Menu
Cennet Kuşu
Öykü • Cennet Kuşu

Cennet Kuşu

  Gözlerini dizlerinin üzerindeki bilgisayarın ekranına sabitlemiş, müthiş bir ciddiyetle âdeta fotokopi makinesinde çoğaltılmış renksiz günlerinden birini daha tüketmekle meşguldü. Aslında hiç bitmeyen bir güne mahkûm edilmişti ama o, bunun farkında değildi. Güneş, onun için yalnızca iş olsun diye doğup batıyor, takvim yaprakları ise esasında hep aynı günü gösteriyordu. 

  Bu mühim işlerini yürüttüğü oda, büyük, geniş bir terasa açılıyordu. Rüzgâr terasın kapısındaki yıpranmış tülü uçuruyor, odaya hâkim olan sessizliği ise ya dışarıdan gelen bir korna sesi yahut da sokakta oyun oynayan çocukların gürültüsü bozuyordu. Ancak bu gürültülerin hiçbiri onun dikkatini dağıtmaya yetmiyor, pek mühim işleriyle tüm ciddiyetiyle meşgul olmaya devam ediyordu ta ki geçmişten bir ok gibi fırlayıp kalbine saplanan o aşina cıvıltıyı işitene kadar. Evet, ses çok tanıdıktı. Başta ihtimal vermişti ama kulak kesilince bundan kesinkes emin oldu. Çok yakından gelen bu ses, küçük bir muhabbet kuşuna ait olmalıydı. Acaba mı, diye düşündü ve telaşla kendini terasa attı. Bir çırpıda gözleriyle etrafı tarayarak yanıldığına kanaat getirdi. Yahut da kuş, karşıdaki apartmanlardan birinde yaşayanlara ait olmalıydı. Gerçi ses çok yakından gelmişti ama ortada bir şey olmadığına göre belli ki yanılmıştı. Zihninin ona küçük bir oyun oynadığını düşündü, başını kaşıdı ve bakışlarını gökyüzüne doğrulttu. Saatlerdir hiç hareket etmeden oturduğu için bacaklarının uyuştuğunu fark etti. Bu yüzden terasın bir ucundan diğerine başı havada birkaç tur volta atarak bacaklarını açmaya çalıştı. Doğduğu günden bu yana altında yaşadığı gökyüzünü ilk defa şu an görüyormuş gibi bir hisse kapıldı. Engin, canlı maviliği ve çocukken televizyonda ayıla bayıla izlediği kıvırcık saçlı ressamın fırçasından fırlamış gibi gözüken dolgun bulut kümelerini seyrederken içinin tuhaf, tatlı bir mutlulukla dolduğunu hissetti. Belli ki burada küçük ama samimi bir gerçeklik vardı. 

  Saksıdaki bodur limon ağacına yanaştı. Önce tek tek yapraklarını inceledi sonra da hanımelini andıran sarı limon çiçeklerini. Her şeyin yeni yeni farkına varan küçük çocuklar gibi çevresini hayret gözlükleriyle inceler oldu birden. Limon çiçeklerinin kokusunu ciğerlerine kadar çekti, kokunun güzelliği ise tarifsizdi. Tam bu esnada telaşlı bir kanat şakırtısıyla irkildi. Dönüp ardına baktığında ise gözlerine inanamadı. Çünkü bulmak umuduyla çıktığı terasta, tam da unutmuşken ansızın karşısında bulmuştu onu. Küçük kuş, duvardaki korkuluğun üzerine tünemiş kendisine doğru bakıyordu.   Yüzünde kocaman, şaşkın bir gülümseme belirdi. Yeşilin bütün tonlarıyla bezeli minik muhabbet kuşu, hemen yanı başına konuvermişti. 

  Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz kuşu almak için kolunu uzattı. Kendisine uzatılan bu zeytin dalını bir müddet seyreden kuş, temkinli davrandı ve terasın bir başka noktasına uçtu. Aslında kendi ayaklarıyla gelmişti ama anlaşılan o ki canı oyun oynamak istiyordu. Yarım saate varan tatlı bir kovalamacadan sonra küçük kuş, kendisine uzatılan süpürgenin sopasına konarak bu oyunu sonlandırdı. Süpürgeyi üzerindeki kuşu ürkütmemek için titizlikle tutup odaya soktu ve kaçmaması için çarçabuk terasın kapısını kapattı. Sopanın ucundaki kuşu tutmaya uzandığında ise kuş, kolay lokma olmadığını bir kez daha ispatladı. Hassas ve bir o kadar da yorucu bir kovalamacanın ardından küçük kuş nihayet avuçlarındaydı. Canını yakmamak için azami itina gösteriyordu. Avcunun içinde delice çarpan bu minik yüreğin gümbürtüsü, onu geçmişle şu an arasında yalpa vuran bir tekne gibi ileri-geri sürüklüyordu. Kulaklarında ise puslu fakat bir o kadar da müşfik bir ses yankılanıyordu. “Senin çok üzülmene dayanamamış, bu yüzden cennetten geri gelmiş.”

           

                                                                                     ***

  İlk kez dört- beş yaşlarında küçük bir çocukken, anne babasıyla gittiği bir tanıdıklarının evinde görmüştü muhabbet kuşunu. Şaşkınlığının yerini hayranlığa bırakması ise çok kısa bir zaman almıştı. Muhabbet kuşunun dışarıda gördüğü hiçbir kuşta bulunmayan o şahane renkleri ve tek tük kelime tekrarlarından oluşan konuşması aklını başından almıştı. Kuşun sarıdan yeşilin tüm tonlarına uzanan parlak tüylerini, küçük turuncu gagasını ve arkasından uzanan asil, siyah kuyruğunu uzun uzun seyretmişti. Kuş, hiç şüphesiz şimdiye kadar gördüğü bütün oyuncaklardan katbekat güzeldi. Üstelik pile ihtiyaç duymadan koşturup sıçrayabiliyor ve en önemlisi uçabiliyordu. Bütün gece boyunca kuşun kafesinin etrafında pervane olmuştu. Ve o günden sonra hakkında konuştuğu tek şey o gece gördüğü kuşun ne kadar güzel ve ne kadar şirin olduğuydu. 

  Küçük yavrusunun bu sevimli psikolojik baskısına daha fazla dayanamayan baba, bir gün eve beyaz tülle bezeli bir kafes içerisinde aynı o gece gördüğüne benzeyen yeşil bir muhabbet kuşuyla çıkageldi. Küçük çocuğun sevinci ve coşkusu tarifsizdi. Uzun zamandır özlemini çektiği ve çok sevdiği birine kavuşmuş gibiydi. Kuşunu eline alıp öpmek hatta ona sarılmak için çıldırıyordu. Anne babasının bu küçük hayvana çok nazik davranması gerektiği hususundaki ikazları ise bir kulağından girip öbüründen çıkıyordu. Tüm bunları dinlerken aklından, belki de gece kuşuyla beraber uyuyabileceği fikri geçiyordu. Onu yıkayacaktı, yediklerinden verecek, evde uçuşunu seyredecekti. Nitekim bu hayallerin tamamını değilse de birçoğunu gerçekleştirdi. Günleri minik kuşun etrafında dönüyor, kuşla yatıyor, kuşla kalkıyor, rüyalarında bile kuşuyla beraber uçuyordu. Anne babasının yokluğunu kolluyor, bulduğu her fırsatta elini kafese daldırıyor, kafesin içinde yaşanan çırpınmalı bir kovalamacadan sonra minik arkadaşını avcuna alıp, öpüp kokluyordu. 

  Kuşuyla geçirdiği bu muazzam zamanlar, bir sabah kafesin içinde zavallı kuşun hareketsiz yatan minik ölüsünü bulmasıyla trajik bir travmaya evrildi. Ölümün ne olduğundan bihaber küçük bir çocuk, küçücük bir kuşun ölüsüyle baş başa kalmıştı. Ne olduğunu elbette tam olarak kavraması mümkün değildi. Ancak kuşunun bir daha asla eskisi gibi hareket edip uçamayacağı ve onunla birlikte olmayacağını anlaması bile o ufacık çocuk dünyasının başına yıkılmasına yetmişti. Uzun uzun süren ağlayış ve sızlayışlardan sonra kuşunun minik cesedini bırakmaya razı oldu. Ona ne yapılacağını öğrendikten sonra da bunu kendisi yapmak için ayak diredi. Kartondan bir ilaç kutusuna koyduğu kuşun cesedini, birkaç arkadaşıyla beraber evlerinin bahçesine kendi elleriyle gömdü. 

  Anne-babası, çocuğun bu durumu zamanla atlatacağını düşünüyor ve onun dikkatini dağıtabilmek için ellerden geleni yapıyorlardı. Hatta kuşun cennete gittiğini ve orada çok mutlu olduğunu söyleyerek onu daha fazla üzülmemeye ikna etmeye çabalıyorlardı. Ancak bu çabaları, her seferinde sonuçsuz kalıyor, çocuk ise her gün bahçedeki küçük mezarın başında ağlıyor, sadece kuşuyla konuşuyor ve suskun bir şekilde eve dönüyordu. Her ne yaparsa yapsın çocuğun dikkatini dağıtmayı bir türlü başaramayan ebeveyni, kara kara bu durumun daha da ciddileşmemesi için bir çare düşünmeye başladı. Ve bir gün baba, o çareyle çıkıp geldi. Ölen kuşa tıpatıp benzeyen yeni bir muhabbet kuşu almıştı. Bunun yaşananları başa sarabilecek ve ikinci bir yıkım yaşatabilecek bir çare olduğunun elbette farkındaydı ancak çocuğun ürkütücü davranışları, babayı bunu yapmaya mecbur kılmıştı.

  Küçük arkadaşını bir anda karşısında gören çocuk, neredeyse hayretten küçük dilini yutacaktı. Merak içinde gözlerini babasına çevirdi. Babası kuşunun ona geri döndüğünü söyledi. “Hani cennete gitmişti? Hani orada çok mutluydu?” diye sordu heyecandan kalbi yerinden fırlayan küçük çocuk. Babası bu soruya “Senin çok üzülmene dayanamamış, bu yüzden cennetten geri gelmiş.” diye cevap verdi.  Çocuk, şaşkınlıktan ve sevinçten ne yapacağını bilemiyordu. Kafesin başına koştu ve cennetten kendisi için dönen fedakâr arkadaşını avuçlarına alarak hasretle göğsüne bastırdı.

 

                                                                                          ***

 Aniden zihnine hücum eden bu acı-tatlı hatıraların kıskacından, avcunun içinde çarpan minik yüreğin gümbürtüsü sayesinde kurtuldu. Çocukluğundaki hayran bakışlarıyla bir yetişkin olarak yeniden inceledi küçük kuşu. Sevgili dostu, üzerinden uzun seneler geçmesine rağmen ona kıyamamış, gırtlağına kadar boğulduğu bu renksiz, hissiz ve yeknesak hayattan onu kurtarabilmek için bir kez daha cennetten kaçıp gelmişti.

Merve

1989 yılında Bingöl’de doğdu. Bursa'da çeşitli okullarda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Karıncafil, Savruk, Hayal Bilgisi ve Birnokta dergilerinde öyküleri yayımlandı.

Diğer Yazıları