
Çocukluğundan beri, doğum günlerinde hayatını tümden değiştirecek bir mucize beklemişti ta ki bu doğum gününe kadar. Aslında bütün çocukluğu, bir mucize peşinde koşmakla geçmiş, tayyizaman ve tayyimekân fikrini ise neredeyse takıntı hâline getirmişti. En sevdiği film olan “Geleceğe Dönüş” üçlemesini, filmdeki karakterlerden önce repliklerini söyleyecek kadar çok izlemişti. Canının sıkıldığı hele de evde tek başına kaldığı zamanlarda içinden "Allah'ım sen istersen her şey olur, ne olur gözlerimi kapatsam ve açtığımda kendimi bir lunaparkta bulsam." diye geçirir ve dileğinin gerçekleşmesini sağlama alabilmek için Allah’a, hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceğine dair söz verirdi. Bir süre sonra dileğinin gerçekleşeceğine olan inancı o kadar kuvvetlenirdi ki içi içini kemirmeye başlar ve kendince ufak bir pazarlığa girişerek "Sadece anneme söylesem olmaz mı?" diye sormadan edemezdi. Çocukluğundan bu yana süregelen ve fikrisabite çevirdiği bu mucize hevesi, bu seneki doğum gününde üstelik de hiç beklemediği bir biçimde nihayete erdi.
***
Apartmanın önündeki mermer basamaklardan isteksizce indi ve havayı kontrol etmek maksadıyla başını göğe doğru kaldırdı. Gökyüzü, kapkara bulutlarla kaplı bir kasvet yumağıydı, yağmur ve şiddetli rüzgâr ise cabasıydı. Böyle havalar, hiçbir derdi olmadığı zamanlarda bile öyleymiş gibi hissetmesine yetip de artardı. Sonbahardan ve kar yağmadığı zamanlar hariç kıştan nefret ederdi hele de üşümekten. Fakat güneşe, bahara ve en sevdiği meyve olan çileğe alerjisi vardı. Bunlar, ruhuyla bedeninin belki de ilk ve en basit anlaşmazlıklarıydı. Hava, aslında bugün iç dünyasını tamamlayan bir fon niteliğindeydi. Karşı apartmanın rüküş, aynalı kapısında beliren yansımasını baştan aşağı şöyle bir süzdü ve her zaman olduğu gibi yine yüzünde tiksinç bir acıma ifadesi belirdi. Döndü, "Umursanmamayı umursamamayı artık öğrendim." dedi içinden. Kendince çok afili bir söz ettiğini sanarak bir tarafı kırık şemsiyesini açtı, evlerinin bulunduğu dik yokuştan aşağı doğru yollandı. Rüzgâr zaten dağılmış olan şemsiyeyi ters yüz ediyor, o ise yabani bir hayvana sahip olmaya gayret eden biri gibi çaresizce debeleniyordu. Öte yandan "Ters yüz olan acaba sadece şemsiye mi?" diyerek yine ucuz bir aforizma patlatmayı da ihmal etmiyordu.
Gittiği yerin bir önemi yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı, döneceği yer ise her zaman aynıydı. Dönüş yolunda, otobüs durağında her zamanki gibi boş bakışlarla etrafı seyrederken buldu kendini. Otobüsü gelince bindi. En gerilerde oturmak âdetiydi fakat sadece şoförün arkasındaki koltuk boştu, mecburen buraya oturdu. Dükkân tabelalarına varıncaya değin ezbere bildiği yolu, bilmem kaçıncı kez camdan seyretmeye koyuldu. Birden "Geçen sene bu zamanlar acaba ne yapıyordum?" diye düşündü. Hafızası, ıvır zıvır şeyleri ilginç bir şekilde bütün ayrıntılarıyla hatırlayacak kadar kuvvetliydi. Belleği bir nevi kıymetsiz anılar mezbelesiydi. Saatine baktı ve birkaç saçma çağrışım ağı sayesinde geçen sene tam da bu saatte bir metro istasyonunda tramvay beklediğini hatırladı. Nereye gittiğinin bir önemi yoktu hiçbir zaman da olmamıştı. Döndü, kendine baktı. Geçen seneki hâliyle şimdiki hâli arasında zerre kadar bile fark yoktu. Geçen koskoca bir yıl boyunca boş bir sarkaç gibi bir sağa bir sola savrulmuştu. İçinde kabaran kesif öfkenin sebebi buydu.
Mucizelere karşı olan inancını saymazsak şayet geçen seneden bu yana, hayatında toplu iğne ucu kadar bile bir şey değişmemişti. Beynine çöreklenen kemirgen sürüsü, bütün bir sene boyunca nefes almadan çalışmış fakat avuçlarına bakıp avunacağı tek bir şey dahi bırakmamışlardı. Aklının ve yüreğinin bu his ve düşüncelerle bulandığı tam da şu anda, şoförün radyoyu açmasıyla yükselen ses yüzünden irkildi. Radyodan yükselen parazit sesi, tek hamlede içine düştüğü dehlizden tutup çıkardı onu. Asap bozucu bu cızırtı, çok çekmeden yerini nostaljik bir melodiye bıraktı. Aslında radyonun sesi oldukça kısıktı, şoförün hemen ardında oturmuyor olsa çalan şarkıyı duymayacaktı. İçli bir kadın solistin seslendirdiği bu eski şarkıyı, ister istemez dinlemeye başladı. “Gamzedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva kurmam /Kaderimdir hep çektiğim /İnlerim hiç reha bulmam/Elem beni terk etmiyor/Hiç de fasıla vermiyor/Nihayetsiz bu takibe/Doğrusu tâkat yetmiyor" Hah, tam da üzerine gelmişti! Hava yetmiyormuş gibi müzik de bu kasvetli günün tamamlayıcı bir unsuruydu artık. İçi çok sıkıldı, aslında bu onun rutiniydi fakat bu kez her zamankine nispeten kendini daha bir daralmış hissetti. Bu yüzden ineceği duraktan birkaç durak öncesinde inmeye karar verdi. Böylelikle hem biraz yürüyüş yaparak ferahlayacak hem de yolunun üzerinde bulunan semtin meydanında oyalanarak göğsünü daraltan bu hislerin çemberinden birazcık olsun uzaklaşabilecekti.
Otobüsten hemen indi, yolun karşısına geçerek mecburi istikametten meydana doğru yöneldi. Adımları oldukça hızlanmıştı ancak ne yaparsa yapsın düşüncesinden hızlı yol alamıyordu. Yine de yürüyüşün ruhun üzerinde iyileştirici bir tesiri olduğuna inanıyordu. Yolun sonu, kesme taştan inşa edilmiş tarihi bir caminin baktığı semtin meydanına çıkıyordu. Normal zamanlarda hem caminin avlusu hem de meydan, hıncahınç insan ve güvercin kaynardı. Görülen o ki yağmurlu hava, bunların her birini çil yavrusu gibi dağıtmaya yetmişti. Başını biraz kaldırdığında kabarmış tüyleriyle birer yün topağını andıran güvercinlerin, ıslanmamak için caminin saçağının altındaki çıkıntıya tutunarak ip gibi sıra sıra dizildiğini fark etti. Gözleriyle bu yürek yumuşatan manzaranın fotoğrafını çekti.
Cami avlusunu geçip meydana doğru ilerlemek üzere başını çevirdiğinde çarpılmış gibi durdu. Musalla taşındaki tabutu ve hemen arkasındaki cemaati fark ettiğinde ise aniden bir duvara toslamış gibi sarsıldı. Hayatında ilk defa bir cenaze namazına rast gelmişti çünkü. İçi bir an önce oradan uzaklaşma isteğiyle dolsa da ayakları verilen emre itaat etmiyordu. Neye uğradığını şaşırdı hem paniğe kapılmış hem de afallamıştı. Tabutun üzerine serilen beyaz yemeniye takıldı gözü ve cenazenin bir kadına ait olduğunu anladı. Zaten tam da bu esnada imam, "Merhumeye haklarınızı helal eder misiniz?" diye sordu. Cemaat, hep bir ağızdan "Ederiz!" diye bağırdı. Bu sorunun üçüncü tekrarında gayriihtiyari kendisinin de "Ederiz." dediğini fark etti. Hiç tanımadığı bir kadın üzerinde nasıl bir hakkı olabilirdi ki? Bilemedi, içinden öyle gelmişti. Evet, cenazeyi hiç tanımıyordu fakat yüreğine müthiş bir acı çökmüştü.
Yalpalayarak ağır aksak da olsa oradan uzaklaşmayı nihayet başardı. Arkadan bir koro edasıyla yükselen tekbir sesleri, onda anlatılması mümkün olmayan kuvvetli bir hissiyat uyandırdı. Her tekbirde bütün vücudu tepeden tırnağa ürperiyor, kocaman bir yumru boğazında düğümleniyordu. Gözlerinin yandığını hissetti. "Allahuekber!" nidaları yalnızca meydanı değil sanki bütün gök kubbeyi birden inletiyordu. O anda zihninden geçen düşüncelerin ve hissiyatın haddi hesabı yoktu. Aslında düşünceler zihninden geçmiyor, âdeta kör bir yarasa sürüsü gibi savrularak sağa sola çarpıyordu. Bütün ömrü boyunca peşinden koştuğu "hayatın manası" bu kargaşa esnasında bir anlığına avuçlarında belirdi. Büyük bir heyecanla onu tutmaya yeltendiğinde ise bir uçan balon suretine bürünerek elinden kaydı ve Allahuekber sedalarıyla beraber gökyüzünde kaybolup gitti.
Bugün onun doğum günüydü, biraz önce cenaze namazı kılınan kadının ise ölüm günü. Aynı tarih onun nüfus cüzdanında doğum tarihi hanesinde yazarken kadının mezar taşında ölüm tarihi kısmında yer alacaktı. Düşündü, bir gün ölecekti bunu biliyordu fakat mezar taşında ölüm tarihinin karşısında ne yazacağını asla bilemeyecekti. Bunun üzerinde daha önce hiç düşünmemişti. Ölüm, hiçbir zaman onun gözünü korkutamamıştı hatta onu düşünmediği bir tek günü bile yoktu. Ama hayat, daha en başından beri bir türlü kafasının basmadığı o karmaşık matematik problemleri gibi görünmüştü gözüne. İçten içe kendini okyanusa doğan ancak yüzme bilmeyen bir balığa benzetiyordu. Etrafındaki herkes yüzüyor, bir yerden bir yere ulaşmaya çabalıyor, sıkıntılarla baş ediyordu. Oysa sadece anlamaz anlamaz etrafını seyrediyor, oyuna alınmayan küskün bir çocuk edasıyla teklif bekliyordu. Üstelik o teklifin asla gelmeyeceğini bile bile…
Birkaç gün önce saçlarını tararken ilk beyaz teline rastlamıştı. Alelacele bir makas bulmuş ve -kopararak bu felaketin daha da artmasını elbette istemezdi- köküne yakın bir yerden keserek ondan kurtulmuştu. Bir müddet elindeki uzun ve beyaz saç telini incelemişti. Hayır, beyaz saçından ölümü hatırlattığı için değil bilakis yaşlanmayı hatta yaşamayı hatırlattığı için nefret etmişti. Yaşlanmak ona bu dünyadaki her şeyden daha korkunç bir şey gibi görünüyordu çünkü. Hele de böyle yalın ayak başı kabak bir şekilde yaşlanmak...
İşte bütün bu düşünceleri ve hisleri, cenazeyle karşılaşmasının verdiği dehşetle de birleşerek ruhunda bir altın vuruş etkisi yaptı. Ayaklarını sürüye sürüye ara sokaktaki merdivenleri tırmandı. Evlerinin önüne geldiğinde ise karşı apartmanın aynalı kapısına kaçamak bir bakış attı ve bu kez yansımasını göremedi. Şaşırmadı, perişandı. Durdu, derin bir nefes aldı ve "Ben bir sıfırım." dedi. Gözleri dolmuş, sesi çatallaşmış ve dudakları titriyordu. Bütün kalbiyle yakararak içinden şöyle dua etti "Allah'ım, yalvarıyorum artık ben bir sıfır olmak istemiyorum. Eğer bana yaşlanacağım bir ömür nasip ettiysen lütfen seneye bu vakitler artık bir sıfır olmayayım. Daha fazla bir şey istemiyorum."
Gece yatağına uzandığı vakit, her zamanki gibi uyku onu tutmadı. Bütün uyku pozisyonlarını sırasıyla denedi ancak yine de bir türlü rahat edemedi. Vazgeçti, sırtüstü uzanıp tavanı seyrederek gün boyu yaşadıklarını sakince zihninden geçirmeye başladı ve tüm ömrü boyunca peşinden koştuğu mucizenin bugün ona dokunduğunu ancak kendisinin bunu fark etmediğini anladı. Bu, ruhunu bir kez daha derinden yaraladı. Fark etmemişti ama bu, onun suçu muydu? O, mucizenin hayatını tümden değiştirmesini bekliyordu beklemesine ama bu değişimin yönünün müspet olacağından da zerre kadar şüphesi yoktu. Hâlbuki bugünkü mucize, her şeyi tepetaklak etmiş, zaten karışık olan aklını ve kalbini daha da karıştırmıştı.
Bütün gün süren bu yıpratıcı bocalayışa daha fazla katlanamayan beyni, bir anda meseleye el koydu ve sanki zihnindeki muhayyel pikaba bir plak oturtuldu. Bir şarkı kulaklarında usul usul çalmaya başladı ve kendini, cezbeye tutulmuşçasına bu şarkıyı dinler buldu. Bir süre sonra sadece dinlemek yeterli gelmedi ve fısıldayarak da olsa zihninde çalan bu şarkıya eşlik etmeye başladı. “Gamzedeyim deva bulmam/ Bir garibim yuva kurmam...”
1 Kemânî Tatyos Efendi
1989 yılında Bingöl’de doğdu. Bursa'da çeşitli okullarda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Karıncafil, Savruk, Hayal Bilgisi ve Birnokta dergilerinde öyküleri yayımlandı.