Menu
MAĞARA ADAMI
Öykü • MAĞARA ADAMI

MAĞARA ADAMI

Her şey o kış gecesi olmuştu… 657’ye tabi devlet memuru Rüknettin Tellidere, zihninin en dip noktasına oyduğu karanlık mağarasında kendince yaşayıp giderken, “İnsan Sevme Sanatı” adlı kitaptan okudukları, aydınlığın müjdecisi olarak, düşünce ufkunun semalarında bir güneş gibi belirdi. Yüreği sevinçten bir hayli doldu taştı. Derin bir nefes aldı. Aldığı bu nefesle tüm hümanist yanları bahar yağmurunu görmüş başaklar gibi yeşillendi. Tüm insanlığa sevgiyle sarılmak istedi. Ancak tüm insanlığı yanı başında bulamayınca ayaklarının ucuna kıvrılmış, uyuşuk uyuşuk yatan Mırnav’ı kucakladı. Böyle bir duruma pek alışkın olmayan Mırnav, “Ne oluyoruz!” der gibisinden miyavladı.

Hayata karşı bir duruşu olan insanlardandı Rüknettin Tellidere. Ama bu duruşun başkalarından farklı olmasına elinden geldiğince özen gösterirdi. Bu yüzden etraftaki insanımsılarla – bu kendi tabiriydi - arasına sükûtun ve ilgisizliğin aşılmaz duvarlarını örer; bu duvarları aşmak isteyen kendini bilmezlere karşı, dilinin ucunda devinip duran sivri kelimeleri batırmaktan çekinmezdi. Gündelik meselelerin boğucu gürültüsünde birbirine laf yetiştirmeye çalışan, en bayağı sözlere bile küçük dilini göstere göstere, göbeğini hoplata hoplata gülen insanları gördükçe çileden çıkıyor, aradaki duvarların üzerine her gün bir iki tuğla daha koyuyordu. Bu yüzden kafasının içindeki mağaraya her geçen gün biraz daha gömülüyor, gece geç vakitlere dek okuduğu kitaplardaki ışıltılı kelimelerle bir mağara adamı gibi, taşlara kendince güzel şekiller çizmeye çalışıyordu.

Son zamanlarda sinirleri iyice bozulunca bir ruh doktoruna – bilerek psikolog demiyordu – gitmenin iyi olacağını düşündü. Doktor, insanın içine billur gibi akan sesiyle, “Sevin!” demişti. “ İnsanları, kuşları, ağaçları, her şeyi…” Daha sonra, sık sık uğradığı sahaflardan birisine uğramış, kitapları karıştırırken o kitaba rastlamıştı.

Kitabın kapağını kapattığında yüreği tüy gibi hafifledi. Tüm melan-kolilerini katlayıp arka cebine koydu. Bu bir işaret miydi mağaradan çıkmasını salık veren? Evet evet bir işaret, ilahi bir mesajdı bütün bunlar. “İnsanları, kuşları, ağaçları, her şeyi…” diye mırıldandı. O gece hayatının en tatlı uykusuna daldı.

Sabahleyin dışarı çıktığında, ışık yumaklarını oraya buraya düzenli bir şekilde asmıştı güneş. İçinde, uçmayı yeni öğrenmiş bir serçenin ürkek kanat çırpışları… İnsan denilen mahlûka tatlı bir dalgınlıkla baktı. Uzun zamandır dudaklarının kenarında saklanan tebessümler, utangaç çocuklar gibi yanaklarında belirmeye başladı. Tam kaldırıma adımını atmıştı ki tabakhaneye yüklü miktarda bağırsak döküntüsü yetiştirmekle meşgul bir taksi, yolun kenarındaki su birikintisine hız kesmeden daldı ve yeni ütülediği pantolonunun paçalarını su içinde bıraktı. Utangaç çocuklar yeniden dudaklarının kenarına saklandı. Dili karıncalandı. Dün akşamki düşünceleri aklına gelince dilinin eli böğründe kaldı. Başını “Ah bu insanlar…” diyerek sağa sola saldı. Yürüdü…

Bir arabanın yanından geçerken cama yapıştırılmış BU ARABADA DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ KULLANILIYOR yazısı gözüne ilişti. Arabası olmadığı için sevindi. Yüzünü kaşıdı. Evden aceleyle çıktığı için tıraş olmayı unutmuştu. Yol üzerindeki berbere girdi. Saç mı sakal mı?” diye sordu berber, erkekliğini tüm heybetiyle dışa vuran sesiyle. “Sakal lütfen…” dedi, gayet nazik. Berber sabunu köpürtürken, ben bu işleri tenezzülen yapıyorum, düşüncesinin bir belirtisi olarak kuru bir öksürük uçurttu. Usturayı zarif hareketlerle yüzünde dolaştırmaya başladı. Televizyonda haberler başlamıştı. Civelek bir sesle haber sunan kıza kulak verdi. Elli lira için bir taksiciyi bıçaklamışlar…  “Ne kadar kaba bu insanlar…” diye söylendi. Başını ümitsizce sağa sola sallamak isterken.. yüzünde bir yanma… İnsanoğluna birazcık acıyayım derken bir anlık dalgınlıkla yüzünde dolaşan usturayı unutmuştu.

Berberden çıktığında mesai başlamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Berberin yüzüne yapıştırdığı bandın kenarından incecik kan sızıyordu. Tam, yolun kenarındaki çam ağacının altından geçerken bağırsaklarını bozmuş bir serçe kafasının ortasına bol sulu bir şaka yaptı. Kan beynine sıçradı. Yumruğunu sıkıp gözleriyle dalların arasındaki münasebetsiz serçeyi aradı. Ah bir görseydi! Bir çakıl taşıyla işini bitirebilirdi. Ama hayır: “Kuşları, ağaçları…” diye mırıldandı. Sevecekti… Münasebetsiz bir serçeye yenilmemeliydi. Beynine sıçrayan kan tekrar damarlarına çekildi. Yüzüne bozuk bir tebessüm iliştirdi.

İşyerinde önce lavaboya girdi; üzerini temizledi. Yeni oturmuşken içeri giren bayan memurlardan birisi Rüknettin Tellidere’ye, müdürün çağırdığını söyledi. Olacakları önceden sezinledi. İçine bir korku çöreklendi.

İçeri girer girmez müdür, yüzüne tepeleme bir bakış fırlattı; kırmızıyı görmüş boğalar koşuyordu gözlerinin içinde. Rüknettin, bu bakışlar karşısında eridi; küçüldü küçüldü. Müdür ise büyüdükçe büyüdü; devasa bir yaratığa dönüştü.

“Rük-net-tin!” dedi, parmağını tabanca gibi uzatarak. Sinirlenince hep böyle kesik kesik konuşurdu.

“Yi-ne geç kal-dın! Ar-tık ye-ter! Bu se-fer hak-kın-da tu-ta-nak tu-tul-du! İ-da-ri ce-za-ya ha-zır-lan! Çık dı-şa-rı!!!”

Yutkundu… Boğaların acımasız boynuz darbesine maruz kalan düşünceleri, avaz avaz can çekişiyordu. Sendeledi…  Nereye bastığını bilmezcesine dışarı çıktı. Tekrar yerine oturdu. Masasına geveze insanımsılardan birisi yaklaştı. Elinde tuttuğu zarfı her zamanki gibi Rüknettin Tellidere’ye uzattı. Zarfı açtı. Ödenmeyen kredi kartı borçlarından dolayı evine yine haciz gelecekti. İçinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Masanın başında dikilirken çaktırmadan yazıyı okuyan insanımsı “Artık bir kilo tatlını yeriz herhalde!” dedi sırıtarak.

Bir anda içindeki tüm hümanist duygulara bıçak çekti. Beyninin küflü mahzenlerindeki gün ışığı görmemiş hakaretlerin zembereğini boşalttı.

“Sen……………………………………………………………………………………………………………………………………….” dedi.“Senin………………………………………………………………………………………………………………………………………” dedi.

Rahatladı… Yalınlaştı…

Tüm gemilerini yakmış bir vaziyette ayağa kalktı. Zarfı eline alarak itiraz etmek için maliyenin yolunu tuttu. Yürürken “Hümanizmmiş, pehh!..” diye söyleniyordu.

İSMAİL

1983, Kayseri-Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005’te mezun oldu. Öyküleri Muhayyel, İtibar, Post Öykü, Aşkar, Temmuz, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yumuşak G dergilerinde yayınlandı.Eserleri:Öykü: Gergin Bir Yay(2014), Sonrası(2015), Deliliğin Evrensel Tarihi(2019)Roman: Ölüm Kadar Güzel(2017)...

Diğer Yazıları