Menu
PANSİYON
Öykü • PANSİYON

PANSİYON

“Her şey bir hikâye miydi, bir kurgu muydu?” diye sordu.

“Hayır. Yani evet! Hem öyle, hem de değil. Bir dahaki karşılaşmamızda meselenin aslını kendisine sorsan daha iyi olur. Sana şimdi ne anlatsam eksik kalacak.”

***

Baharın güzel günleri başlamıştı. Haftalık arkadaş toplantısını yaptıkları kahveye girdiğinde içerisi neredeyse boştu. Arkadaşlarından başka, bir masada iki kişi daha çene çalıyordu. İnsanlar artık parklarda, deniz kenarlarında oturuyor olmalıydılar. Açık alanlarda buluşmanın vakti gelmişti.

Güzel havaların verdiği bir canlılıkla kıpır kıpırdı içi. Tebessüm etmeyi severdi. Bayramlık, cedit bir elbise gibi hep yakıştırırdı kendine gülümsemeyi. Az evvel mahallenin dar sokaklarından geçerken, yola sarkan badem ve iğde çiçeklerinin baygın kokusu hâlâ burnundaydı. Hele güneş; ışıl ışıl, keyiflendiriyordu insanı… Dostlarını görünce neşesi daha da arttı.

İki masayı birleştirmişlerdi. On, oniki kişi kadar vardılar. Muhabbet başlamıştı bile. Onu görünce kalkanlar oldu. Selam verdi. Tokalaştılar.

Arkadaşları hemen aralarına yeni katılan misafiri tanıştırdılar. O da öğretmendi. Onu görür görmez, içinde daha önce tanıştıklarına dair garip bir his uyandı. Ama nerden? Oysa burası ilk öğretmenlik yeriydi ve bu sahil şehrinde sekiz yıldır çalışıyordu. O zaman öğretmenlikten önce tanışıyor olmalıydılar. Ama nerden? Siması, sesi, duruşu…

Daha iyi tanıyabilmek için sorular sormaya başladı. Nereli olduğundan başladı. Daha önce nerelerde çalıştığını sordu. İsmini ilk duyduğunda ve öğretmen olduğunu öğrendiğinde içinde başlayan tedirginlik, bu cevaptan sonra yerini gerginliğe bıraktı.

Sustu.

Başka bir şey sormadı. Bazı arkadaşlarının huzursuzluğu kanaatini pekiştirdi. Bu olaya dair endişelerini daha önce yakın arkadaşları ile paylaşmıştı. Onlar, masaya yayılmaya başlayan gerginliği atlatabilmek için hemen, başka bir mevzudan söz açarak havayı değiştirmeye çalıştılar. Birisi masanın tamamı için çay söyledi.

İlk geldiğinde yüzünden eksik etmediği tebessüm kayboldu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu; toparlayamadı. Anlamsız hırıltılar halinde birkaç kelime çıktı ağzından ama; ne söylediğini kimse anlayamadı.

Bunun bir gün olacağını biliyordu. Bir gün hiç olmadık bir yerde ansızın karşısına çıkıvereceğini biliyordu. Bazen aklına bu karşılaşma gelince, neler yapacağını, nasıl davranacağını düşünür, ince ince plan yapardı. Ama şimdi… Neler oluyordu? Bu tutukluğu da neyin nesiydi? Şimdiye kadar planladıklarını uygulamalıydı. Ama neden bekliyordu ki? Yıllarca bu günü beklemişti… İşte karşısındaydı… Neler oluyordu?

İçindeki sıkıntı arttı, huzursuzluğu büyüdü. Bu ortamda daha fazla kalamazdı. Çayına dokunmadı. Şekerini bile atmadı. Öylece dalıp gitti. Ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu.

Az sonra belli belirsiz bir müsaade isteyerek kahveden ayrıldı.

Sahile doğru yürüdü. Burnuna iyot kokusu gelmesi gerekirken, yıllar önce kaldığı öğrenci pansiyonunun, yemek ve küf kokularının birbirine girmiş ekşimsi kokusu geliyordu; orta birde kaldığı pansiyondan neler kalmıştı ki hafızasında; hiç yok yere avuçlarına yediği sopalar, koridorda sürünmeler, koşu yarışında arkada kalana atılan dayaklar, birçok kere kaçmaktan son anda vazgeçmeler, içinde büyüyüp duran kin, nefret, intikam hırsı…

İçinde aniden köpüren kini, nefreti bir türlü bastıramıyordu. Ya intikam için ettiği yemin? İntikamını almayacak mıydı?

Onu kahvede görür görmez…

Hayır, yapamazdı; yapmamalıydı. Eskisi gibi değildi artık. Köprülerin altından çok sular akmıştı. Kırmaya değil, birleştirmeye talip olmuştu uzun zaman önce. Bu adam yüzünden öğretmen olmamış mıydı? Öğretmen olup öğrencilerine iyi davranacaktı. Onun gibi olamazdı; hayır, onun gibi yapmayacaktı. Öğretmen olurken öğrencilerine şefkatli olacağına dair kendisine söz vermişti. Böyle düşünüyorken… Şimdi hiçbir şey yapamazdı.. yapmamalıydı…

Ama çektikleri, yaşadıkları… O günlerin hesabı sorulmayacak mıydı?

Bu adam bekli de hiç değişmemişti. Hâlâ öğrencileri acımasızca dövmeye devam ediyordu. Bunları düşününce bir şey yapmadığına, adamın üzerine atlayıp yumruklamadığına pişman oldu.

Öğrencilerinden birisi onun kahvede kavga ettiğini duysa, bunu nasıl açıklayabilirdi?

İçinde yatışmayan duygular…

Yıllardır ne kadar kötü olduğundan bahsettiği şeyler yüzünden bir insana vurduğunu, onu hırpaladığını nasıl izah edebilirdi?

Sıkıntılıydı. İçindeki ateş bir türlü sönmüyordu. Türlü türlü telkinler denedi. Herkesin kendisine yakışanı yapacağına dair bir cümle dolandı kaldı diline. Öyle ise ondan intikam almaya kalkışmayacaktı. Yürürken yumruklarını sıkmıştı. Her an birine saldırmaya, yumruklamaya hazırdı. Denize doğru haykırmak geçti içinden; hırsla bağırmak… Kalbindeki zehri, ağırlığı orada atıvermek, boşaltıvermek istiyordu ama bunu nasıl yapacağına dair bir fikri yoktu. Oysa hafiflemeye ne kadar ihtiyacı vardı. İçinde bir tedirginlik; bir yanda yakasını hiç bırakmayan, aklına geldikçe altında ezilir gibi olduğu, ağırlığını hissettiren bir taş; kini, nefreti, hırsı; intikam isteği… Diğer tarafta, affetmenin hafifliği…

Bahar.. çiçekler.. güneş.. deniz.. dalgalar.. martıların çığlıkları… Çocuk parkında, annesinin salıncakta salladığı şu çocuğun yüzündeki gülücük, içindeki neşe, yaşama sevinci…

Yıllardır içinde yaşatıp durduğu kin ve nefret, birden kendisine çocukça geliverdi. Duyguları karmakarışıktı.

Neye tutunacaktı?

Şu bankta oturan ihtiyarın, ufuk çizgisinden ayrılmayan, umut dolu bakışları… Şu söğüdün salkım saçak dalları, ince, narin yaprakları… Açmak için fırsat kollayan gülün goncaları… Yuvalarına durmadan yiyecek taşıyan güvercinler, kumrular, serçeler… Bahar işte… Her şeyiyle bahar

Bahar… Yüreğindeki buzlar… Bir çözülme…

Yeri geldiğinde, içindeki intikam duygusunu arkadaşlarına anlatıp durduğundan utandı. Aslında öğretmen olmasına, öğrencilerine şefkat göstermesine yaramıştı bu intikam hırsı; yüreğinde taşıyıp durduğu; yüreğinden taşıp duran; kin ve nefret… Pansiyondaki diğer arkadaşlarını hatırladı. Onlar bu kadar kafalarına takmamışlardı yedikleri sopaları. Oysa o büyütmüş, büyütmüştü…

Arda kalan neydi ki?

Kendini bilmez birinin kinini yıllarca yüreğinde taşımıştı; şimdi ağırlıklarından kurtulmuş olmanın verdiği huzur… Rahatlama… Genişleme…

Gerçekten affediyor muydu? Bunu tam olarak kim bilebilirdi?

Sahil boyunca yürüdü, yürüdü…

***

“Her şey bir hikâye miydi, bir kurgu muydu?” diye sordu.

“Hayır. Yani evet! Hem öyle, hem de değil. Bir dahaki karşılaşmamızda meselenin aslını kendisine sorsan daha iyi olur. Sana şimdi ne anlatsam eksik kalacak.”

Uzun uzun düşündü. Arkadaşı sabırsızca cevaplar bekliyordu…

“Aslında bizimki, yazdığı hikâyede anlattığı gibi hocayla henüz karşılaşmış değil” diye bir giriş yaptı.

“Nasıl yani?” diye şaşkın şaşkın sordu arkadaşı.

“Bak şöyle: Bana anlattığına göre, hoca gerçek, orta birde kaldığı pansiyon, yediği dayaklar, uykusuz geceleri, onun yüzünden öğretmen olduğu da... Bütün bu gerçeklerin üzerinde bir gerçek daha var; o da, bizimki hocayla karşılaştığında onu hastanelik edene kadar dövecekti.”

“Öyle ise o hikâyede neden bunu yapmıyor? Karşılaştıklarında da yapmayacak galiba.”

“Doğru; vazgeçti bundan. Hikâyeyi de bunun için yazdı zaten. Kendisine yük olanları o yazıya boşalttı. İsteseydi onu kısa sürede bulur intikamını alırdı; ama yapmadı; bana kalırsa artık yapmayacak… Çünkü affetmenin lezzetini, hafifliğini tattı bir kere. O kadar yükü yıllarca kalbinde boşuna gezdirdiğini anladı. Herkes kendisine yakışanı yapar nihayetinde. Bizimki de öyle yapacak.”

“Peki, bahsettiğiniz kişi, bu hikâyeyi okumuş mudur sizce?”

“Bilmiyorum; ama fark etmez artık; önemi kalmadı bunun. Bahsettiği pansiyonda bir yıl kalmış. Hoca orda belletmenmiş. Çocuklara, gecelerini gündüzlerini haram eden zalimin biriymiş. Neyse; işte böyle…”

***

Sahil boyunca yürüdü, yürüdü…

Onunla karşılaştıkları bir kurguydu, evet bu, hikâyenin bir parçasıydı sadece. Ama avuçlarına inen sopanın acısı, yankısı.. işte bu… Buna kimse hikâye diyemezdi.

Gerçekten affetmiş miydi onu? Bunu tam olarak kim bilebilirdi ki…

(Şubat 2010)

AKİF

Akif Hasan KAYA: 1977 Balıkesir doğumludur. Öykü ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrildi.  Kitapları: Islak Kibritler (Öykü, Okur Kitaplığı, 2012, İz Yayıncılık, 2017)Ölmüş Oyuncaklar müzesi (Öykü, İz Yayıncılık, 2014)Uzun ve Lacivert Günler (Öykü, İz Yayıncılık, 2015)Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir (Öykü, İz Yayıncılık, 2017)  ...

Diğer Yazıları