Menu
BİR KURGUNUN HİKAYESİ
Öykü • BİR KURGUNUN HİKAYESİ

BİR KURGUNUN HİKAYESİ

Mehmet Hilal’e…

Her şey o gece yaşanmıştı.

Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Perdelerin üzerinde, arada bir şimşek parıltıları oynaşıyordu. Yatmaya hazırlanıyordu artık. Eşi, bir haftalığına annesine gittiği için evde yalnızdı. Yatmadan önce yaptığı gibi yine kitap okuyacaktı. Gece lambasının ışığını kıstı ve bir gün önce başladığı Suç ve Ceza’yı okumaya devam etti. Raskonlikov’un Sibirya’ya sürgüne gönderildiği bölüme gelmişti. Yavaş yavaş uykusu gelmeye başlamıştı ki kapıya şiddetle vuruldu. Kim olabilirdi bu saatte? Komşulardan biri; ya da bir arkadaşı… Ama kimseyi beklemiyordu. Bunları düşünürken kapıya bir kez daha vuruldu. Ayağa kalktı, korka korka. Kapıya yaklaştı. “Kim o?” diye sordu. “Dostoyevski!” diye cevap verdi, pürüzlü bir erkek sesi. Yanlış mı anlamıştı yoksa. Tekrar yineledi “kim o?” diye. “Dostoyevski dedik ya!” dedi, aynı ses. Arkadaşlarından biri oyun oynuyordu galiba. Korkusu geçti ve kapıyı açtı. Ama dışarıdaki adam arkadaşlarından biri değildi. “Sırılsıklam oldum!” diye söylenerek hemen içeri girdi…

“Sen kimsin; ne işin var bu saatte evimde?” dedi, kekeleyerek.

“Ne anlamaz adamsın, söyledim ya adımı. Ben de meraklı değildim buraya gelmeye ama yazar istedi.” diye cevap verdi.

Adamın yüzüne göz gezdirdi. Uzun sakalı, seyrek saçları, hafiften çekik gözleriyle okuduğu kitabın arka kapağındaki Dostoyevski’nin ta kendisiydi.

“Yazar da kim?”

“İkimizi de bu kurguya hapseden yazar…”

“Adın ne?” diye sordu Dostoyevski, koltuğa otururken.

“İsmail.”

“Bak İsmail kardeş, bir kurgunun içinde hapis durumdayız şu anda ve iplerimiz tamamen yazarın elinde. Onun istediği gibi şekilleniyoruz. Eğer inanmıyorsan şu önündeki bardağa dokunmaya çalış.”

Gerçekten de bardağa dokunamadı…

“Kim bu yazar; doğaüstü güçleri olan birisi mi?” diye sordu, şaşkınlıkla.

“Hayır, o da bizim gibi sıradan bir insan. Ama elinde kalem var. Belki de şu anda biz yaşamıyoruz, yazarın zihnindeki bir tasarıdan ibaretiz. Ben de tam olarak bilemiyorum.”

Kafası iyice karışmıştı. Bir rüya mı görüyordu; gerçek miydi tüm bu olanlar?

“Peki, neden sana ihtiyaç duydu yazar?” diye sordu.

“Bunu ben de bilmiyorum; bekleyip göreceğiz.”

“Ne zamandan beri buradayız, yani bu kurgunun içinde?”

“Bu gece, senin eve geldiğin andan itibaren…”

Aradan bir saat geçmişti. İsmail, uykusu olduğu halde uyuyamıyordu. Dostoyevski ise bir hayli acıkmıştı. Dolapta bulduğu fındık ezmesini ekmeğe sürüyor ve iştahla yiyordu. Masanın üstündeki Suç ve Ceza’yı göstererek: “Bitirdin mi?” diye sordu.

“Hayır, son bölümdeyim.”

“Nasıl buldun?”

“Güzel, gerçekten çok güzel bir kitap… Ama bazı yerlerine kafam takıldı. Örneğin tefeci kadına verilen ceza çok ağır değil mi?”

“Bilmem; olabilir…”

“Tefeci kadın, günümüzde yaşasa ne iş yapardı acaba?” diye sordu, İsmail.

“Banka müdürü veya holding patronu olurdu herhalde…”

“Peki Raskonlikov?”

“O da devlet memuru olabilir mesela.”

“Zannetmem.”

“Neden?”

“Takım elbiseli, kravatlı bir Raskonlikov hayal edemiyorum.”

“Kendisine soralım o zaman” dedi, Dostoyevski.

“O da mı burada?”

“Kurmacanın içinde olduğumuzu unuttun galiba.”

İsmail arkasına döndüğünde esmer, donuk yüzlü bir gencin sandalyede oturduğunu gördü. Oldukça sinirli bir hali vardı.

“Ne olursam olurdum, size ne!” dedi. Dostoyevski’yi göstererek: “Senelerdir bu adamdan çektiğim yetmiyormuş gibi şimdi de başka bir yazar musallat oldu.”

“Ama ben yazmasam, başka biri yazacaktı seni. Çünkü ben insanların…”

“Sen insanların vicdanına kulak verdin değil mi! Hep aynı sözler! Sadece sende mi vicdan vardı; bak Müslüman ülkelere; her gün oluk oluk kan akıyor; bir iki kişiden başka bunları yazan oluyor mu; onlarda hiç mi vicdan yok yani; beni anlatacağına içli aşk romanları yazsaydın ya; senin yüzünden katil oldum; Sibiryalara sürgüne yolladın beni; hayatımı mahvettin!”

Bir anda yerinden fırladı Raskonlikov ve Dostoyevski’nin boğazına sarıldı. Gözü dönmüştü sanki. İsmail aralarına girmese yaşlı adamı neredeyse öldürecekti.

“Hayır, bu kadarına da katlanamam artık!” dedi, Dostoyevski, üzerini düzeltirken.

Aradan iki gün geçmişti. Yazar, Dostoyevski’yi özgür bıraktığı için kurgunun içinde Raskonlikov’la kalmışlardı. Raskonlikov gününün çoğunu uyuyarak geçiriyordu. Yüzüne söyleyemiyordu ama çorapları çok pis kokuyordu. Dostoyevski galiba küçük bir dükkân açmış Fatih’te. Hatta yazar da gidip ziyaret etmiş onu. Bir de fotoğrafını çekmiş. Yazar, aksi gibi, o fotoğrafı getirip hapsoldukları kurgunun arasına koydu. Ne zaman gözlerini açsalar o fotoğrafı görüyorlardı. İşte o fotoğraf:



Nihayet yazar bizi de serbest bırakmıştı. Bir hafta kalmıştık kurgunun içinde. Raskonlikov yine de temkinli davranıyordu. “Bu yazar milletine güven olmaz” diyordu. “Çok bencildirler. Kendi bildiklerini okurlar. Hatta şu anda meraklı bir okuyucu tarafından okunduğumuzu düşünüyorum.”

“Bence biraz abartıyorsun.” diye karşılık verdim. “Yazar iyi bir insana benziyor. Bizi daha uzun süre bırakmayabilirdi.”

Hava soğuktu. Dosto’nun Fatih’teki dükkânına, ziyaretine gidiyorduk. Raskonlikov böyle havalara alışkın olduğu için üzerine ceket bile almamıştı. Bense tir tir titriyordum.

Dosto bizi güler yüzle karşıladı. Çay söyledi hemen. Sevindim dedi, kurgudan kurtulduğunuza. Bir taraftan da gelen müşterilerle ilgileniyordu.

“Sen de işleri büyütmüşsün!” dedi Raskonlikov, diliyle dişi arasında. Yüzünde sert bir ifade vardı.

“Eh işte! Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz” diye karşılık verdi. Bu arada içeri kirli yüzlü, sıska bir çocuk girdi. Bir kilo pirinç alacağını söyledi. Dosto, yüzü asık bir şekilde: “ Daha geçen ayki borcunuzu ödemediniz; babana söyle borcunu ödesin; git hadi şimdi!” dedi. Çocuğun gözleri doldu. Boynunu büktü ve dışarı çıktı.

Raskonlikov: “Neden yaptın bunu?” dedi.

Dosto: “Yapmak zorundayım. ” diye cevap verdi. “Bak!” dedi, önündeki kalın defteri göstererek.

“Bunun içi borcunu ödemeyenlerle dolu.”

“Ne yapsın parası yoksa; hırsızlık mı yapsın yani?”

“Orası beni ilgilendirmez!” diye üsteledi Dosto. “Ben yoksul babası değilim. Cebime girene bakarım!”

Daha sonra masanın üstündeki Romanson marka saati gösterdi ve “Az önce bir adam, yaptığı alışveriş karşılığında bunu bıraktı” dedi.

“Demek sen de tefeciliğe başladın!” dedi, Raskonlikov.

↔↔↔

Dosto eve geldiğinde, Raskonlikov ve İsmail, Galatasaray-Beşiktaş maçını izliyordu. İki saat önce telefonla arayarak geleceğini haber vermişti. Kapıyı İsmail açtı. “Merhaba, özlemişim sizi!” dedi, Dosto. Kucaklaştılar. Raskonlikov yerinden kalkmamış, yüzüne bile bakmamıştı Dosto’nun.

“Merhaba” dedi, Raskonlikov’a.

“Yine milleti sömürmeye devam ediyor musun?” diye sordu, Raskonlikov. Öfkesi sesine yansıyordu.

“Ne sömürmesi dostum! Hemen gelir gelmez… Benim işim bu.”

“Yani işin milleti sömürmek…”

“Bırak artık böyle düşünceleri, çağa ayak uydur!”

“Sonuna kadar sizin gibilerle mücadele edeceğim!”

İsmail, ortamı yatıştırmak için: “Böyle boş tartışmalarla bir yere varılmaz…” dedi ancak onu dinleyen olmadı.

“Bu dünyanın düzeni bu!” dedi, tekrar Dosto. “Ya ezersin, ya ezilirsin. Bu zamana kadar ezilenlerin safında yer almıştım; bundan sonra ezenlerin arasında olmak istiyorum.”  “Bir sinek gibi…” diye de ekledi. Eliyle, bir sineği eziyormuş gibi yaptı.

“Yazık… Senin gibi bir yazarın eserinde bulunmaktan utanıyorum!”

“Şimdiki aklım olsa, senin gibi bir beyinsizi yazmazdım zaten!”

“Bana ha!...” dedi, Raskonlikov. Bir anda yerinden fırladı. Gözü dönmüş gibiydi. Öteki odadan elinde bir baltayla çıkageldi. Araya girmeye çalışan İsmail’i bir yumrukta yere serdi. Dosto, oturduğu yerde pısıp kalmıştı. Havaya kalkan baltayı görünce ürperdi. “Dur, sen benim eserimsin!” dedi, kısık bir sesle. Ancak bu söz, baltanın başına inmesine engel olmadı. İsmail, son bir hamleyle araya girmeye çalıştı. Aynı sertlikte bir darbe de onun başına indi. Etraf kan gölüne dönmüştü. Raskonlikov elinde kanlı baltayla evden dışarı çıkarken: “Kan emici sülüklerin sonu işte budur!” diye söyleniyordu.

Ertesi günün gazetelerine, elinde kanlı bir baltayla, İstanbul sokaklarında gezen bir gencin fotoğrafı yansıdı. İşte o fotoğraflardan bir kare:

İSMAİL

1983, Kayseri-Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005’te mezun oldu. Öyküleri Muhayyel, İtibar, Post Öykü, Aşkar, Temmuz, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yumuşak G dergilerinde yayınlandı.Eserleri:Öykü: Gergin Bir Yay(2014), Sonrası(2015), Deliliğin Evrensel Tarihi(2019)Roman: Ölüm Kadar Güzel(2017)...

Diğer Yazıları