Menu
MEHMET NARLI İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • MEHMET NARLI İLE SÖYLEŞİ

MEHMET NARLI İLE SÖYLEŞİ

Önce yeni çıkan şiir kitabınızla başlamak istiyorum: “Yaşamaklar İçinde Bana Düşen”, altıncı şiir kitabınız. Şiire akademik olarak vakıf olmak pratiğiyle meşgul olurken hangi avantajlar ve dezavantajlara sahipsiniz. Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz. Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde/İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak” ile "İlmsüz şi'r esâsı yok dîvâr kimi olur ve esâssuz dîvâr gayet de bî-itibâr olur" sözleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? 

  2025 sonunda yayımlanan Edebiyat Dükkânı adlı kitabıma “Hepsi Birden Olmuyor mu” başlıklı bir önsöz koymuştum. Çünkü hemen hemen bütün söyleşilerde, edebiyat buluşmalarında akademisyenliğim, eleştirmenliğim ve şairliğim söz konusu ediliyor. Benim gibilerine, kimilerinin, bugünün edebiyatıyla da ilgilenen bir akademisyen, kimilerinin kuramsal ve uygulamalı eleştiriler yazan bir eleştirmen, kimilerinin de şair kimliklerini uygun gördüklerini elbette biliyorum. Daha ilginci söyleyeyim: Akademisyenler beni şairliğe doğru, şairler, eleştirmenliğe doğru itiyor. Halbuki ben, akademi, edebiyat eleştiri ve şiir… hangi bağlamda oradaysak o konuşulsun isterim ama öyle olmuyor. Yanlış anlaşılmasın hangi niteleme ile anılırsam anılayım, onur verici. Ama akademisyen, eleştirmen, şair kimliklerinin aslında tek bir kimlik olarak görülemediğini de üzülerek belirtmek zorundayım

Akademinin şiiri beslediğini söylemek isterdim ama emin değilim. Edebiyatın seyrini, öne çıkanlarını, tartışmalarını bilmek, şiirin iyileşmesine, şairin özgünleşmesine pek katkı sağlamıyor gibi geliyor. Hatta nakille, tekrarla ve metinsiz bir eğitimle tıkanan akademinin, edebiyat eğitimine zarar verdiği gibi şiire de zarar verdiğini söyleyebilirim. Ama şairliğin ve şiirin edebiyat eğitimine renk, incelik ve dikkat kattığını rahatlıkla söyleyebilirim. 

Fuzûlî efendimizim söylediklerinin birinci kısmına gelince: Evet, bütün bilmelerin, eylemelerin yönü insana ve hakikate yani aşka dönük değilse “kıyl ü kâl”dir. Hareket ve bilgi insan kalmanın şartıdır ama ilmin hedefi insanlaşmak yani beşerden insana doğru akan varlığımızı bilinçle kavratmak değilse, evrende bize yarılan yeri ve o yerin anlamını duyurmuyorsa “kıyl ü kâl”dir.  “İlmsüz şi'r esâsı yok dîvâr kimi olur” sözü, anlamın/özün kendini gösterdiği biçimden ayrılamazlığını ifade eder. Şiir, varlığın yaratılışına ve sürekliliğine katılmaktır; dilin büyük hafızası içinde bir koza örmektir.  Varlığın evi olan dilden kopanın, dilin perdelerini kaldıramayanın yani göstergeleri okuyamayanın, aklın, tecessüsüsün, duyarlığın, tecrübenin nasıl bir düşünsel sistem içinde oluştuğunu kavrayamayanın, varlıkların birbirleriyle ilişkilerinden doğan gerçekliklerin farkında olmayan kişinin gerçek şiiri ulaşma imkânı yoktur. Yani ilmi olmayanın eylemi tekinsizdir. 


Kendi şiirlerinize bir okur olarak baktığınızda, başka bir Mehmet Narlı'nın yazdığı şiiri okur gibi okuyabiliyor musunuz? Şair, kendi metninin okuru olmayı başarabilir mi?


Kendi şiirimi asla ezberleyemem ama sık okurum. Bazen bir dergideki şiirimi okurken başka birinin şiiri imiş gibi okumaya çalıştığım olmuştur ama asla başaramamışımdır. Hani derler ya bir şiir yayımlandıktan sonra artık şairin değil okurundur diye. Okurun, şairden uzakta anlam üretme hakkını teslim ederim ama bir şiir, ne olursa olsun, daima şairinindir ve şair, kendi metninin okuru olmayı başarmak bir tarafa kendi şiirinin okuru olmaktan kurtulamaz.  İzin verirsen bir şairin sürekli olarak kendini okumasını hatta başkasını da kendisi olarak okumasını biraz kuramsal bir düzleme çekeceğim. 

Cahit Zarifoğlu “en çok okuduğum şair Cahit Zarifoğlu’dur” derken sanırım başka şiirleri değil de sadece kitaplarından veya dergilerden kendi şiir metinlerini okuduğunu kastetmiyordu; bir şairin asla kendinden çıkamayacağını hatta başkasına giderken de kendisi olarak gittiğini işaret ediyordu. Çünkü her şiirdeki imgesel yaşantının kökleri, şairin olan bir yaşantıda ve bilgidedir.  Bilgi, yaşantı ve duyarlığı içinde, üretim ve hareket yeteneği kazanmış olan şairin bilinci dilde farklı bir kök salarak imgeye dönüşür. Şairin bilinci, imge sürecinde, bir kendindenlik ve bağımsızlık kazanır. Bachelard, “imge, yalınlığı içinde bilgiye gereksinim duymaz” derken, imgenin bilgiyi temsil etmediğini, bilincin içinde oluşan yeni bir dil olduğunu söylüyordu bu yeni dil, bilgi ve pratik yaşanırlık açısından anormal olsa da şairin dilidir ve şair kendi şiirini ve başkasının şiirini bu dil içinde görür duyar. İmgenin şiirsel formu dilde farklı bir kök salan bilincin çocuğudur. 

Şiirlerinizde hafıza, zaman, ölüm, yalnızlık ve şehir gibi izleklerin farklı biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. Bu temalar sizin için bilinçli olarak dönüp dolaştığınız meseleler mi, yoksa şiir yazarken kendiliğinden oluşan bir poetik sürekliliğin sonucu mu?

“Hafıza, zaman, ölüm, yalnızlık ve şehir” şeklinde sıraladınız ya birden başka ne var ki diyesim geldi. Bunlar, bilinçli olarak dönüp dolaştığım meseleler mi diyorsun. Evet diyebilirim ama bu bilinç, pratik veya ideolojik yaşantı veya düşünceleri şiirsel söze dökmek için çabalayan bir bilinç değil. Böyle bir bilinç, zorlar, ukala olur. Oysa evet dediğim bilinç, hafızayı, zamanı, mekânı, aşkı ve yalnızlığı, yaşamayı ve ölümü, şairin kişiliğine sindiren bir bilinçtir.   Cahit Zarifoğlu geldi aklıma yine, şairin bilinci “insanca ve artistçe”dir. İnsanca olan, şairin insan olarak hayata dalış ve orada yüzüş sürecini kendi duyarlık merkezinde yaşaması ve daima saflığa, merhamete, aşka, masumluğa ve mahzunluğa doğru açılmasıdır. Artistçe olan, mekânın insanın ve zamanın muğlak dili olan imgeler ormanına dalmak; düşsel gerçekliği, dilini milletinin diline değdirerek tatmaktır. Artistçe olan, insanca olanın formudur.

İlk şiir kitabınız “Çiçekler Satılmasın” 1988’de yayınlandı. Şiirinizde yıllar içinde değişen şey ile değişmeden kalan şey nedir? Bugün yeniden şiir yazmaya başlayan genç Mehmet Narlı ile bugünkü Mehmet Narlı aynı meselelerin peşinden mi giderdi, yoksa artık başka bir şiirin peşinde misiniz?

Bir şairin ilk şiirinden son şiirine akan çok sayıda su kanalcıkları vardır. Bunların bir kısmı kurur bir kısmı akmaya devam eder bir kısmı da akıntısı daha yüksek nehirlere karışır. Mesela ilk şiirde de son şiirde de şair, dilin içine yeni bir form yerleştirmek ister.  İlk şiirde de son şiirde de şair “dile sarılarak” hayatın içine salınır. İlerledikçe daha çok bir dil oyununa benzeyen şeyin kendisini dönüştürdüğünü fark eder. Fark eder ki ilgileri, sezişleri, keşifleri, görülmeyişleri, acıları ile dilin içinde bir yurt kurmaya başlamıştır daha ötesi dilden başka yurdu da kalmamıştır. İlk zamanlarda şairlere benzemeye çalışmak sanırım bir statü arayışı idi. Sonraları anlıyorsun ki benzemeye çalışmak şiire de şaire de anlamsız bir yüktür. İlk zamanlarda şiirde söylemek istediklerimin anlaşılması için şiiri zorlardım; Şimdi şiirin sesiyle, görselliğiyle, anlamıyla tek bir varlık olduğunu, evrendeki biçimlerden bir biçim olduğunu biliyorum. Gerçeklik anlayışım değişti, gerçek sadece olan biten, mantıklı dizgesi olan, ideolojik veya olgusal izlenebilirliği olan değildir. Nerval’in, dediği gibi insan imgeleminin, bu dünyada ya da başka bir dünyada, gerçek olmayan bir şey yarattığını sanmıyorum. Yani, şiirsel olan gerçek olmayanı yaratmaz, gerçeğin derinliğini ve sonsuzluğunu, ele geçirilemeyen anlamın çoğulluğunu işaret eder. Bunu başaran şiir biriciktir, Biriciklik, ontolojik özgünlükle bağ kurmaktır.  Şair, biçim olarak da anlam üretimi olarak da kültürel, siyasal, düşünsel, bilimsel hatta poetik ortamlar içindedir.  Diğer taraftan şiir üreten kişi bütün bunların hem ortağı hem süreği hem eleştirmeni hem de yenileyicisidir. Şair, toplumsal dil ve anlam içinde kendi biricikliğini kaybedecek kadar erimiş olsa da kendi biricikliğini toplumsal olanın önüne veya üzerine taşısa da bu gerçek değişmez.  

Şimdi Çoğul Açı adlı kitabınızla ilgili sormak istiyorum: “Çoğul Açı”, alt başlığının da ifadesiyle bir teklif içeriyor: “Bir şiir çözümleme kuramına ve yöntemine doğru”. Bu öneriyi bir boşluğa binaen mi geliştirdiniz?

“Boşluğu doldurmak istedim” demek istemem çünkü gereksiz bir abartı olur. Ama Çoğul Açı, bir yöntem önerisi olduğuna göre bazı gerekçelere de sahiptir.  Kitabın önsözünde dediğim gibi özellikle akademik edebiyat eğitiminde genellikle “şekil ve muhteva” tespitine, kimi zaman şairin ideolojik kimliğinin ispatına yönelen, sözü edilen ama aslında kuramsal derinliği anlaşılmayan basitçe kalıplaştırılmış yöntemlerle ilerleyen “şiir tahlil” alışkanlıklarının değişmesine yardımcı olmayı umuyorum.  Çünkü şiir tahlili denilen bu yaklaşımlar, her bir metnin her okuma zamanında yeniden açıldığı, okurun muhatap olacağı şeyin nakledilen hazır bir anlam olmadığı, metnin olduğu gibi okurun da dinamik bir çoğulluk içinde bulunduğu konularında bir etkide veya yönlendirmede bulunamıyorlar. Daha da önemlisi bu yaklaşımlarla, şiirsel tekniklerin, ifadelerin, terim ve kavramların, klişe tanımlarla değil çok boyutlu ilişkiler ağı içindeki açıklamalarla kavranabileceği, bütün sistemleri ile şiirin tek bir yapı olduğu fark edilemez. Çoğul Açı ile her şiir metninin aslında okurda bir simgesel, imgesel ve toplam bir dilsel bellek oluşturması gerektiğini, ayrıca metin üretimlerinde böyle bir belleğin, üretici güç olarak daima devrede olduğunu göstermek istiyorum. 

Çoğul Açı, şiiri tek bir yöntem ya da kuramsal çerçeveden bakmak yerine farklı açılardan yaklaşmayı öneriyor. Bir şiiri yalnızca “ne söylediği” üzerinden okumak neden yetersiz kalır? Sizce bir şiiri “çoğul” biçimde okumak, eleştirmenin kendi bakış açısının sınırlarını aşmasını nasıl mümkün kılar?

Evet doğru, Çoğul Açı yöntemi, metni, klişeleşmiş tahlil terimlerine ve tekil bir kuramın sınırlarına hapsetmeden, farklı kuramsal ve tarihsel bakışların bir aradalığıyla incelemeyi amaçlıyor. Şiirin ne söylediğini anlamayı asla yadsımıyorum; ama bir şiiri sadece “ne söylediği” üzerinden okumak, kör bir okumadır. Hatta sadece ne söylediği üzerinden okumak değil şiiri sadece herhangi “bir tek şey” üzerinden okumak da metin çözümlemenin asıl amacı olan dinamik anlam üretmeye imkânsız kılar. “Sizce bir şiiri “çoğul” biçimde okumak, eleştirmenin kendi bakış açısının sınırlarını aşmasını nasıl mümkün kılar?” şeklindeki sorunuz aslında Çoğul Açı’nın tam merkezindeki çabayı işaret ediyor. Evet mümkün kılar çünkü Çoğul Açı, temel olarak, eleştirmenin/çözümleyicinin/okurun, açıklamacı, klişeleşmiş estetikçi ve yapısalcı bir yöntem dayatmasının indirgemeci tekilliğinden kurtulmasını önerir. Bu öneriyi deneyimleyip özümseyen eleştirmen, kuramsal, tarihsel, kültürel, ideolojik bakış açılarının ve çeşitli eleştiri yöntemlerinin birikim olarak bir aradalığına dayanan çok katmanlı bir okuma/çözümleme pratiğine yönelir. Bir ölçüde kendine özgü kavramlar oluşturabilmeyi deneyimler ve metnin anlam üretme kanallarının nasıl oluştuğuna yönelir. Böylece bir yandan anlam üreten bir yapı olarak metni çoğullaştırırken bir yandan da anlam üretmeyi deneyimler.  

Kitap boyunca ele aldığınız şiirleri nasıl seçtiniz? Nazım Hikmet’in “Salkımsöğüt” şiirine niçin özel bir önem verdiniz?

“En iyi şiirleri seçtim” gibi bir gerekçe sunmak çok anlamlı olmaz hatta “sevdiğim şiirleri seçtim” demek daha gerçekçi olur. Ama her iki gerekçenin de herkes tarafından kabul edilebilirliği imkânsız. İyi şiir de sevilen şiir de nitekim öznel bir yorumdur. Çözümlemek istediğim şiirleri seçtim diyebilirim. Ama şunu belirtmem gerekir sanki: Çoğul Açı olarak adlandırdığım yöntem bir şiirin bütün sistemlerinin ve dış bağlamının bütünlüklü olarak çözümlenmesini zorunlu koşmuyor. Bütünlüklü bir çözüm yapılacaksa bunun yönteminin ne olacağını, yöntem ile kuram arasındaki zorunlu bağlantıyı göstermek istiyor. Bir çözümleyici, bir şiiri, görsel sistemi açısından veya anlam sistemi açısından başka bir çözümleyici de örneğin şiiri, söyleyen özne ve söylenilen varlıklar açısından çözümleyebilir. Bu bağlamda yöntem deyim yerindeyse modüler niteliğe sahip.  Fakat çözümlenin tutarlı, anlam üretmeye açık hatta özgün olması için seçilen sistemin kuramsal bilgisinin özümsenmesi ön koşuldur. 

Seçtiğim şiirlerin her birini yöntemin bir boyutuyla çözümlemeyi bir şiire de yöntemi bütüncül olarak uygulamayı planlamıştım. Salkımsöğüt şiiri, yeni Türk şiirinde ses biçim ve görsellik açısından yenilikler içeren öncü şiirlerden biridir. O yüzden bütüncül uygulama için onu seçmeyi uygun buldum. 

Bugün özellikle sosyal medyanın etkisiyle edebî metinler hızla tüketiliyor; şiir ise çoğu zaman tek bir dizeye, hatta tek bir imgeye indirgeniyor. Çoğul Açı’nın okuma anlayışı, bu hızlı ve parçalı okuma kültürüne karşı bize nasıl bir imkân sunabilir?

Doğrudur; dijital yaşama ya da sürüklenme biçimleri, insanı sonsuz bilgi ağlarına maruz bırakıyor; maruz kalan insanın hafızası ve bilinci sönümleniyor dolayısıyla bilgiyi örgütleyemiyor, aidiyetini, yerindeliğini koruyamıyor. Chul Han’ın Enformasyon tsunamisi dediği duruma uzun süre maruz kalanın çoğul anlamlar üretmesi beklenemez. Çünkü Dijital bilgi ve nesne akışı, hemen ulaşılabilecekmiş gibi şurada duran istek ve arzular sunar. Bu sunumu, karmaşıklığı, çelişikliği, sınırsızlığı örtükleştiren anlık görseller ve minimal anlatılarla yapar. Elbette bu akış, Çoğul Açı’nın merkezinde yer alan anlamın nasıl üretildiğini deneyimlemek ve anlam üretmek amaca ters istikamette. Ama dünya yuvarlak ise ters istikametlere gidenler de bir yerde karşılaşacaklar. Bu karşılaşmanın  neyi doğuracağını şimdiden  belirlemek  pek mümkün değil. 

Çoğul Açı’dan hareketle geleceğin edebiyat eleştirisini düşündüğünüzde, tek bir doğru okuma iddiasından uzaklaşan, farklı yorumları yan yana getiren bir eleştiri kültürü mü gelişecek? Yoksa çoğul okuma, zamanla “her yorumun eşit derecede geçerli olduğu” bir relativizme dönüşme tehlikesi taşıyor mu?

Anlamın tekilliği, pratik ilişkilerin, ideolojik sistemlerin güvenliği için çok çok önemlidir. Ama anlamın tekilliği insanın özgürlüğü ve özgünlüğü için büyük bir tehlikedir de. O yüzden farklı yorumları yan yana getiren bir eleştiri kültürünün gelişmesi, sanat üreten insanın varlığı için elzem.  Yorum, elbette tekil anlamın iktidarına muhalefet eder. Ama yorum yoksa  insanî özgünlüğün de bir anlamı yok demektir.  “Çoğul okuma, zamanla “her yorumun eşit derecede geçerli olduğu” bir relativizme dönüşme tehlikesi taşıyor mu?” endişesi postmodern çoğulculuğun kültürleri eşitleyen ve nedensellikleri çoğaltan deneyiminin uzağında değil sanki? Ama Çoğul Açı, bu deneyimin yeni bir argümanı değildir hatta postmodernin gerçeklik buharlaştırmasına karşıdır da diyebilirim. Çoğul Açı’nın kişilerin algı ve tepkilerine, fiziksel veya sosyo psikolojik koşullara yer açan bir “relativizm” e eklemlenmesi de beklenmemeli bence. Çünkü sözünü ettiğim çoğul anlam, hakikatin göstergelere sinen görüntülerini aramaya yakın. 

Son soru: Kitaplarınız yeni, yine de soralım. Yazı gündeminizde neler var? 

Şu anda anlamın nasıl oluştuğu, nasıl üretildiği, ben ve biz söylemlerinin, iletme biçimlerinin anlamı nasıl yönlendirdiği ve anlamın kontrol edilemezliği bağlamında yazma denemelerine başladım. İnşallah bir yıl içinde bir hale yola gelir. 


SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle