Menu
ÖLÜM BUĞUSU
Öykü • ÖLÜM BUĞUSU

ÖLÜM BUĞUSU



Sırası gelince herkes için mukadder olan, şimdi ocağına düşmüştü.

Erkenden kalkmış, kocasına teneke sobanın üstündeki güğümden ılık abdest suyu hazırlamıştı. O da abdestini alıp namaza durmuştu. Daha, ötelerden akıp gelen rahmetin dolduğu nasırlaşmış iri parmaklı ellerini yer yer kırışıklıkları artmış yüzüne sürmeden, sürüp de kırçıl sakallarını sıvazlamadan yavaşça sağ yanına yığılmıştı.

Oysa bildiği hiçbir ağır hastalığı da yoktu, ya da öyle zannediyordu. Son üç yıldır havalar soğuyunca azan romatizmalarından hafif yollu şikâyetçi olurdu. Namazını gönlünce kılamadığına yanardı o vakit. 

Başın sağ olsuna gelenleri, yün yatağında karşılayabiliyordu. Dudaklarının esirgediği manayı, kestane rengi fersiz gözleri üstlenmişti. Uzun kirpikli, yorgun gözkapaklarının aralanmasıyla beliren gözleri, dostlar sağ olsun der gibiydi.

Artık ağlamıyordu. 

İlkin iliklerine kadar sarsılmış, o sarsıntıyla da ılık gözyaşları boşalmıştı kar tanelerinin okşadığı yanaklarına doğru. Sonradan sonraya suyu çekilen kuyulara dönmüştü. İstese de ağlayamıyordu.

Sıkı sıkıya tuttuğu yorganın altında büzüştükçe, sessizliği ve acıyı içiyordu biteviye. Kendini bir başına bırakıp da son yolculuğuna çıkan kocasının ardından suskulara gömülmüştü.

Hafiften bir sitemi de vardı. Böyle ahitleşmemişlerdi. Ölüm meleği ilk kimin kapısını çalarsa, “Cancağızım da gelsin, öyle gidelim.” diyecekti hani.

Bunca yıldır aynı yastığa baş koyduğu can yoldaşının acısına dayanamayacağını bütün bir ömür hissetmişti.

Sığınaksızdı şimdi.

Dışarıda lapa lapa yağan kar, içindeki yangını söndürmüyordu.

İçeri giren komşu kadınlar, hüzünlü bir sessizlikle, yere serilmiş şiltelere oturuyordu.

Odaya girip çıkanlar oldukça başını kapıya çeviriyordu. Çardakta yürüyenlerin ürkek ayak sesleri, kapının bıçak yarası gıcırtısı, ölüm sessizliğini tiz perdeden bozuyordu.

Defin işlemlerini bitirip gelen erkekler yan odaya geçti.

Biraz sonra da onların oturduğu odadan Kur’an sesi yükseldi. Tok sesli Köse Hafız, Yasin okuyordu.

Kadınların gözyaşları, yazmalarda buğusuyla kalakaldı. Gönüller huşua daldı.

Kızı kalktı, bir tas ılık su getirdi. Elleri yorgana kenetlenmiş annesine üç yudumda tasın yarısına kadar içirdi. Suyun kalan yarısını içemeyince, ince kaşlarını hafifçe yukarı kaldırarak “Yeter!” dedi.

Kızı, tül perdeyi aralayıp tası pencere kenarına koydu.

***

Yasin akıyor gönlüne. 

Mazinin koynundan hatıralar devşiriyor birer ikişer.

Ölüm buğusundan arta kalan tenha bakışları, gözkapakları açılıp kapandıkça mazi bohçasını çözüyor.

Solgun yanağının gamzelerinde hatıralar saklıydı.

Alnındaki sınanmışlığın haritası çizgiler kat kat oldu.

Kar sularıyla derelerin çağladığı bir bahar gününde gülkurusu kadife elbisesiyle, al duvağıyla gelin oluşu, ilk çocuklarının doğuşu, kendilerine ait toprak damlı ilk evleri, büyük oğlunun mürüvveti, ilk torun sevgisi…

Darlıkta birlik oluşları, dertte tasada sabır kuşanışları, ruhunu kanat kanat okşayarak beliriveriyordu.                                                

Sahura kalkılan gecelerde uzun uzun okunan Kur’anları, muhabbetin has bahçesinde sevdalarına ortak edilen hasbıhalleri, ölüm buğusunun üstüne serpiyordu güvercin çırpıntısı yüreği.

Olmadı diyordu, olmadı. Böyle beni sensiz bir başıma bırakıp gitmeyecektin cancağızım. Senin boşluğunu kimseler dolduramaz ki! Sensiz katmerleşir acılarım. Evlatların kusur etmezler saygıda, lakin benim gönlüm gayri sensiz, şu karşı dağların yaz kış kar eksik olmayan doruklarını yaşar. Yaz bahar gelecekmiş ne fayda! Ömrümün bundan sonrası karakıştır benim.

Dostların, oğulların seni karla kaplı kara toprağa koyalı şunun şurasında kaç saat oldu ki!

İnşallah, misk kokulu melekler çıkarırlar ruhunu göğe. Gök ehli dilerim gıpta ederler ruhunun ıtırına. Ah, keşke beraber yükselebilseydi ruhlarımız göğe. Ne olurdu sanki Azrail misafir olmuşken hanemize, benim de ruhumu kabzeyleseydi? Verecek bir emanet canım vardı, onu da veriverirdim de ardın sıra ben de gelirdim.

Parıltısı kaybolmuş gözlerini tavana dikti. İçerdekilerle irtibatı iyice azaldı. Kapı açılıp kapandıkça bakışlarını da çevirmiyordu o yana. İyice kendi dünyasına gömüldü. İnce nasırlı elleriyle tuttuğu yorganı biraz daha üstüne çekti.

Duaya durdu. Gönlünden ötelere yol yol akıyordu kelimeler. Hüznü taşımaktan aciz kalın dudakları kımıltısızdı. İçinde hasreti ve acıyı kuşanmış kelimeler vardı. 

Allah’ım, ne olur beni onsuz bırakma! Cancağızımla bir gövdede iki dal gibiydik. Gövdeden ayrılan o oldu, ağlayansa benim. Ne olur Allah’ım, beni daha fazla ağlatma! Beni de onun yanına al. Birlikte çıkalım huzuruna. Ben bu dünyadaki destekçimi kaybettim. Yarım kalan yanlarımı hep o tamamlardı. Bundan sonra da Sana yakın olmakta zorlanmak istemem. Sen de biliyorsun, emaneti daha fazla taşımaya takatim yok.

***

Ölüm, kar beyazı acılarla gelmişti. Dağın zirvesinden yamaçlara doğru her yan, son yolcunun ak yorganına bürünmüştü. 

Pencere pervazlarından içeri rüzgârın uğultusu giriyordu. Sobada yanan odunların kesik çıtırtısına karışıyordu bu davetsiz uğultu. 

Birkaç sabır ve rahmet yüklü teselliden sonra dudaklar kapandı. Odada sadece rüzgârın uğultusu ve odunların çıtırtısı duyulur oldu. Başlar öne eğildi. Herkes kendi içine gömüldü. Derin bir iç çekişle alınan nefesler, ağır ağır bırakıldı. 

Annesinin dalıp gittiğini gören büyük kızı kaygılandı. Hemen başucuna gitti. Kımıltısız ellerine, kapalı gözlerine baktı. Yılların yükünü çeken annesini hiç böyle acı yumağı görmemişti. Pencere kenarına koyduğu yarım tas suyu aldı. İçerse dimağı açılır diye düşündü.

Sol koluyla annesinin başını kaldırıp suyu dudaklarına götürmek istedi. Fakat ilkinde kolayca kalkan baş, ağırlaşmıştı. Birden tarifsiz bir ürperti kapladı içini. Eli titredi, elinden tas, yorgana düştü. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Annesinin üstüne abandı. Nefesini kontrol etti. Farkına varamadı. Kalbini dinledi, atışlarını duyamadı. Gözkapaklarını açtı.

Titredi.

Soğuk bir ürperti kapladı bedenini.

Çaresiz bir “Anne!” sesi kerpiç duvarlarda eridi. 

Diğer Yazıları