Menu
GERGİN HİKÂYE
Öykü • GERGİN HİKÂYE

GERGİN HİKÂYE

Zehir:

Gecenin bir vakti; çok geç, hatta sabaha yakın bir vakti, şehrin arka sokaklarında bir adam, köhne bir binanın önünde dikilen kadının tam karşısında duruyor. Birbirlerine bakıyorlar. Adam, cebinden para çıkartıp kadına uzatıyor. Kadın, kapar gibi alıp, ne kadar olduğuna bakmadan tıkıştırıyor çantasına. Paraların buruşma sesi duyuluyor. Kadın binaya giriyor. Adam da arkasından…


Bodruma iniyorlar. Tavandan çıplak bir ampul sarkıyor. Ölgün ışığı odayı aydınlatmaya yetmiyor. Neredeyse karanlık. Sıkıcı, boğucu, pis bir havası var odanın. Havalandırma imkânı olmadığı, hiç güneş görmediği belli. Tuvaletin aralık kapısından sidik kokusu yayılıyor. Nem, küf kokuları, kadının ucuz parfümü, ön caddedeki lüks lokantanın hemen odaya bitişik mutfağından her nasılsa sızan yemek kokuları birbirine karışıyor. 


Adam bir şey söyleyecek oluyor. Yok. Söylemiyor. Kadın, alışkın hareketlerle lekeli, pis yatağa uzanıyor. Her seferinde yeniden, yeniden, yeniden yaptığı hareketleri tekrarlıyor. Hazır. Adamı bekliyor. Adam yerinden kıpırdamıyor. Bir şey söyleyecek oluyor. Kadın bekliyor. Adam kıpırdamıyor. Odaya ilk adımını attığı yerde duruyor. Söylemek istediklerini kokular, bu ağır pis hava bastırıyor. Usta soğan kavuruyor olmalı. Durdukça daha iyi ayırıyor kokuları; keskin ter, ucuz parfüm, pudra, sidik… Sonra yine hepsi birbirine giriyor. Karışıyor. Karmakarışık oluyor. Bir şey söyleyecek oluyor. Yok. Susuyor. Kadın yatakta bekliyor. 


Önce bir yanık kokusu kaplıyor ortalığı. Diğer bütün kokuları bastırıyor. Sonra üst üste tokat sesleri duyuluyor. Usta, soğanı yakan çırağı dövüyor olmalı. Hiç acımıyor da namussuz. Bir türlü bırakmıyor vurmayı. Üst üste, durmadan vuruyor. Sonra tencere, tava sesleri… Boğuk boğuk duyulan galiz küfürler… Kadın hiç tepki vermiyor. Alışık olmalı. 


Adam kıpırdamıyor. İşte o zaman kadın, daha dikkatli bakıyor adama. Hiç parası olan birine benzemediğini fark ediyor. Üstü başı dökülüyor. Son günlerde bunun gibi adamlardan sıkça geliyor. Şimdi daha iyi kavrıyor durumu. Hep aynı. Özellikle son bir haftadır, tam da o şerefsizin gecenin geç saati gelip çantasındaki bütün parasını zorla alıp, bundan sonra ne kazanırsan senin olsun dediği sabaha yakın saatlerde geliyorlar. Bugün bu beşinci mi oldu, altıncı mı? Saymadı. Gerek duymadı. Fark etmedi. Ama şimdi? Sadece biri iyi giyimli. Ama onun da yüzünü neredeyse hiç görmedi. Şapkasının siperini kaşlarına kadar indirdiği ve sürekli önüne baktığı için yüzünü hiç göremedi. O farklı. Diğerleri aynı kişi sanki. 


Uykulu gözlerini ovuşturuyor. Ne oluyor bu insanlara, siz kimsiniz diyecek oluyor. Ama ağzını açacak, soru soracak, aldığı cevapları hazmedecek dermanı yok. Bir an önce güneş doğsun istiyor. Evine gitsin. Banyo yapsın. Kızının yanına uzansın. Minicik ellerini öpsün, onun cennet kokularında günahları dökülsün, ayakuçlarından aksın, aksın, aksın, akıp gitsin istiyor. Güneş doğsun ve bu karanlık, bu izbe, bu pis, bu alçak, bu… bu gece bitsin işte. Karanlığı seven, karanlık tipli insanlar inlerine çekilsin, yılanlar gibi deliklerine sokulsun, kendi karanlıklarında boğulsun, çürüsün-çürüsün, boğulsun istiyor. Ama bu adamlar; sessizce gelen, para verip, hiçbir şey yapmadan sessizce giden bu adamların kim olduğunu, neden böyle yaptıklarını merak ediyor. Sorsa. Dermanı yok. Bunun gerekli olduğuna da inanmıyor aslında. Boş ver diyor içinden. Konuşmak zulüm geliyor. Daha çok, söyleyeceklerinin hiçbir işe yaramayacak olmasının, hiçbir değer taşımadığını bilmesinin verdiği inançsızlık var üzerinde. Öyle kıymetsiz hissediyor sözlerini. O pis herife yalvarmasını hatırlıyor. Bütün gece topladığı parayı alan, onu beş kuruşsuz bırakan o pis herife söylediklerini yeniden, yeniden, yeniden bir daha hatırlıyor. Kendisini çoktan geçti, çocuğuna dahi acımıyor. Sırıtıyor. Sen nasılsa bulursun ulan, diyor. Fazladan bir kişiye daha dişlet etinden ne olacak. Fazladan bir kişi, hepsinden bir fazla, bir fazla… Ekmek ve süt için. Her gece aynı. Kumarda kaybedip çöküyor. Zaten çok geç saatte geliyor. Sabaha yakın. O saatten sonra kim gelsin! İstese bile o fazlayı asla bulamaz.  


Şimdi de bunlar çıktı. Para verip gidiyorlar. 


Kadın doğruluyor. Çantasından parayı çıkartıp adama uzatıyor. Adam almıyor. Uzanan eli görmüyor sanki. Dönüp çıkıyor. Böyle yapıyorlar. O sülük gittikten sonra geliyorlar. Para verip, bir süre sessizce bekledikten sonra yüzüne bile bakmadan çekip gidiyorlar. Sadece yüzüne de değil, hiçbir yerine bakmıyorlar. Dönüp gidiyorlar. 


Neler olduğunu bilmiyor, anlayamıyor ama o alçak herif gittikten sonra gelmelerine çok seviniyor. Kendi dipsiz karanlığının içinde incecik bir ışık sızıntısı gibi umut veriyor bu adamlar. Umutlanıyor. Kederini bir anlık unutuyor. Bir anlık. Yarın ne olur, neler olur, belli değil. Ama umut işte… Tutunacak incecik bir ip gibi adamların geliş-gidişleri. Kimseye güvenecek, tutunacak gücü olmasa da, içinde bezgin, yılgın yığınların arasından minicik bir tohum patlıyor, filiz veriyor böyle zamanlarda. Kızı olmasa hiçbir şeye katlanamaz gibi geliyor. Şimdiye çoktan gırtlağını keserdi o mendeburun. Hapis daha güvenli diye düşündü hep. En azından sıcak yer ve yemek var. Ama kızı var. Onu cezaevinde büyütme fikrine dayanamıyor. Kimi tanıdıklarından dinlediği hikâyelere kızını yakıştıramıyor. Her şeye rağmen, her şeye katlanıp, işte böyle, itile kakıla, işte böyle, balçık, pislik içinde, bedeninde yapış yapış salyalar, sümükler; işte böyle devam ediyor. Böyle işte… İşte devam… Devam işte…     


Apartmandan çıkınca lokantanın çırağını, yanık soğanları çöpe dökerken görüyor. Yediği tokatlardan yanakları al al olmuş. Gözünden yaşlar süzülüyor. Aralık mutfak kapısından hâlâ ustanın homurtuları duyuluyor.   


Yorgun argın eve yürüyor. Ayaklarını sürüyor. Yol uzuyor. Sabah serinliği tüylerini diken diken ediyor. İçinde bastıramadığı bir ürperti. Durmadan kabaran bir ağlama isteği. O günden beri ağlamadığını hatırlıyor. İnatla ağlamıyor. Hırsla ağlamıyor. Ağlamak istese gözünden yaş geleceğine de inanmıyor aslında. Bütün gözyaşlarını o gün orada döküverdi. Ucu düğümlü urganla hırsla dövüldüğü, öldü diye bırakıldığı, kaçtığı anlaşılınca yabani hayvanlar gibi peşine köpeklerin salındığı o günden sonra hiç ağlamadı. Eli sol göğsüne gidiyor. En çok orası acıyor. Umutla gölgesine sığındığı, serinlediği, kokusuyla dinlenip sakinleştiği babası ilk darbeyi savurduğunda, ucu düğümlü urganın omzundan uzayıp tam da sol göğsünün üzerinde şaklamasıyla, ilk darbe ne olursa olsun bana inanır dediği insandan gelince, sonrası yaşamak değildi ona göre. Orada öldü. Ölseydi. Ölmeliymiş. Meğer daha beteri de varmış. O gün öyle düşünmedi. Yaşamak için kaçtı. Oysa genç ölmek ne büyük saadetmiş. Mahallenin delisi sabaha yakın bir saatte gelip, sana vuranların elleri kırılsın, sana ettiklerini görmeden ölmesinler, iki cihanda gün yüzü görmesinler diye diye beddualar ederek ellerini, ayaklarını çözüp, peşine salınmış köpekleri dereden geçerken atlatıp, onu zar zor istasyona kadar bazen sırtında taşıyıp, bazen sürükleyerek götürdüğünde, cebine on dakika sonra gelecek trenin biletini ve biraz para sıkıştırdığında da umutlanmıştı. Uzaktan uzağa kulağına çalınan sabah ezanını duyduğunda, delinin getirdiği bir bardak su dudaklarına değdiğinde, günler sonra boğazından ilk lokma geçtiğinde, güneş tepelerin ardından bir mucize gibi doğduğunda, omuzlarına bırakılan paltoya sarınıp biraz ısındığında, beyaz bir tülbentle yüzünün kanları temizlendiğinde, tam trene binecekken deli ellerini güven ve sevgi veren bir içtenlikle sıktığında, daha az bir yol almışken derin bir uykuya daldığında, sıçrayarak uyanıp bütün o kâbusu geride bıraktığını anladığında da umutlanmıştı.


Elindeki para kısa sürede bitip iş de bulamayınca kalakalmıştı. Koca şehirde öylece. Bir başına. İlk o alçak herifin ağına düşmüştü. Ne çok şaşırmıştı kız olduğunu anladığında. Yataktaki kırmızı lekeye bakıp bakıp hayıflanmıştı. Ulan söyleseydin amma para vururdum var ya, diyerek iç geçirmişti. Neyse, bu körpeliğinle iyi para kazandıracaksın bana diye ellerini ovuşturmuştu. Sonradan, çok sonra, bir kızı olacağını söylemedi ona. Hiç bilmedi. Kulağına, mutlu bir evden, doğacak çocuklarından, umutlu, güzel yarınlardan bahsettiği yalanlar fısıldadığı günlerde ona inandığı için hep kendisini suçladı. Karanlıkta el yordamıyla tutunduğu bütün ipler lime lime döküldü, koptu, hepsi elinde kaldı.   


Rapor:

Salih Emin Bey yok artık. Öldü. Onu ben öldürdüm. Elimde altıpatlar öylece bakıyorum hareketsiz cesede. Şu an yeryüzünün en mutlu cesediyle bakışıyoruz. Gülümsüyor. Kendisini öldürmem için yalvarmasaydı, ayaklarıma kapanmasaydı tetiği çekmezdim. Elimi alıp kendisi dayadı şakağına. Vur hadi. Çek tetiği dedi. Çektim. Yok, aslında ben çekmedim. Tetikte altta benim parmağım varsa, üste de onun ki vardı. Tetiğe baskıyı o yaptı. Parmağıma bastırdı. Tetik düştü. Klik. Yayın gevşeme sesini duydum. Horoz düştü. Kapsül ezildi. Barut yandı. Sıcak hava sıkıştı. Mermi çekirdeği saatte bilmem kaç kilometre hızla çıktı namludan. Çıkar çıkmaz ete saplandı. Kemiği parçaladı. Diğer taraftan çıkmadığına göre içerde kaldı. Salih Emin Bey mutlu, bense tedirgin kaldık öylece. Yıllardır, hatta yüzyıllardır özlemini çektiği ölüme kavuştu. Sonrasında olacakları hiç düşünmeden. Sonrası… 


Sonra Burhan geldi. Ellerini önünde bağlayıp edeple dikildi karşımda. Ne emredersiniz diye sordu. Ben o anda bir adam öldürmüş olmamın dehşetini neden hissetmedim bilmiyorum. Yıllardır silah sesinden korkan ben, her gece kâbuslar içinden o melun sesle uyanan ben; bu yaşlı adama ateş ederken hiç korkmadım; onu öldürmüş olmaktan da, çıkan sesten de… Sonra aynı silahı başıma dayayıp ateşlerken de korkmadım. Ama bunu yüzlerce defa tekrar tekrar denedikten ve Salih Emin Bey’in anlattığı o garip hikâyenin gerçek olduğuna kanaat getirdikten sonra korkmaya başladım. Korkularım yer değiştirdi. Korkacak başka şeyler buldum. Meğer ne çok varmış da haberim yokmuş. 


Şaşkınlığım uzun sürmedi. Burhan sıkıştırdı beni. Yapacak çok işimiz var dedi. Önce bana arşivleri getirdi. Yüzlerce dosya, yüzlerce çuval. Bunlar bugüne kadar yapılan işlerin raporlarıymış. Önce bunları okumalıymışım. Ama önce… Önüme temiz bir kâğıt ve kalem koydu. Şimdi ilk raporunu yaz dedi. Salih Emin Bey’in ölümünü yazdım. Başımdan geçenleri. Onu neden öldürdüğümü. Öldürmek zorunda kaldığımı. Ejderha eti yiyen ve bir türlü ölemeyen avcıdan başladım. Benden sonra okuyacak olan hikâyeyi adam gibi baştan öğrensin istedim. Öyle ama son eti ben yediğime göre sanırım bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Ben yine de yazdım. Uzun uzun detaylı şekilde anlattım. Şimdi deliler teşkilatının başkanı bendim. Emrimde yüzlerce, belki de binlerce adam var. İstediğimi yaparım. Yok yapamazmışım. Yaverim, emir erim, delilerle aramdaki Birinci Burhan bazı kurallardan bahsetti. Mesela öldürmek yokmuş. Ulan iyi de salonda hâlâ bir ceset var diye çıkışacak oldum. O durum başkaymış. Dövebiliyor muyuz dedim. Öldürmemek şartıyla olurmuş. İyi bari dedim. Olaylara belli derecede müdahale edebiliyormuşuz. Gidişatı kökünden değiştirecek, kendimizi belli edecek seviyede değil fakat mutlaka yardım ediyormuşuz. Zamanla kavrayacakmışım. Öyle dedi Burhan.  


Salih Emin Bey, yeryüzündeki son kalan bir parça ejderha etini bana yedirdi. Kaç yaşında olduğunu bilmeyen bu manyak herif benim de başımı yaktı. Ejderha eti yiyen birini ancak ejderha eti yiyen biri öldürebileceğine göre, sanırım surun üflendiğini duyacağım. İlk raporumu yazıp arşive ekliyorum. 


Raporu yazarken dalmışım. Arkamı dönünce fark ediyorum. Ceset yok. Burhan edeple dikiliyor. Anlıyor. Merak etme, Salih Emin Bey usulünce defnedilecek diyor. Ölümünü nasıl açıklayacaksınız diye soruyorum. Sorun olmazmış. Her yerde arkadaşlarımız varmış. Şaşırdım. Nasıl her yerde? Her yerdeymişler işte. Deli olan ama bunu saklamayı becerebilenler, akıllı taklidini yapabilenler seçilip bazı yerlere getiriliyormuş. Her deli önce bu sınavdan geçermiş. Aklılı gibi davranabiliyorsa sınavlara falan girermiş. O yüzden sorun çıkmaz dedi Burhan. Arkadaşlar halleder diye ekledi. Merakım büyüdü. Kimler var? Nerelerde? Her yerde dedi. Sadece bu ülkede değil, bütün dünyaya yayıldık dedi. Dünyanın ilk ve en gizli teşkilatıymışız. Hatta şu sarı saçlı başkan bile bizdenmiş. Tepem attı. Ulan o herif dünyayı karıştırıyor diyecek oldum. Yok. Öyle değilmiş. Mesela on kişi ölecekken onun müdahalesiyle ikiye düşüyormuş bu sayı. Hiç ölmesin ulan dedim. Adam gibi yapsın işini. Her ne kadar dünyanın en eksi teşkilatı olsak da karşımızda çok güçlü bir rakip varmış. Para. En büyük düşmanımız paraymış. Para için her şeyi yapanlar yüzündenmiş bütün olup bitenler. Ama kendini çok belli ediyor. İsterseniz görevden alabiliriz dedi Burhan. Kalsın dedim. Sonra düşünürüz bunu. Peki, ben onları nasıl tanıyacaktım. Başkan olarak alt kadrolarla irtibatımı yaverlerim sağlayacakmış. Ama bir adamın adı ne olursa olsun ona Burhan diye seslendiğimde cevap veriyorsa eğer, bizden demekmiş. Ya kadınlar dedim. Ne yapacaksınız kadınları dedi. Onlar sadece sorun çıkartır. Böylece teşkilatta hiç kadın üye olmadığını anladım.


Para işini nasıl çözüyorsunuz diye sordum. Nasıl çözüyoruz diyecektiniz herhalde, başkan sizsiniz çünkü diye sorumu düzeltti Burhan. Bu ikinci tekil dili bırakıp meseleyi sahiplenmem gerektiğine karar verdim. Para meselesinde sıkıntı yokmuş. Burhan beni şimdiye kadar hiç görmediğim üst kata çıkardı. Üç oda da ağzına kadar para ve altın doluydu. Her yerden geliyormuş paralar. Her ay düzenli ödeme yapılıyormuş. Akıllı taklidi yapıp kendini gizlemeyi başararak para kazanabilen ne kadar deli varsa aidat veriyormuş. Harcama yetkisi benimmiş. Ama teşkilatı tehlikeye atacak ve dikkat çekecek derecede harcama yapmamam konusunda uyardı beni Burhan. Bunu söylerken iki ay içinde bütün parayı bitireceğimi bilmiyordu elbette. Bu süre zarfında öyle şeyler yaşadım ki, kıyamet hemen kopsun diye dua ettim.   

 Sonraki günler çok sıkıldım. Evden bile çıkamadım. Zaten sık sık dışarıya çıkmam da iyi değilmiş. İnsanlar benim yokluğuma alışmalıymış. Dikkat çekmemeliymişim. Burhan öyle dedi. Bir süre sonra da zaten çıkmak istemedim. İşleyişte bir değişiklik yapmak yerinde olacak gibi geldi. Şimdiye kadar hep sözle halledilmiş işler. Mesela Salih Emin Bey müdahale ettiği olayların pek azını yerinde görmüş. Hep sözlü nakille öğrenmiş. Gelip anlatmışlar. Ben bunu değiştirmeye karar verdim. En büyük hatam bütün delilere kameralı cep telefonu almak oldu. Çekip çekip getirdiler. Bu insanlar bu şehirde, bu dünyada yaşıyorsa ben nerede yaşıyorum demeden edemedim. Allah’ım, kıyamet hemen kopsun ne olur! Bir an önce kopsun! Şimdi kopsun! 


Günlerim bazı olayların nasıl gelişeceğine, ne türden yardımlar yapılacağına karar vermek ve gelen bilgilere göre bunların raporlarını yazmakla geçerken çok garip, acayip bir şey oldu. 


Kırılma:


Sabahın köründe, daha gün doğmadan bir deli dayandı kapıya. Yaverim içeri aldı. Zaten doğru düzgün uyuduğum yoktu ama bu kadar erken gelmesi acil bir duruma delaletti. Sorumlu olduğu mahalleden bir olay anlattı. Yok dedi deli. Beş kuruşu yok. Ne ekmek alabildi ne de bebeğine süt. O herif geldi dedi. Sabaha doğru geldi. Elinde ne var ne yok aldı dedi. Bundan sonrakiler senin olsun dedi. Öyle dedi. O saatten sonra olmaz ki dedi. Sabah ezanı okunurken evine çıkan dik yamacı ayaklarını sürüyerek tırmanmış. Açlar bugün dedi. Bebek aç. Anne aç. Belki odunu kömürü yok. Belki ev buz gibi soğuk. Bebek üşüyecek. Donacak. Annesi onu nefesiyle ısıtmaya çalışacak. Hava çok soğuk efendim. Üşüyecek. Aç. Üşüyecek. Üstelik aç. 


Yorgun argın evine giderken hep sayıklamış kadın. Burhan sessizce takip etmiş. O kadar dalgınmış ki, hemen dibinde yürüdüğü halde fark etmemiş Burhan’ı. Hep aynı şeyleri sayıklamış anlattığına göre. Limon ağaçlarının arasında dörtnala siyah atların koştuğu bir hikâyeyi tekrarlayıp durmuş kendi kendine. Gümüş nalları olan, uçar gibi koşan, eğersiz, koşumsuz ama üstünde kendisinin olduğu, rüzgâra karşı koşan atlarmış bunlar. Beline kadar uzayan siyah saçları savrulurmuş atın yelesiyle birlikte. Pırıl pırıl bir güneşin altında, limon çiçeklerinin baygın kokusuyla başı dönmüş, içinde bir yaşama coşkusu, tarifsiz bir sevinçle at sürerken… birden… 


Tak… 


At vurulmuş. 


Balta sesleri karşı yamaçlarda yankılanırken birer birer devrilmiş limon ağaçları. Neyi varsa tutunduğu birer birer almışlar elinden. At ölmüş. Ağaçlar kesilmiş. Güneşin feri sönmüş. Biçimsizce, hırsla, düşmanca kesmişler saçlarını. Arkasını yasladığı, yamaçlarında dinlendiği dağ yıkılmış. Bunu yapmayacaktın baba, demiş en son eve girerken. 


Adı Şükran’mış. 


Ne güzel isim dedim kendi kendime. Delinin anlattıklarını dikkatle dinledim. Daha önce yaşadığı yerden gelen haberlere göre yazılmış raporu istedim. Hikâyesini okudum. Yaşı geçkince bir zengine hayır dediği için falancayla kırıştırıyor demişler. Kasabanın delisi Burhan son anda yetişip kurtarmasaymış öldüreceklermiş kızı. Trene bindirip göndermiş. 


Şükran ne güzel isim. 


Yaverim Burhan’ı çağırdım. Bu kadını kurtaran arkadaşımızın hâlâ aynı yerde olup olmadığını sordum. Oradaymış. Hemen yerini değiştirin dedim. Başka biriyle becayiş yapsınlar diye talimat verdim. Normalde böylesi büyük olaylarda hemen yer değiştirirlermiş ama bu tam da Salih Emin Bey’in öldüğü, daha doğrusu benim onu öldürdüğüm günlere denk geldiği için gözden kaçmış. 


Kadının raporunu tekrar tekrar okudum. Burhan’ın sabah anlattıklarını ekledim. Masama bıraktım. Ama rahat edemedim. Son günlerde gördüğüm fotoğraflar beni perişan etmişti. Hem hava alayım hem de meseleyi yerinde tetkik edeyim diye çıktım. 


Zaten ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Pişman mıyım! Asla. Bütün yaşadıklarımdan sonra artık şaşırmam diyordum. Başıma daha ne gelebilir ki diyordum. Öyle değilmiş. Oysa görmediğim daha neler varmış. Ne kadar toymuşum meğer. Bilemedim. Yaşamadan kim bilebilir ki? 


Yangın:


Dışarı çıkmak iyi gelmişti. Kendisini tazelenmiş hissetti. Soğuk havayı derin derin çekti ciğerlerine. Gideceği yer uzaktı ama yürümeye karar verdi. Hem acelesi yoktu hem de uzun zamandır dışarı çıkmamanın verdiği uyuşukluğu atmak istiyordu üstünden. Uzun bir yürüyüş iyi gelir diye düşündü. Bacaklarım açılır. Hem yürümek sağlığa yararlıdır diye geçirdi aklından. Sonra acı acı gülümsedi. Yeryüzünde sağlığını düşünmesi gereken son adamdı ne de olsa. O son parça ejderha etini yedikten ve Salih Emin Bey’i vurduktan sonra belki elli defa denedi ölmeyi. Adamın anlattıklarının doğru olduğunu her denemeden sonra yeniden anladı. O anda derdi hemen ölmek değildi aslında. Adamı öldürmüş olmasının verdiği panikle, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı birbirine girmişti. O da anlatılanların doğruluğunu kanıtlamak istedi. Ancak o zaman rahat edebilirdi. Doğruymuş. Salih Emin Bey’in son anları canlandı gözünde. Öleceği için nasıl da neşeliydi. Keyifliydi. O yavaş yavaş hareket eden yaşamaktan bıkmış adam gitmiş, yerine kıpır kıpır bir delikanlı gelmişti. Tereddüt ettiğini görünce nasıl da yalvarmıştı tetiği çekmesi için. Sen benim son şansımsın diyordu. Sen de öldürmezsen ne yaparım bilemiyorum demişti. Son ana kadar çekememişti tetiği. Ama sonra, kendi elleriyle dayamıştı kafasına namluyu. Altta halefinin parmağı olduğu halde kendisi düşürmüştü tetiği.  


Kadının sokağını bulması zor oldu ama evi kolayca bulabildi. Sokağın en eski evi demişti Burhan. İki katlı. Çatısı bel vermiş, eğrilmiş. Boyasız duvarları kimi yerlerinden çatlamış. Bacasına baktı. Dumanı tütmüyordu. Şimdi kapıyı çalsa, yardım teklif etse dikkat çekerdi. Ama aç olduklarını ve üşüdüklerini hatırladı. Tereddüt etti. Sokağın aşağısındaki kahveye gitti. Evi görebileceği bir yere oturdu. Bir çay söyledi. 


Uzun süredir oturmasına rağmen eve giren çıkan olmadı. Derken yaşlı bir kadın çıktı sokağa. Yukarıdaki bakkala doğru yürüdü. Hemen fırladı yerinden. İçeri girdiğinde yaşlı kadın bakkalla tartışıyordu. Sana ne evladım kadının ne iş yaptığından. Paran mı kaldı şimdiye kadar. Hepsini ödemedik mi diyordu. Bakkal, hesabın kabardığından, toptancıdan, kiradan bahseden cümleler kurarken müdahale etti. Affedersiniz, kusura bakmayın diyerek girdi aralarına. Teyzeciğim, bu ayki maaşınızı getirdim diyerek bir tomar para tutuşturdu kadının eline. 


Ellerinde poşetlerle kapıya kadar geldiler. Yaşlı kadın ısrarla bir çay içmesi için eve davet etti. Girdiler. İkindi ezanı okunurken, elinde titreyen tepsiyle girdi odaya yaşlı kadın. Karşılıklı oturdular. Söyle bakalım evladım, ne maaşıymış bu getirdiğin dedi. Her ay düzenli gelecek, yeni bağlandı size demekle yetindi. Zor zamanda Hızır gibi yetişti vallahi. Benim rahmetliden kalan bir emekli maaşım var zaten ama üst kattaki kiracım… Neyse kafanı ağrıtmayayım şimdi diyerek konuyu kapattı kadın. Çaylar bitmişti. Asıl görmek istediğini görememişti. Epey zamandır da oturuyordu. Kalksa iyi olurdu. İzin istedi. Tam kalkacakken…


Tam kalkacakken merdivenlerde bir ayak sesi duyuldu.


Tırabzanın arasından siyah; yok, kara; yok, kapkara saçları göründü önce. Rüzgârda savrulan atların yeleleri; yok, upuzun kuyruğu; şimdi gece olsa, yıldızsız, zifiri bir gece, yüzyıllarca ışık görmemiş zindanlar kadar karanlık bir gece, kadının saçları görünmez, geceyle, karanlıkla birbirini örterler diye düşündü. Bir dere aktı merdivenlerden ayakucuna doğru. Önce saçları şırıl şırıl indi. Sonra gözleri. Sonra elleri. Sonra… Bir şey gerildi içinde, bilemediği, tarif edemediği; gerildi, gerildi, gerildi… Sonunda; çıt… İşte o çok sevdiği siyah atlar dörtnala koşmaya başladı beyninin içinde. Saç diplerine kadar ürperdi. Kaç volkan aynı anda patladı kalbinde bir türlü sayamadı. Bir sıcaklık yayıldı bedenine. Karnına ağrılar girdi. Elleri, yüzü kızıla kesti. Başı döndü. Baktığını göremez oldu. Tutundu. Derin derin nefes aldı. O anda bin türlü şey geçti aklından. Noluyor lan diye bağırdı içine doğru. Ses veren olmadı. Sadece kalbi daha hızlı atmaya başladı. Kalbinin ritmini şakaklarında duydu. Bir hamleyle kendisini dışarıya atmasaydı orada ölüverecek gibi hissetti. Daraldı. Bunaldı. Sonra, çok sonra, çok çok sonra, o gün orada ölüverme ihtimalinin, bu dünyada başına gelebilecek en güzel şey olacağını söyleyecekti.


Yıllar önce, işte o gün, yaşadıkları kenar mahallenin hemen birkaç ev ötelerinden başlayan tarlalar, kırlar, uzakta bir koruluk, dik yamaçlı bir tepe, o tepeden akan küçük bir dere, derede yüzen kurbağa yavruları, -sonradan bunlara kocabaş dendiğini öğrenmişti- her şeyin sıcaktan kavrulduğu, cayır cayır yandığı bir günün akşama yakın saatlerinde, derede kocabaşları yakalamaya çalışırken, sanki hemen kulağının dibinde patlayan o tek el silah sesini duyduğunda da böyle olmuştu. Böyle darmadağın olmuştu. O gün eve ağlayarak, omzuna, kocaman, koskocaman, devasa korkuları yüklenmiş olarak döndüğünde; annesini kaz yolarken; babasını bir yandan en sevdiği türküyü söyleyip, bir yandan da çifteyi temizlerken gördüğünde de aynı böyle olmuştu. Nereye tutunsa bilememişti. Elini nereye uzatsa boşlukta kalmıştı. Derin, dipsiz bir kuyuya durmadan, hiç durmadan düşüyordu sanki. Şimdi kadının saçları tıpkı o yamaçtan akan küçük dere gibi merdivenlerden ayaklarına doğru, yok, kalbine doğru aktığında da dehşet içinde kaldı. O gün yaşadıklarının korku olduğunu biliyor. Çok korkmuştu. Ama bu, bu korku değil. Farkında. Bedenini kontrol edemiyor. Neler olduğunu anlayamıyor. Ayıramıyor. Titremekten kendini alamıyor. Korku değilse ne bu! Bilemiyor!    


Eve nasıl döndü! O kadar yolu nasıl geldi! Hatırlamıyor. İçeri girer girmez yaverine sesleniyor. Yok, seslenmek de değil. Bağırıyor. Buuuuurhaaaan. Kesik kesik nefes alıyor. Bazen boğulur gibi oluyor. Ölmeyecek. Ölemeyecek. Biliyor. Farkında. Kendisine o eti yediren Salih Emin Bey’e saydırıyor. Burhan koşarak geliyor. Merakla bakıyor. Bekliyor. O yığılıp kaldığı koltukta, aldığı nefes kuracağı cümlelere yetmediği için dura dura konuşuyor. Burhan, diyor. Diğeri şaşkın. Telaşlanıyor. Bir şey mi oldu efendim diye soruyor. Nedir bu haliniz? Cevap yok. Duymuyor bile soruyu. Durmadan terliyor. Ateşler içinde kalıyor. Nedir bu! Anlayamıyor. Burhan dinle beni. Hemen o kadına bir iş bulun. Başka bir mahalleye taşınmasına yardım edin. Hemen bugün ayarlayın. Burhan sessiz kalıyor. Anladın mı Burhan, diyor sertçe, dişlerini sıkarak. Bunu yapamayız efendim, diyor Burhan. Temayüllerimize aykırı. Biz böyle çalışmıyoruz. Bu tür hamleler dikkat çeker, teşkilatı tehlikeye sokar. Böyle olsa zaten şimdiye kadar yapardık, diyor en yumuşak sesiyle. Yerinden fırlayıp yapışıyor adamın yakasına. Ben başkan değil miyim ulan, diye kükrüyor. Masadaki porselen vazoyu kaptığı gibi karşı duvara çarpıyor. Şangır şungur dağılıyor parçalar etrafa. Bunu bile yapamayacaksam ne diye bulunuyorum burada. Üstünde acayip bir halsizlik çöküyor. Yeniden yığılıyor koltuğa. Çaresizlik içinde kıvranıyor.    


Burhan telaşlanıyor. Efendim şöyle yapalım mı ne dersiniz. Ben beş kişi ayarlayayım. Gece o adam gittikten sonra kadına para versinler. Sadece para verip çıksınlar. Yüzüne bile bakmasınlar. Ne dersiniz? Sonra duruma göre yine değerlendirme yaparsınız. Başka ne yapacağını bilemediğinden kabul ediyor. Tamam, diyor sessizce. Öyle olsun.  


Akşamı zor ediyor. Atıyor kendisini dışarı.


Gece o sülük herif gelip gittikten sonra sırayla girip parayı veriyorlar. En son o giriyor. Şapkasını kaşlarına kadar indiriyor. Tanır diye korkuyor. Gerçi bir an görmüştü ama olsun. Şimdi burada görmesin istiyor. 


O küf ve sidik kokulu bodrum odasına indiğinde ne yapacağını bilemiyor. Kadın alışılmış hareketlerini tekrar ediyor. Ama ondan bir hareket gelmeyince duruyor. Merakla bakıyor. Ön caddedeki lüks lokantanın odaya bitişik mutfağından kavrulmuş soğan kokuları geliyor. Arada tencere tava sesleri. Ustanın, çırakları yönlendiren sesi duvarda boğulup ölgün bir şekilde geliyor odaya. Ne dediği anlaşılmıyor. 


Kadını böyle, bu halde görmek hoşuna gitmiyor. Daralıyor. Bunalıyor. Kadın verdiği parayı uzatıyor. Yüzüne bakmak için canı gidiyor. Hep görmek istiyor. Hep bakmak. Uzun uzun seyretmek istiyor. Para kadının elinde. Israrla uzatıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Dönüp çıkıyor. 


Az sonra sabah olacak. Şehir uyanacak. Hiçbir şey umurunda değil. Boş sokaklarda deli gibi yürüyor. İyice yorulup derin bir uyku çekmek istiyor. Her şeyi unutmak, unutmak, unutmak; yeni doğmuş bir bebek gibi uyanmak istiyor. Omuzlarında bunca yük, zihnine kazınan onca şey, yaşadıkları, gördükleri öylece muhayyilesinde çivi gibi çakılıyken bunun mümkün olmadığını biliyor. Yine de öyle olsun istiyor. Salih Emin Bey’i tanıdığı güne lanet okuyor. Manyak ihtiyar diye söyleniyor. Bütün yaşadıklarından sonra, görmediği bir şeyin kalmadığını düşünmeye başladığı anda, bu başına gelenin ne olduğunu bir türlü anlayamıyor. Kalbi göğüs kafesine sığmıyor. Güm güm atıyor. Kalbinin sesini bütün şehir duyacak sanıyor. Duyacaklar ve dalga geçecekler. Bu kadar zayıf olduğu için, bu karmakarışık duygulara yenildiği için alay edecekler onunla. Bir yandan acıtan, yakan, yıkan ama diğer taraftan coşku, ferahlık, genişlik, bir yaşama isteği veren bu garip, bu tarifsiz, bu yabancısı olduğu şeyin iyi bir şey olabileceğini düşünüyor. Ayakları yere değmiyor sanki. Uçar gibi geziyor sokaklarda. Bir süre sonra içinde bastıramadığı bir coşku patlıyor. Önce hafif tebessüm ediyor. Sonra gülümsüyor. Derken kahkaha atmaya başlıyor. Deliler gibi kahkaha atarak dolaşıyor sokaklarda. Acayip diyor, çok acayip. Hahahahahaha…


Zail:


Her gece gidiyor kadının yanına. Şapkasını kaşlarına kadar indiriyor. Yüzünü gölgeliyor. Tanısın istemiyor. Bilmemesinin daha iyi olacağını düşünüyor. Daha sonra karşısına çıkınca utansın istemiyor. Sonrası olur mu emin değil ama olsun istiyor. Her gece gidiyor görmeye. Görmek için can atıyor. Para verip çıkıyor. Sonra da gecenin ayazında, köşe başında durup çıkmasını bekliyor. Bir an için bile olsa görmek istiyor. Bu isteğini bastıramıyor. Kendisini fark etmeden, orada öylece direk gibi, çöp kovası gibi, alelade bir şeyin önünden geçer gibi dalgın, yorgun, bitkin bir şekilde yürürken saçlarının bir anlığına savrulmasını, elinin zarif bir hareketini, yürürken salınışını görmek, gördükçe coşmak, coşmak, coşmak… Aman Allah’ım! Aman Allah’ım! Nedir lan bu! Nedir bu! Bu kadar eziyete neden katlandığını, katlanmanın neden hoşuna gittiğini bir türlü çözemiyor. İçinde harlı bir ateş, kendisini de, şehri de, dünyayı da yakacak sanki. Öyle yanıyor. Alevleri bulutlara değiyor sanki.  Yoksa delilerin arasında kalmaktan ben de deliriyor muyum diye düşünüyor. Kendini yokluyor. Yok yahu, gayet de aklı başında hissediyor. O zaman bu halim nedir ulan diye söyleniyor.


İşte geliyor. Elini kalbinin üstüne bastırıyor. Az yavaş atsana diyor. Sakin olsana. Olmuyor. Olamıyor. Nefesi kesiliyor. Başı dönüyor. Karnında, gümüş nalları olan atlar dörtnala koşuyor. Toynakları bastıkları yerleri dağlıyor. Kaynar sular çağlıyor içinde. Sonra kelebekler uçuyor. Binlercesi aynı anda güneşe doğru kanat çırpıyor. Ah diye inliyor istemsiz. 


İşte geliyor. Şimdi önünden geçecek. Düşmemek için duvara yaslanıyor. İşte geliyor. Şimdi önünden geçecek. 


Tam önünden geçecekken o pis mendebur, kan emici sülük çıkageliyor karanlığın içinden. Yolu bulmuşsun güzelim. Ben gittikten sonra işler iyi gidiyormuş. Uçlan bakalım paraları diyor. Kadının çantasına doğru hamle ediyor. İşte tam o anda kaybediyor kendini. Altıpatları çekiyor. 


Tak.

Sonra ne oldu hatırlamıyor. Şimdi şu kadar saat sonra kadının elinden tutmuş yürürken buluyor kendini. Yaşadığı buhranı çözemiyor. Neden bu kadar heyecanlandı. Salih Emin Bey’i vurmak bile daha kolay gelmişti. Oysa bu… Konuşmuyorlar. Sadece yürüyorlar. Birlikte. El ele. Yavaş yavaş yürüyorlar. Çok sonra kadın konuşuyor; Kimsin sen? Ne dese bilemiyor. Kim o? Cevap vermiyor. Adam öldü mü diye sorabiliyor sadece. Öldü diyor kadın. Alnından, iki kaşının arasından vurdun diyor. Öldü. İyi diyor adam. Bunu şimdiye kadar yapmadığı için, Burhan’ı dinlediği için kızıyor kendisine. Yaşadığı şok dağılıyor. Şimdi daha iyi hissediyor kendisini. Daha rahat. Daha huzurlu. Kadının elini daha bir tutkuyla sıkıyor şimdi. Sıcaklığını daha bir hissediyor. Merak etme. Her şey güzel olacak diyor umutla.  

 Acıktım diyor kadın. Çorbacıya giriyorlar. Kadına bir hikâye anlatıyor. Limon ağaçlarının arasında dörtnala koşan atlardan başlıyor. Limon çiçeklerinin insanın içini yakan baygın kokuları arasında, güneşe doğru koşan siyah atlardan bir tanesinin süvarisini tarif ediyor. Siyah saçları beline kadar uzun bir kadın süvariden bahsediyor. Saçları rüzgârda savruldukça, atın yelesiyle kuyruğu arasında dalgalanıyor. Bahçenin sınırında salınan gelinciğe bir kelebek konuyor. Dalda bir serçe ötüyor. Arı, limon çiçeğinden nektar topluyor. Limon ağaçlarını ve siyah atları duyan kadının gözleri büyüyor. Merakla bakıyor yüzüne. Şimdi her şeye tıka kulaklarını. Atı vuran silah sesini duyma. Limon ağaçları kesilirken karşı dağda yankılanan balta sesini duyma. Bir yol açılıyor önünden. Bulutlara doğru sür atını. En yukarıya çıktığında dur. İn atından. Yularından tut. Sen ve atın huzurla dinlenin. Mümkün mü diyor kadın. O pis herif öldü diye kurtuldum mu sanıyorsun. Şimdi on tanesi çullanacak üstüme. Mal bulmuş mağribi gibi saldıracaklar. Yal başında hırlaşan köpekler gibi dalaşacaklar. Olan yine bana olacak. Hep böyle oldu. Her seferinde aynı. Hep yerle bir. Hep darmadağın. Kadının eline uzanıyor. Güvenle sıkıyor. Ellerinden kalbine doğru bir karıncalanma oluyor. Boğazı kuruyor. Yutkunuyor. Zor da olsa konuşuyor. Sana bir iş bulacağız. Mahalleden de taşınacaksın. Huzurla büyüteceksin kızını diyor. Kimsin sen diye yeniden soruyor kadın. Kimsin? Bütün bunları neden yapıyorsun? İşte o zaman tanıyor. Eve geldiğini hatırlıyor. Bir ışık beliriyor gözlerinde. Ne kadar tereddütlü olsa da, her şeye şüpheyle baksa da, incecik bir ışık yüzündeki karanlık gölgeden sızıyor. 


Kalkıyorlar. Tam ayrılırken kadının elini iki avucunun içine alıyor. Sevgiyle sıkıyor. Güven duysun, kalbi yumuşasın, içi ısınsın, kara bulutları dağılsın istiyor. Kadın içten bir şekilde gülümsüyor. Aman Allah’ım! Ne güzel gülüyor. O anda o gülüşün kıyamete kadar yeteceğini, kendisini avutacağını, onu bir daha göremeyeceğini bilmiyor. Bilseydim asla bırakmazdım diyecek sonradan. Çok bunaldığı bir gün, yüzyıllardır güneş görmemiş, dünya kurulalı hiç güneş görmemiş küf kokulu bir mağarada karanlığa küfredip kadının adını sayıkladığı bir anda, işte o güne lanet edecek, onu bıraktığı için, sımsıkı sarılmadığı için kendisini affetmediğini haykıracaktı. Bilseydim diyecekti, ah bir bilseydim. Ama işte… İşte… İşte…


Kadın evine doğru gidiyor. Arkasından bakıyor. Güneşe doğru yürüyüşü, salınışı, saçlarının hafiften savruluşu hiç çıkmayacak aklından.  


Ricat:

Rüyasında hep doludizgin koşan savaş atları gördü. Durmadan koşan terli atlar; nefes nefese; uçar gibi işte; doludizgin; koşuyorlardı. Hem kendileri hem de süvarileri zırhlıydı. Zırhları güneşte parıldıyordu. Güneşte parlayan zırhların şakırtısından nal sesi bile duyamadı. Mutfaktaki rafın düştüğü gün çıkan tencere, tava şangırtısı gibi hiç bitmeyen çelik sesi kulaklarını tırmaladı. Bu kadar ağır yüklerle bu kadar hızlı koşmalarına hayret etti. Nal sesi duyamadığı halde atların ekşi ekşi kokan terinden burun kemiğinin sızlamasına hayret etti. O kadar atın geçtiği yerde hiç nal izi bırakmamasına hayret etti. Çöken akşama, uluyan çakala, batan güneşe, doğan aya, pırıl pırıl yıldızlara hayret etti. İki ordu karşılaştığında; ilk mızrak ilk atın göğsüne saplandığında; atın kanı oluk oluk kuru toprağı suladığında; kanla sulanmış yerlerden kıpkırmızı gelincikler çıktığında; rüzgâr gelincik yapraklarını savurduğunda; kendisine doğru uçan bir yaprağı yakalayınca, yaprağın elini kırmızıya boyadığını gördüğünde; sıçrayarak uyandı. 


Hayır, kendiliğinden uyanmadı. Burhan sarsarak uyandırdı. Vakit öğlen sularıydı. Gecenin uykusuzluğunu, yorgunluğunu henüz atamamıştı. 

Burhan şaşkındı. Yok sinirliydi. Yok gergindi. Ya da hepsiydi. Sarsarak uyandırdı. Siz ne yaptınız efendim diye sordu şaşkınlık ve korku dolu gözlerle. Adamı öldürmüşsünüz! İlla ölecektiyse biz yapsaydık. Nasılsa deli raporumuz var. Burhan durmadan konuşuyor. Tepesi atıyor. Madem öyle gönder birini üstlensin ulan, diyor hiddetle. Artık çok geçmiş. Kamera kayıtları varmış. Görgü tanığı varmış. Olay çoktan savcılığa intikal etmiş. Önceden bilselermiş arkadaşlar halledermiş. Ama artık çok geçmiş. Her yerde onu arıyorlarmış. Robot resmi dağıtılmış. Elindeki gazeteleri uzatıyor. Korkunç cinayet. Acımadan vurdu. Vahşet! Soğukkanlı katil! Falan. Filan. Ulan o tenha sokakta, o karanlıkta kim görmüş olabilir diye söyleniyor. 


Neyse diyor, olan oldu. Bak Burhan, beni iyi dinle. Söylediklerimi harfiyen yerine getir. Mesele çok önemli. Diğeri ayakta edeple dikiliyor. Şimdi, hemen bugün Şükran’a bir ev bulup o mahalleden taşıyın. Yarın bizim arkadaşların birinin şirketinde işe başlasın. Hiçbir eksiği olmayacak. Kimseye muhtaç duruma düşmeyecek. Kimse rahatsız etmeyecek. Aksi bir durum olursa vurun puştu. Öldürün. Dünya bir mundardan daha temizlensin. Anladın mı Burhan. Anladım efendim. Başüstüne. Ama siz sakın dışarıya çıkmayın. Eğer hapse girerseniz işlerimiz aksar. Takma kafana Burhan. Ziyaretime gelirsin. Hallederiz işleri. Allah başka keder vermesin. 


İçi içine sığmıyor. Ev dar geliyor. Onu görme isteğiyle yanıyor. Deli danalar gibi dolanıyor evin içinde. Ne yapacağını bilemiyor. Bir türlü kendini oyalamayı beceremiyor. Sakal tıraşı olmaya karar veriyor. Bir türkü tutturuyor kendince; Mah cemalin güneş midir ay mıdır, yüzüne baktıkça bakasım gelir, kirpiğin ok hilal kaşın yay mıdır, alıp şu bağrıma çakasım gelir! Offf of! 


Burhan birkaç telefon ediyor. Birkaç adamı bir yerlere gönderiyor. Akşamüstüne doğru evin taşındığını, yarın işe başlayacağını söyleyince biraz rahatlıyor. Ama bu darlık, bu kıstırılmışlık deli ediyor. Adresini alıyor. Burhan’ın bütün ısrarlarına rağmen dışarıya çıkıyor. Çıkmam lazım diyor. Ne olursa olsun onu görmem lazım. Öteki yalvar yakar oluyor. Yapmayın. Etmeyin diyor. Anlamıyorsun Burhan. Nasıl acayip bir şey bilemezsin. Bu ateşin içinde su; bu acının içinde ilaç; bu ekmeğin yanında külfet; bu cennet, bu güneş, bu vaha, bu tuba, bu nimet, aş, ekmek; bu, bu, bu… 


Daha iki sokak bile gitmeden… 


Ateşli silahlar kanununa muhalefet, bilerek ve isteyerek adam öldürme; yirmidört yıl. 


Onsuz geçecek yirmidört yıl, tam yirmidört.  Yemiyor, içmiyor. Konuşmuyor. Çöküyor. Elini bile kaldıracak mecali yok. Her şey birden anlamsızlaşıyor. Büyük bir boşluğa düşüyor. Tutunduğu tek şey Şükran’ın hayali. Onunla geçirdiği kısacık zamanların sıcaklığına tutunuyor. Koğuştakiler onun nasıl hayatta kalabildiğini anlamıyor. Bir süre sonra korktukları için soramıyorlar da. Ranzasında uzanıp hep demir parmaklıkların arasından, jiletli tellerin parça parça kestiği güneşe bakıyor. Her sabah sayımında avluya çıkıp başını gökyüzüne kaldırıyor ve hep aynı cümleyi söylüyor; selam olsun güneşim. 


Uzun mektuplar yazıyor. Göndermiyor. Ne diyecek ki! Bekle mi diyecek? Bunu söylemeyi çok düşündü. Burhan sık sık görüşe geliyor. Bir sürü mesele için fikir soruyor. Ama öncelikli olarak ondan bahsediyor. Mecbur kalıyor. Anlat Burhan. Neler yapıyor? İyi mi? Huzurlu mu? Mutlu mu? Bebeği nasıl? Her seferinde ardı ardına sıralıyor sorularını. Önce cevapları alıyor. Sonra Burhan’ın sorularını cevaplıyor. Burhan bundan rahatsız olduğunu gizlemiyor. İşleri öncelemediği için, aksattığı için sitem ediyor. Bir gün yanında genç biriyle geliyor görüşe. Çırağım diyor. İşleri öğretiyorum. İyi diyor umursamadan. 


Bir akşam canına tak ediyor. Ne olursa olsun bir mektup göndermeye karar veriyor. Sabaha kadar sayfalarca yazıyor. Her şeyi en başından anlatıyor. Uzun uzun yazıyor. Sensiz her şey ne kadar yavan, tatsız, tuzsuz. Burada günler çok uzun. Hele geceleri hiç sorma diyor. Efkârını anlatıyor. Dönüp tekrar aynı şeyleri yazıyor. Yetmediğini düşünüp yeniden, bir daha tekrarlıyor. Havaya karışan sigara dumanlarında gözlerini gördüğünü, kirpiklerinin kıvrımlarını, ellerinin sıcaklığını, alnına düşen saçlarını, o gün güneşe doğru yürüyüşünü anlatıyor, hiç aklından çıkmadığını söylüyor. Ama bazı şeyleri yazmıyor. Anlatamıyor. Mesela jiletli tellere takılan serçenin bacağının koptuğunu, gözlerinin önünde çaresizce çırpındığı halde bir şey yapamadığını, sonra tek bacakla uçup gittiğini, güneşte kuruyup kürdana dönen bacağın günler sonra avluya düştüğünü, düşene kadar her gün havalandırmanın yüksek duvarına yaslanıp seyrettiğini söylemiyor. Daha fazla üzülsün istemiyor. Ama yüreğinden taşan şeyi bir kenara yığsa, onu kamyonlara yükleyip bütün dünyaya dağıtsa bile bitmeyeceğini, bütün insanlığa kıyamete değin yetecek kadar büyük olduğunu yazıyor. Büyük. Kocaman. 


Sabah sayımında heyecanla veriyor mektubu gardiyana. Uzun zamandır ilk defa böyle oluyor. İçinde bir kıpırtı.  Gözlerine fer geliyor. Küller savruluyor. Yeniden bir yaşama arzusu, bir coşku kaplıyor içini. Aynaya bakıyor. Saçlarını tarıyor. Sakal tıraşı oluyor. Dilinde bir türkü; zülfü kâküllerin amber misali…


Öğleye doğru kapıdan çağırıyorlar. Ziyaretçisi varmış. Bugün görüş günü değil. Hayrolsun inşallah deyip hazırlanıyor. Zile basıyor. Ağır demir kapı gürültüyle açılıyor. Burhan gelmiş. Yüzü asık. Zaten başkasını beklemiyor ama bugün gelmesinden endişe ediyor. Bir şey olduğu belli. Meraklanıyor. Korkuyor. Tedirgin oluyor. 


Yutkuna yutkuna konuşuyor Burhan. Boğazında bir yumru var sanki.  


Eskilerden biri çıkagelmiş. Şükran direnmiş. Adam silahını çekip…


İçinde bir şey geriliyor. Varla var, yokla yok, ölümle ölüm, yaşamla yaşam arasında bir şey geriliyor. Kopsa rahatlayacak belki. 


Yok. 


Kopmuyor. 

Zâr:


Düşmana doğru at sürüyorlardı. Ağır zırhları güneşten ısınmıştı. Atı sevmek, yelesini okşamak için zırhların arasından bir boşluk aradı. Bulamadı. Bu düzensiz çelik şakırtısı kulaklarını tırmaladı. Atın ekşi ekşi kokan teri genzini yaktı. Miğfer sıkmaya başladı. Yerden kalkan toz gözlerine ve boğazına kaçtı. Toprak kupkuruydu. Güneş kavuruyordu.  Boğuldu. Bunaldı.  


Atları çok sevdiğinden, bir at alacak parası olmadığından, burada da at bolluğu olduğundan girmişti orduya. Savaşmak çoktan anlamını yitirmişti. Öldürmenin nesi anlamlı olabilirdi zaten. Dünyaya yaratılalı beri orada öylece duran Allah’ın taşı, toprağı için ölmek, öldürmek ne kadar saçma diye düşündü. Yeryüzü bütün insanlığınsa bu aptalca kıyım niye diye sormadan edemedi. Etrafına baktı. Kendisiyle birlikte at süren, kılıç çeken hiç varlıklı kimse yoktu. Hemen hepsi yoksuldu. Zenginler, savaşlar üzerinden para hesabı yaparken onlar ölüyordu. Komutanlar savaşı kazanmanın derdindeydi. Verilen zayiat rakamlardan ibaretti onlar için. Ne olursa olsun kazanmalıydılar. Bize savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorlardı. Ne de olsa ölen babasının oğlu değildi, kendisi değildi. Emir vermek kolaydı. Bunu anlayalı beri elini kaldıracak, kılıcı sallayacak mecali kalmamıştı. Yorgundu. Bıkkındı. Yılgındı.


Düzlüğe çıktıklarında düşman göründü. Etrafına baktı. Karşı tepede bir çocuk, şimdi yerinde devasa bir avm olan bir meşeye sırtını vermiş oturuyordu. O çocuğun yerinde olmak istedi. Öyle dertsiz, kedersiz olmayı diledi. Girdiği onca savaştan, aldığı onca candan sonra bunun mümkün olmadığını biliyordu elbette. Ama öyle olmak için neler vermezdi. O çocuğun saf gözleriyle bakmak isterdi olup bitene. Belki bir gün o da elinde kılıçla meydana çıkacaktı. Hırsla sallayacaktı kılıcını. Ama işte, bir gün böyle omuzlarına bıkkınlık çökünce, atını daha bir hızlı sürecek, en öne geçecek ve…


Öyle yapıyor. Doludizgin sürüyor atını. En öne geçiyor. İlk karşılaşma için hazırlıyor kendini. Tam çarpışacakken kapatıyor gözlerini. Göğsüne bir mızrak saplansın istiyor. Delsin, yarsın istiyor. Öyle olmuyor. İlk darbe ata geliyor. Savruluyor. Miğferi fırlayıp gidiyor. Yerde yuvarlanıyor. Üzerindeki zırhlar şangır şungur… Kendisine geldiğinde etrafına bakıyor. Kan gövdeyi götürüyor. Atı can çekişiyor. Bunca yıldır ilk defa çarpışmada atı ölüyor. Atını korur kollardı. Uzun kuyruğunu sevgilisinin saçlarını tarar gibi özenle tarardı. Bütün atlarına aynı ismi verirdi; Şükran. Oysa bugün kendisi ölmeliydi. Ona ejderha eti yediren adama lanetler ediyor. Bu kadar zalimliği, vahşeti görmeye dayanamıyor. At can çekişiyor. Oluk oluk akan kanı kuru toprağı suluyor. Kanın aktığı yerlerde gelincikler çıkıyor. Rüzgâr gelincik yapraklarını savuruyor. Dört bir yana dağıtıyor. Savaş meydanında atsız bir süvari olarak öylece öksüz kalakalıyor. 


Gelincik yaprağı uçuyor. Bir tanesi, uzakta, sırtını meşeye vermiş savaş meydanını seyreden çocuğa doğru uçuyor.


Kendisine doğru gelen bir yaprağı yakalıyor çocuk. Eli kırmızıya boyanıyor. Dehşete düşüyor. Korkuyor. Fırlıyor yerinden. Eve doğru koşuyor. Bir yandan da, bundan sonra bu şahit olduklarıyla nasıl yaşayacağını düşünüyor. Cılız omuzlarına yüklenen bu kadar ağır, devasa, kocaman yükü taşıyamamaktan, altında ezilmekten endişe ediyor. Aslında bunları o gün değil, yıllar sonra düşünüyor. O gün sadece korkuyor. Başka hiçbir şeyi ayıramıyor. 

Korkuyla koşuyor. Ayağı çalıya takılıyor. Düşüyor. Başını mı çarptı, korkudan mı bayıldı emin olamıyor. Rüyasında hep doludizgin koşan savaş atları görüyor. Durmadan koşan, nefes nefese, terli atlar…

Korku ve dehşetle eve vardığında, annesini kaz yolarken, babasını bir yandan en sevdiği türküyü söyleyip diğer taraftan çifteyi temizlerken görünce ağlamaya başlıyor. Kesik kesik bir şeyler anlatıyor ama kimse ne dediğini anlayamıyor. Durmadan elini gösteriyor. Kimse bir şey göremiyor. Sadece mahallenin delisi Burhan söylediğinin ne olduğunu anlıyor ve elindeki lekeyi görüyor. 


İşte o zaman koşarak dolaşıyor mahalleyi. Sabahlara kadar aynı şeyi bağıra bağıra tekrar ediyor. 


Şükran öldü. Şükran öldü. Şükran öldü… 


AKİF

Akif Hasan KAYA: 1977 Balıkesir doğumludur. Öykü ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrildi.  Kitapları: Islak Kibritler (Öykü, Okur Kitaplığı, 2012, İz Yayıncılık, 2017)Ölmüş Oyuncaklar müzesi (Öykü, İz Yayıncılık, 2014)Uzun ve Lacivert Günler (Öykü, İz Yayıncılık, 2015)Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir (Öykü, İz Yayıncılık, 2017)  ...

Diğer Yazıları