Menu
KARA GÜN
Öykü • KARA GÜN

KARA GÜN

Kara bulutlar, o kara gün de, bile isteye, karalığını göstere göstere, tüm azametiyle ve acımasızlığıyla yerleşti dağının eteğine.

Sanki yıllardır burada duruyorlarmış gibi. Hiç gitmeye niyetleri yokmuş gibi öylece kurşun gibi çöküp kaldılar.

Gök çatırdadı. Sarsaklığını üzerinden savdı.

Çatıldı kaşları.

Bulutların arasından metalik bir şimşek dokundu boşluğa.

Ağızsız kuyulardan inlemeler duyuldu.

Dağın gölgesi, bir zulüm gibi çöktü yamacın beline.

Rüzgar, kara yüzlü bir çobanın sakallarını yoldu.

Keçiler huysuzlandı. Boynuzlarıyla derin ve iyileşmez yaralar açtılar bedenlerine. En yaralı keçi, yüksek bir yamaçtan bıraktı kendini.

Çoban, yolunan yüzüne siper etti kolunu. Sürüyü çevirdi.

Köpek kudurmuştu. Zapt edemedi sürüyü. Ama kaçmadı.

Uğursuz ve kör bir bilinmeyiş toprağın ciğerlerine doldu, onu kabarttı, sonra taşları yerinden oynatacakmış gibi sarsarak yerine koydu.

 


  • Çalışacaklar kardeşim! Eşek gibi çalışacaklar! Bu coğrafya zor ve başka çareleri yok! Ya göç edip gidecekler, ya da bizim istediğimiz gibi çalışacaklar!


 

  • Haklısınız, Bülent Bey. Katılıyorum size. Bir ekmek parası, bir de sigorta bunların dertleri. Şöyle bir anlaşmaya varalım diyorum ben: Şartları öne sürerek işi bırakmak isteyen işçiye bir iki sene kendi aramızda iş vermeyelim. Bak bakalım mırın kırın yapabilecekler mi?


 

  • Doğru söylüyorsun Rafet Bey. Bunların eline fazla koz vermeyeceksin! Yoksa tepene çıkıyorlar.






Çobanın sakalları yolunmuştu.

Yüzü çıplaktı, yanıyordu. Keçiler yaralıydı. Köpek kudurmuştu.

Çobanın keçileri sürdüğü ırmak delice çağlıyordu.

Yaklaşamadılar…

Sular, bir kayaya şiddetle çarparak, asitli köpüklerin arasından insan siluetleri fırlatıyordu. Balıklar, yengeçler, su yılanları, kurbağalar soluyarak karaya atıldılar.

Hepsi dayanamıyor, hemen ölüyordu.

Ölüm, nefesini karaya bulaştırmıştı. Çoban, sürüyü delice sürdü.

Ovaya, geniş ovaya…

Toprak bölünüyor; ışıksız, nefessiz, kör, kara bir kuyu. Telaş, bütün bedenleri sırayla, acımasızca sınıyor. Hemen yerini korkuya bırakıyor. Korkuyla panikleyen bedenler, doğru bildikleriyle yanlış bildiklerinin yerini karıştırıyor. Bir isyan peydahlanıyor. Sular köpürerek, haykırarak dağılıyor, yayılıyor, yakıyor ayakları. Kaçışmalar… Kara yüzlerin içinden fırlamış insan hikayeleri. Dudakların nemli havadan tutup yakaladığı dualar… Kimilerinin o an içine doğan kayboluştan kaçmak isteyişleri… Titreyen, nefesini kaybetmiş yitik, isli, fersiz sesler. ‘’Neredesiniz? Arkadaşlar!’’ Gün ışığı yok… Ayaklarına değen ıslaklık… Onca debdebenin, karmaşanın, kargaşanın arasında, her birinin kulaklarına fısıldanan kelimeler. Kaçışmalar…



Yer sarsıldı.

Toprak oynaştı.

Diplerden, ağızsız kuyulardan gelen sesler giderek çoğaldı.

Keçiler soluk soluğa çöktüler ovaya. Köpek en gerideydi.

Bir göçmen kuşun yüreği patladı.

Yer altından bir köstebek, paramparça zor attı kendini dışarı.

Gök koyulaştı.

Rüzgar, acıklı bir şarkı tutturdu diline.

Çoban, şaşırmış bakınıyor, dinliyordu; boğum boğum sesleri… Sesler bulanık, çamurluydu.

Ayaklarını bir mıknatıs gibi toprağa çeken kuvveti tanımlayamadı çoban. Adım atamaz oldu.

Toprak titremeye başladı.

Uzak coğrafyalarda insanların dilleri tutuldu. Yürekleri kabardı. Nabızları atmaz oldu. Gözleri karardı.

Sabırsızlıkla ders zilinin çalmasını bekliyor, gözü saatte. İçi içine sığmıyor… Ablasıyla beraber babasına hazırladıkları sürpriz doğum günü partisinin ayrıntılarını gözden geçiriyor. Hanidir biriktirdikleri harçlıklarıyla alacakları doğum günü pastasını düşünüyor. Mumları üfleyecek, sarılıp babasına, sımsıkı ’’İyi ki doğdun baba. İyi ki varsın!’’ diyecek. Babasının, halasıyla konuşmalarını duyuşu geliyor aklına. ‘’O kuyudan, on beş güne kadar cenazemi çıkarırsınız’’ deyişini… Annesinin, temizliğe gittiği paralardan arttırarak kocasına aldığı beyaz gömleği… Okul paydos zili çalıyor. Heyecanla ablasıyla buluşuyorlar. İkisinin de yüzlerinde tamamlanmamış bir erinç!

Ovaya deli bir yağmur indi.

Bilinmez bir gölge kapladı ortalığı.

Azrail’in rüzgarı, kimilerinin ciğerlerine doldu. Boğuk insan sesleri, hayvan sesleri toprağın kulağını kopardı.

Keçiler de yitirmişti akıllarını artık.

Metalik bir şimşek bir süre apaydın etti görüntüyü. Toprak zangırdadı. Çamurlu toprak kabardı.

Bir heyelan, bir çökme, bir yer altı hortumu ovada koca bir delik açtı. Çukur, ağızsız kuyuları içine aldı. Oluşan çukurdan patlayan sular, kara bulutların ucunu yalayıp geri döndü. Sular yağmura karıştı. Tekrar çukura doldu.

Çoban, sırtından süzülen soğuk terlerle dizlerinin üzerine düştü. Çökmeden gelen boğum boğum sesler kulak zarını patlattı. Kulağından akan kan, çamurlu bedeninde bir yol açtı.

Çobanın deli köpeği, bir ağıt yükseltti göğe. Uludu. Küfretti. Böğürdü. Ağladı.

Çukur, birçok keçiyi içine aldı, boğdu…

Sular yükseliyor, korku tırmanıyor, bedenlerine sızan terleri suya karışıyor. Balçığa gömülen çizmeleri daha ağırlaşıyor. Adımlar daha zor atılıyor. Kaçışmalar… Panik. ‘’Arkadaşlar! Neredesiniz? Heeyy!’’ Üç samimi arkadaş… Kalbi küt küt atıyor. Arkadaşları… Diğer iki arkadaşına sesleniyor, ağlamaklı… ‘’Heeyy! Bu tarafa gelin! Buraya…’’ Sular yükseliyor. Arkadaşlarını bulsa… Kaçışmalar… Arkadaşları… Kurtulanlar… Üç ses havada çarpışıyor ve ağırlaşan yapışkan ayaklar aynı noktada buluşuyor. Bir tanesi ben biliyordum diyor. Böyle olacağını biliyordum. Sular yükseliyor. Umutlar tükeniyor. Azrail’in rüzgarı kör kuyuda şimdi… Üç arkadaş, üç koca yürek, üç baba… Sımsıkı sarılıyorlar… Sımsıkı sarılıyorlar ölüme! Sonra… Sonrası yok. Görüntü silikleşiyor. Yürekleri sıkışıyor… Biliyordum diyene malum oluyor…

Karanlık, son koyuluğuna ulaştırdı kendini…

Ortalığı akıl almaz bir sessizlik bürüdü…

Diğer Yazıları