Menu
Mecaz
Öykü • Mecaz

Mecaz

Ressamla ilk kez bir cenazede karşılaştım. Yağmur yağıyordu ama kimse ıslanmıyordu. Çünkü gömülen şey bir insan değildi. Herkes kendi içinden bir parçayı toprağa bırakmıştı. Ressam, mezarlığın duvarına yaslanmış sigara içiyordu. Dudakları titriyordu. Bunu soğuktan sandım. Bir hikâyesi varmış. Çok ısrar ettim ama anlatmadı. 

"Ölüler iyi model olur." demişti bana. "Uzun süre kıpırdamazlar."

Gülmemiştim. Güldüğümü sanmıştı. Tepkisizliğim bir onaydı ona göre.

O gün cebinden buruşturulmuş birkaç eskiz çıkardı. Hepsinde aynı yüz vardı. Gözleri dikilmiş, ağzı açık insanlar… Birinde başının yerinde kuş yuvası olan bir çocuk çizmişti. Bir diğerinde, rahmindeki bebeği aynada boğmaya çalışan bir kadın. Çizimlerin altına hiçbir imza atmıyordu.

Sebebini sorduğumda “İmza resmin suçunu üstlenmektir." dedi. "Henüz hazır değilim."

Sonra beraber içmeye başladık. Günler mi geçti haftalar mı bilmiyorum. Onunla geçirilen zaman eski filmler gibiydi. Kare kare yanıyor, bazı yerleri kopuyordu. Hikâye akarak değil sıçrayarak ilerliyordu. Bazen de geriye sıçrıyordu. O ise bir gün kendisini dahi bir ressam ilan hediyordu. Ertesi gün ise sıradan bir boyacı olduğunu söylüyordu. Ne söylerse söylesin her gece aynı rüyayı gördüğünü anlatıyordu. Rüyasında zifiri karanlık odadaydı.  Tanımadığı bir ses ondan portresini yapmasını istiyordu. Yüzünü asla görmediği birinin portresini yapmak için uğraşıyor ve benzemediği için hücreye atılıyordu. 

Ben bunu fazla önemsemiyordum. Çünkü o sıralar ben de başka bir şeyle uğraşıyordum: insanlara fark ettirmeden onları değiştirmekle. Bazen yalnızca bir cümle yetiyordu. Bir garsona sürekli "Ellerin titriyor." dedim, üç haftaya kalmadan tepsiyi düşürmeye başladı çocuk. Komşum da öyle; "Evin rutubet kokuyor." deyip durdum, kadın sonunda duvarları kırdırdı, içinden hiçbir şey çıkmadı tabii. Belki de ilk çatlağı ben açtım, nem zaten oradaydı.

Ressamı da böyle bozduğumu düşünüyorum şimdi.

İlk denemem şakaydı yalnızca. Bir gece atölyesinde otururken yarım kalan tablolardan birini gösterip: "Bunu sen mi yaptın gerçekten?" diye sordum.

Sorunun içinde küçük bir zehir vardı. Önce anlamadı. Sonra gülmeye başladı. Sonra üç gün boyunca hiçbir şey çizemedi.

Dördüncü gün beni aradı. Sesinde uykusuz bir hayvanın hırıltısı vardı.

"Tuvalin başına geçiyorum." dedi, "ama sanki biri elimden tutuyor."

Bunu duyunca korkmam gerekirken hoşuma gitti. Ressamın sesindeki o hırıltıyı bir daha duymak istedim galiba. İçinden çıkan şey delilikti, düpedüz delilik, ama bana aitmiş gibi geliyordu.

Atölyesine daha sık gitmeye başladım. Duvarlarda yeni tablolar beliriyordu. Önce küçük şeyler değişti. Masadaki armutların içinde insan dişleri çıkıyordu. Pencere çizdiği yerlere mezar taşı konduruyordu. Sonra resimler tamamen başka bir şeye dönüştü. Tuvaldeki insanlar doğmadan çürümeye başlamış ceninlere benziyordu.

Bir gece onu yerde uyurken buldum. Elinde fırça değil bıçak vardı.

Uyandırınca telaşla tuvali örttü.

"Bakma." dedi. "Henüz beni suçlayamaz."

Tam çıkarken arkamdan şunu sordu:

"İnsan bir şeyi düşünerek yaratabilir mi?"

Omuz silktim. "Tanrı değilsen hayır."

O anda yüzünde tuhaf bir rahatlama gördüm. Sanki suçun sahibi bulunmuştu.

Sonraki haftalarda bana karşı değişti. Konuşurken gözlerimin içine fazla uzun bakıyordu. Sigara yakarken ellerime dikkat ediyor, sanki görünmez lekeler arıyordu. Bir keresinde aynaya bakıp: "Sen farklısın. Yüzünü sonradan takmış biri gibi görünmüyorsun." dedi.

Ben yine güldüm.

İşte o günlerden birinde, karşı apartmanın damındaki kediyi ilk kez gördük. Antenlerin arasında sıkışmıştı. İki karga çevresinde dolaşıyor, yaklaşınca geri sıçrıyorlardı. Ressam dakikalarca onları izledi.

"Bak." dedi sonunda, "hayvan bile deliliği tanıyor."

O sırada atölyenin köşesinde duran beyaz gömleğime boya damlıyordu. Ben umursamadım. O ise gömleğe uzun uzun baktı. Sonra tuvale döndü.

Ertesi gün cenin tablosunu yaptı. Önce kalbi çizdi. Sonra da bıçağı.

Bileklerini de tam o noktada kesti.

Fon siyah-beyazdı. Müziği ısrarla dinlemiyorduk. Karşıdaki evin damında iki karga tünedikleri antenlerin arasında durup ne yapacağını şaşırmış kedi ile dalga geçerken, Ressam "Bana o resimleri yaptıran sen misin?" diye sordu. Dudakları titriyordu. Ellerini ise ceplerinde saklamıştı. Henüz imzasını atmadığı tuvalde resmettiği ceninin kalbine sapladığı bıçakla az önce bileklerini kesmişti. Lakayt tavırlarımla çileden çıkan ressam saklamaya çalıştığı kanlı elleriyle yakama sarıldı. Kan içinde kalan beyaz gömleğim onu neşelendirdi. Takma olduğunu çok önceden fark ettiğim bıyığını sökünce altından başka bir bıyık daha çıktı. Kahkahalarının arasına kattığı cümlelerden yalnızca birini anlayabildim:

"Şimdi sen buna da mecaz dersin."

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle