Menu
KADEH
Öykü • KADEH

KADEH

Zaman yüzünü çizgisiz bırakmıştı.

Hangi doktora görünse onu kapı dışarı etti. “Yüzünüzde bir anormallik yok,” dediler. “Belki yorgunluk, belki ışık.” Ama o biliyordu. Aynaya her baktığında, alnında, yanaklarında, göz kenarlarında olması gereken çizgilerin yokluğunu görüyordu. Sanki biri zamanı onun yüzünden silmiş, geriye sadece pürüzsüz, tanımsız bir yüzey bırakmıştı. Vesikalık resmini değiştirmek üzere başvurduğu nüfus dairesinde, memur ekrana uzun uzun baktı, sonra başını kaldırıp soğuk bir sesle konuştu:

“Sistemdeki kayda göre siz yıllar önce vefat etmişsiniz. Yeni vesikalık basılamaz.”

O gün dışarı çıktığında avuçlarına baktı. Çizgiler hâlâ oradaydı. Hayat çizgisi, akıl çizgisi, kalp çizgisi… Hepsi yerli yerinde, derin ve net. Yüzünde zaman yoktu ama avucunda hâlâ vardı. Bu çelişki onu daha da rahatsız etti.

Bir arkadaşı askere uğurlamak için gittiği şehirlerarası otobüs terminalinde, Cesur Turizm’in yarı karanlık peronunda onu gördü. Uzak bir kasabaya göçüyordu. Elinde küçük bir valiz, sırtında yıpranmış bir mont. Yüzünde beyaz kâğıt gibi ince, neredeyse saydam bir maske vardı. Konuşurken maskenin altından boğuk bir ses geliyordu.

Bana avucundaki çizgileri gösterdi.

“Onlar hâlâ mevcut,” dedi.

Ben bir şey diyemedim. Sadece, her nedense, “Hayırlı yolculuklar,” dedim.

Suratını kaplayan beyaz kâğıt misali maskeden başka bir ses çıkmadı. Otobüs hareket etmeden hemen önce gökyüzünü işaret etti. Bulutlar o anda garip bir şekil almıştı.

“Kadeh kaderle doluyor,” dedi.

Sonra otobüse bindi, kapı kapandı, egzoz dumanı içinde kayboldu.

Ne demek istediğini ancak on yıl sonra anlayabilecektim.
Bir kertenkelenin yardımıyla.

On yıl geçmişti.

Yaz sıcağı şehri kavuruyordu. Eski bir mahallenin arka sokaklarında, harabeye dönmüş bir çeşmenin başında oturuyordum. Çeşmenin taşı çatlamış, musluğu çoktan kopmuş, yalağı toprak ve yabani otlarla dolmuştu. Gölge diye bir şey kalmamıştı. Ter alnımdan damlıyor, gömleğim sırtıma yapışıyordu.

Taşların arasından ince, yeşilimsi bir kertenkele çıktı. Duvarın çatlamış sıvası üzerinde zikzaklar çizerek ilerledi. Bir an durdu. Kuyruğunu yavaşça sağa sola oynattı. Bakışlarımı takip ettiğini sandım. Sonra kuyruğunu biraz daha sertçe salladı.

Sıva döküldü.

Altından soluk, neredeyse silinmiş eski bir yazı belirdi:

“İnsan içebildiği kadar kader taşır.”

Yazının devamı kırılmıştı. Sadece birkaç harf kalmıştı: “…dolmadan içme…” ya da belki “…dolunca bırak…” Okunmuyordu.

Tam o sırada başımı kaldırdım.

Bulutlar, yıllar önce terminalde gördüğüm şekli almıştı. Ters çevrilmiş bir kadeh. Ağzı aşağıda, kasesi yukarıda. İçine yavaş yavaş kararan bir gökyüzü doluyordu. Güneş arkada kalmış, bulutların kenarları kızılımsı bir hale almıştı. Sanki kadeh, gökyüzünün kendisinden şarap çekiyordu.

O gün anladım.

Kadeh hiçbir zaman gökten inmiyordu.

İnsan doğduğu anda eline boş bir kadeh veriliyordu. Şeffaf, görünmez, ama avuçlarının tam ortasında duran bir kadeh. Çocukken onu fark etmiyorduk. Büyüdükçe, sevinçleri, pişmanlıkları, karşılaşmaları, ayrılıkları, küçük zaferleri ve büyük yenilgileri damla damla içine akıtıyorduk. Biz seçtiğimizi sanıyorduk. Oysa kadeh çoktan dolmaya başlamıştı. Biz yalnızca onu ne zaman dudaklarımıza götüreceğimizi, ne zaman bir yudum alacağımızı, ne zaman yere bırakacağımızı belirleyebiliyorduk.

Kertenkele çoktan gitmişti.

Duvarın üzerinde yalnızca dökülmüş sıvanın ince tozu kalmıştı. Rüzgâr o tozu alıp götürdü. Yazı yine kayboldu. Ama ben artık onu unutmayacaktım.

Eve döndüm.

Nüfus cüzdanımı çekmeceden çıkardım. Fotoğraftaki yüze uzun uzun baktım. O yüz bana ait değildi. Çizgisizdi, tanıdık değildi, sanki başka birinin vesikalığı yanlışlıkla benim cüzdanıma yapıştırılmıştı. Avucuma baktım. Çizgilerimin bir kısmı silinmişti. Hayat çizgisi yarıda kesilmiş, kalp çizgisi incelmiş, akıl çizgisi neredeyse kaybolmuştu. Sanki kadeh doldukça avuçlarımdaki harita da siliniyordu.

Gökyüzüne baktım.

Bulutlar dağılmıştı.

Ama kadeh dolmuştu.

O geceden sonra her şey değişti.

Sabahları uyanır uyanmaz avuçlarıma bakıyordum. Her geçen gün biraz daha fazla çizgi kayboluyordu. Yüzüm hâlâ çizgisizdi; zaman ona dokunmuyordu. Ama avuçlarım yaşlanıyordu, daha doğrusu boşalıyordu. Bir gün sol avucumun ortasında, tam kadehin durduğu yerde, küçük bir çukur belirdi. Parmaklarımla yokladığımda serin ve pürüzsüzdü. İçine su doldurdum, su hemen kayboldu. İçine toprak koydum, toprak buharlaştı. İçine bir damla mürekkep damlattım; mürekkep avucumun derinliklerine çekildi ve kayboldu.

Anladım ki kadeh artık sadece metafor değildi.

Gerçekten oradaydı.

Haftalarca o harabe çeşmenin başına gittim. Kertenkeleyi bekledim. Bir daha gelmedi. Ama her gidişimde sıvanın biraz daha döküldüğünü, yazının biraz daha okunur hâle geldiğini fark ettim. Bir gün, öğle sıcağında, yazının tamamını okuyabildim:

“İnsan içebildiği kadar kader taşır.
Kadeh dolmadan içen susuz kalır.
Kadeh taşınca içen boğulur.
En bilgesi, kadehi doluya yakınken yere bırakandır.”

Yazının altında küçük bir imza vardı. Okunmuyordu. Sadece bir harf: K.

O gece rüyamda terminaldeki adamı gördüm. Maskesi yoktu. Yüzü benim yüzüme benziyordu; çizgisizdi. Avucunu açtı. İçinde küçük, kristal bir kadeh vardı. Kadeh yarıya kadar koyu bir sıvıyla doluydu.

“Senin kadehinin rengi ne?” diye sordu.

Cevap veremedim.

Uyandığımda avucumdaki çukur biraz daha derinleşmişti.

Artık sokakta yürürken insanların avuçlarına bakıyordum. Bazılarının çizgileri derin ve netti; kadehleri henüz dolmamıştı. Bazılarının avuçları neredeyse dümdüzdü; kadehleri çoktan taşmış, fazlası toprağa dökülmüştü. Bir kadının avucunda çizgi yerine küçük bir çatlak gördüm. Göz göze geldik. Kadın gülümsedi, başını salladı ve yürüyüp gitti. Sanki “Ben de biliyorum,” demişti.

Bir akşam, aynı harabe çeşmenin başında, gökyüzü yine kadeh şeklini aldı. Bu sefer kadeh dimdik duruyordu. İçine yıldızlar doluyordu. Birer birer. Yavaş yavaş.

Avucumdaki çukura baktım.

İçinde, çok uzaktan gelen bir ışık titriyordu.

Kadeh dolmak üzereydi.

O gece eve döndüğümde nüfus cüzdanımı tekrar çıkardım. Fotoğraftaki yüz artık tamamen silinmişti. Sadece beyaz bir leke kalmıştı. Avuçlarıma baktım. Çizgilerden neredeyse hiç eser yoktu. Sadece ortadaki çukur, derin ve emin duruyordu.

Gökyüzüne baktım.

Bulutlar yoktu.

Yıldızlar bir kadehin içinde toplanmış gibi parlıyordu.

Kadeh dolmuştu.

Ben hâlâ içmemiştim.

Yere bırakıp bırakmayacağımı ise henüz bilmiyordum.

SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle