Menu
DÖNÜŞ
Öykü • DÖNÜŞ

DÖNÜŞ



İşte her şey bitmişti…


Hâlbuki onu ne çok seviyordu. Hayatına giren, kalbinin en mahrem yerine otağ kuran ilk ve tek erkekti; kocasıydı. Sevmek galiba buydu: İnsanın içinde ılık ılık devinip duran bir bahar esintisi; yüreğin ince ince sızlaması… Onun da içinde bir zamanlar gül kokulu bir bahar rüzgârı esmişti; ama şimdi o meltemler fırtınaya mı dönmüştü?

İçinde küllenmeye başlayan bir sevdanın kıvılcımları; parçalanan bir kalpten arta kalan cam kırıkları… Ardına bakmadan; bir daha dönmemek üzere gidiyordu. Otobüsün penceresinden aşinası olduğu şehrin evlerine sokaklarına bakıyordu. Bu şehir miydi bir zamanlar onu bağrına basan? Ne olmuştu da bir anda her şey ona düşman kesilmişti ve kaçarcasına bu yerlerden ayrılıp annesinin evine gidiyordu? Yüreğinin orta yerine; birlikte yaşanan on yılın üzerine bir taş düşmüş, her şeyi yerle bir etmişti. Bir zamanlar en güzel aşk nağmelerini bıkkınlık hissetmeden kendisi için heceleyen bu dudaklar mıydı? Ne de kolay söylemişti öyle; “git!” derken sesi bile titrememişti. Bir anlık öfke seli her şeyi silip süpürmüş; geriye hiçbir şeyin dolduramayacağı kocaman bir boşluk kalmıştı.

Otobüsün içine vuran ikindi güneşi, üzerinde tatlı bir yorgunluk hissi uyandırdı. Radyoda kulak tırmalayan bir kadın sesi “benim sevgim geçici değil” diyerek sevgisini haykırıyordu. Yolculardan bazıları uyuklamaya başlamıştı. Önde oturan bir amca ve teyze kafa kafaya verip dalmışlardı bile.

Onunla ilk yaptıkları otobüs yolculuğu… Evleneceği kişiyi ailesiyle tanıştıracaktı. Kalbinde bir güvercin tedirginliği… “Hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk. Seninle…” demişti. “Seni seviyorum” sözü, her defasında diline kadar geliyor; ancak bir türlü söyleyemiyordu. Belki de bu iki kelimenin, içinde kopan fırtınanın yanında sıradan kalacağına inanıyordu. Gidene kadar; ev kiralamışlar, eşyaları almışlar, üç tane çocuk yapmışlar, hatta çocuklarına isim bile bulmuşlardı. Sevmek ne güzel şeydi…

Bitmesini hiç istemediği o otobüs yolculuğu, ailesiyle onu tanıştırması, evlenmeleri, aynı yastığa baş koydukları on yıl… Şimdi hepsi geçmişin tozlu sayfalarında unutulmaya mahkûm birer anı olarak kalmıştı.

Ancak her şeyin üzerine bir örtü çekip yeni bir hayata başlayabilir miydi? Peki, evladı… Ciğerparesi… Mehmet’i ne olacaktı? Evden ayrılırken yanlarında değildi, okuldaydı. Şimdi okuldan gelmiştir. Belki de evde annesini arıyordur. Babası ona, annesinin evi terk ettiğini nasıl izah edecekti; edebilir miydi?

İşte yine evdeydi. Mahmut, her zamanki gibi koltuğuna gömülmüş televizyon izliyor; Mehmet ise yere yüzükoyun yatmış ders çalışıyordu. İşten gelmişti; yorgun olduğunu hissediyordu. Galiba o gün iş yerinde tatsız bir olay yaşamıştı. Ruhunu dikenli bir fıçıya hapseden, üzerinde ağırlığını duyumsadığı koşuşturmacaların, streslerin baskısından belki konuşarak kurtulabilirdi. Ancak Mahmut’un dünya umurunda değildi. Bu pervasızlığı onu daha çok sinirlendiriyordu. “Böyle televizyonun karşısında akşama kadar oturarak iş aranamaz” dedi. Hiç istifini bozmadı. Hatta televizyonun sesini daha da yükseltti. Televizyonun karşısına geçti ve sözlerini tekrarladı. Kumandayı elinden alıp televizyonu kapatmak istedi… Yüzde patlayan iki tokat… Cılız bir çocuk feryadı: “Gitme!”… “Ne olur anne gitme…”

Uyandığında gözlerinde iki çiğ tanesi titreşiyordu. Mehmet’i “gitme” derken sanki yanı başındaydı; sanki rüya değildi gördükleri. İçinde kabaran deniz yavaş yavaş durulmaya başlamıştı. “Acaba” diye düşündü. Her şeyi terk ederek fevri mi davranmıştı; biraz daha sabredemez miydi; hayatın tadı tuzu dedikleri böyle bir şey miydi? Ama bu hayatı altında kalıp ezilme pahasına, zayıf ve desteksiz omuzlarında, daha nereye kadar sürdürebilirdi? Zihninde beliren cevapsız sorular başka sorulara davetiye çıkarıyordu.

Birinci molada cep telefonunu açtığında on beş arama olduğunu görmüştü; kocası üst üste aramıştı. Yine telefonu çaldı. Kocası arıyordu. Açıp açmamakta tereddüt etti. Kalbinde sönmeye yüz tutan o son kıvılcımın etkisiyle telefonu açtı; titreyen sesiyle “alo” dedi. Kocası ne kadar pişman olduğunu anlatmaya başladı; özür diliyordu. Ne yapacağını bilemedi… Telefonu kapattı.

Muavin beş dakika sonra mola yerine gireceklerini anons etti. Pencereden dışarı baktı: Mevsim kış olmasına rağmen pırıl pırıl bir bahar havası vardı. Güneş her tarafı cömertçe ısıtıyor; yemyeşil çam ağaçları adeta kışa meydan okuyordu. Pencerede beliren görüntüsüne gözü ilişti: karartı, boş bir gölge… Şiş gözler ve dağılmış saçlarıyla ne kadar da çirkin görünüyordu. O güzelim lüle lüle saçları, ela gözleri şimdi dışarıdaki pırıl pırıl bahar havasını gölgeleyen bir karartıya dönüşmüştü.

“Sevmeyi galiba unutmaya başladık” diye düşündü. Sevda üzerine söylenen o tumturaklı sözler nasıl da hemen eskiyip gidiyor, araya kara bir leke gibi senlikler benlikler giriyordu. Hâlbuki sevgi özveriydi, fedakârlıktı… Günlük hayatın nefes kesen akışı içerisinde eriyen, yok olan sevgilerin yerini anlayışsızlıklar, didişmeler dolduruyordu. Ve aradaki o karartı her geçen gün biraz daha kalınlaşıyordu. Bir türlü sen’i ben’i aşıp “biz” olamamışlardı. Nereye gitmişti verilen sözler? Ya masum yavruları… Bir yuvanın yıkıntıları üzerinde tek başına ayakta durabilir miydi; yoksa dikensiz gül bahçesi mi arıyordu?

Cama yansıyan o boş karartıya bakarken içinde tiksintiye benzer bir his uyandı; tekrar yemyeşil, vakur duruşlu çam ağaçlarına ve mavi gökyüzüne baktı.

Radyoda, her kelimesi insanın içine ılık bir yağmur tanesi gibi düşen hüzzam bir ses “ bir alev halinde düştün elime / hani ey gözyaşım akmayacaktın… ” diyordu. Önde oturan yaşlı amcayla teyze uyanmış koyu bir sohbete dalmışlardı. Adeta fırtınadan korunmak isteyen iki kırlangıç gibi birbirlerine sokulmuşlardı. Hiç tartışmışlar mıydı acaba, birbirlerini üzmüşler miydi? Şu iki yaşlı insan kadar da olamamışlardı.

Hayır, bu şarkı böyle bitmemeliydi.

Otobüsten indi…

(OCAK 2010)

İSMAİL

1983, Kayseri-Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005’te mezun oldu. Öyküleri Muhayyel, İtibar, Post Öykü, Aşkar, Temmuz, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yumuşak G dergilerinde yayınlandı.Eserleri:Öykü: Gergin Bir Yay(2014), Sonrası(2015), Deliliğin Evrensel Tarihi(2019)Roman: Ölüm Kadar Güzel(2017)...

Diğer Yazıları