014), Sonrası(2015), Deliliğin Evrensel Tarihi(2019)Roman: Ölüm Kadar Güzel(2017)

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları