Menu
dama atılan pabuç
Öykü • dama atılan pabuç

dama atılan pabuç



Henüz Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın imzalanmadığı ve Loncaların hala varlığını koruduğu zamanlarda Kırşehir civarında çiftçilikle uğraşanköylü bir ailenin oğluydu Ömer. Daha on altısında yiğit bir delikanlıydı. Babası çiftçi olmasına rağmen, Ömer pek sevmezdi bu mesleği. Bazen bahçelerinden elde ettiği mahsulü satması için babası onu Kırşehir pazarına gönderirdi. Elindeki mahsulü sattıktan sonra da evin ihtiyacını karşılamasını tembih ederdi.

Yine bu şekilde Kırşehir Pazarına gideceği bir gün babası Ömer’e:

—Oğlum Ömer, Bayram yaklaşıyor. Bu defa kendine bir çift ayakkabı al, dedi.

Ömer buna pek memnun oldu. Ogün daha bir şevkle Kırşehir pazarına vardı. Elindeki sebze, meyve ve yumurtaları daha bir çabuk sattı. Onlardan elde ettiği paraya, babasının verdiği parayı da ilave etti. Sonra da çarşı meydanına doğru yola koyuldu.

Tam çarşı varmıştı ki bir ayakkabıcı dükkânının önünde büyükçe bir kalabalığın toplanmış olduğunu gördü. Oradakilerden bazıları dükkân sahibine, “ Tüh yazıklar olsun sana! Hiç mi utanmadın? Sana verilen emeklere yazık!” diye birine bağırıp, duruyordu.

O esnada, orada bulunan nur yüzlü yaşlı bir amca ise, elindeki ayakkabıyı dükkân sahibinin damına atıverdi. Pabucu dama atılan dükkân sahibinin, mahcubiyetten kimsenin yüzüne bakacak hali kalmamıştı.Delikanlı önce şaşkınlıkla bu olayı izledi.

Orada bulunan on altı on yedi yaşlarında bir delikanlıya:

— Burada neler oluyor? İnsanlar niye toplanmışlar? diye sordu. Oradaki genç delikanlı:

— Bu esnaf kalitesiz mal üretmiş. Ayakkabıların belli bir süre dayanması  şarttır. Kötü malzeme ile yapılan, çabuk yırtılıp sökülen ayakkabı için şikâyet oldu. Ayakkabıcı esnafının yiğitbaşısı çağrıldı. O da ayakkabıları kontrol etti. Hakikaten esnaf kusurlu bulundu. Ayakkabıda imalat hatası olduğu anlaşılınca da müşterinin parası iade edildi. Geri alınan ayakkabıyı da pirimiz1 Ahi Baba gelip, ibret-i âlem olsun diye onun dükkânının damına atmak zorunda kaldı. Sizin şu an şahit olduğunuz şey, bir esnaf için en büyük cezadır. Bu büyük bir ayıp sayılır, dedi.

Ömer üzülerek:

— Ooo! Bu çok kötü bir şey… Hile yapanlara verilecek en kötü ceza bu olsa gerek! Bir esnafın başına bundan daha kötü ne gelebilir ki… Bir daha o işi yapamaz, dedi.

Hasan,

— Evet, ama bundan daha da kötüsü bu esnafın mesleki itibar ve şerefini kaybetmiş olmasıdır.

Ömer:

— Haklısınız, bir insanın şerefini kaybetmesi para kaybetmekten daha kötü bir şeydir. Dua edelim de Allah bu işle uğraşanların pabucunu dama atılmaktan korusun! deyince Hasan:

— Âmin Ömer Kardeşim, Âmin! diye cevap verdi..

Ömer’in kafasına bir şey daha takılmıştı. Bu yüzden merakla oradaki gence  “pir ne demek?” diye soracaktı ki genç delikanlının adını bilmediğini fark etti.

— Afedersiniz adınızı sormamışım, dedi.

— Adım Hasan, dedi genç delikanlı.

“— Pir ne demek Hasan?” diye sordu Ömer.

— Pir bu meslekte, kendisine bağlı tüm derici ve ayakkabıcıların üstadı, ustaların ustasıdır.  İşte şurada gördüğün aksakallı, nur yüzlü Ahi Baba bizim “pirimizdir. Pek hünerli ve marifetlidir. Etrafında ahlakının güzelliği ile tanınan ve çok sevilen bir zattır. Alışverişte dürüstlüğe en çok o dikkat eder. O her zaman işini en güzel şekilde yapar. Kendisine bağlı olan talebelerden de aynısını bekler. Hileye ve kötü işçiliğe asla izin vermez. İyi talebe yetiştirmek onun en büyük mutluluğudur.  Yanında çalışanların sadece mesleki eğitimi ile uğraşmaz. Onların ahlakı eğitimiyle de ilgilenir. Adeta bir baba çok emek harcar. Esnaflıkta “ustalık” çok önemlidir. Talebelerinden biri kalitesiz mal üretir de onunla ilgili şikâyet gelirse, buna en çok pirimiz üzülür. Pabucu dama atılan bu dükkân sahibi de pirimizin talebelerindendi. Ender de olsa böyleleri de çıkıyor işte.Ürettiği malın ayarını,  kullandığı malzemenin inceliğini, yaptığı işin sırlarını en iyi bilen pirimizdir. Buna “meslek sırrı da denir.

Ömer:

— Meslek sırrını kimseye vermez mi?

Hasan:

— Verir elbette ama ancak ustalığa geçişte talebelerine öğretir, dedi.

O sırada pabucu dama atılan adamın o kadar üzgün bir hali vardı ki neredeyse dokunsalar ağlayacaktı. Yiğitbaşı kızgın bir tavırla dükkân sahibine dönüp:

— Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin cezasını işte böyle çek bakalım. Bu ayakkabıyı nasıl bir malzeme ve işçilikle yaptın ki böyle üç günde yırtılıp söküldü. Yazık Ahi babamızın ve bizlerin sana verdiği emeğe… Meslek itibarını da mı düşünmedin? diyerek sitem etti. Sonra da orada bulunanlara, dönerek:

— Ey ahali, bu adamın yaptığı kötü mallardan dolayı zarar görenler üzülmesinler. Paralarını geri alacaklar, dedi.

Ömer pabucu dama atılan adama önce üzüldü. Fakat sonra,“ya ben pabucumu o dükkândan alsaydım ve aynı durum benim başıma gelseydi ne yapardım? Zira uzun zamandır, dişini tırnağına katarak çalışan anne ve babamın emeklerine, benim emeklerime yazık olmaz mıydı?” diye düşündü.

Bu olay Ömer’e ders oldu. Etraftaki kalabalık dağılınca kaliteli mal alabileceği ayakkabıcı dükkânları aramaya başladı. Üç kuruş daha fazla olsun ama kaliteli olsun diye düşünüp ayakkabıcı dükkânlarını dolaşmaya başladı. Fakat gönlüne göre bir ayakkabıyı henüz bulamamıştı. Bu şekilde bir müddet dolaştı. Epeyce yorulmaya başlamıştı ki nihayet köşedeki bir dükkân gördü. Dükkânda, birbirinden güzel, envai çeşit ayakkabılar vardı. Ayakkabıların kalitesi ve işçiliği, her halinden bir ustanın elinden çıktığını belli ediyordu. Dükkânın önünde ayakkabılara bakıyordu ki o sırada bir müşterinin ayakkabılarla ilgilendiğini gören genç çırak dışarıya çıktı.

Ayakkabı mı bakmıştınız efendim? diye sordu.

Ömer,

— Evet, dedi. Tam başını ayakkabılardan kaldırıp, bakışlarını karşısındaki gence yöneltmişti ki hayretten dona kaldı. Çünkü bu genç, az önce karşılaşıp da konuştuğu Hasan’dan başkası değildi.

Çırak gayet kibar bir tavırla,

— Galiba kader bizi yine karşılaştırdı, dedi.

Ömer

— Evet, Hasan, dedi.

Hasan’a,  “sterseniz buyurun içerde bakın efendim.  Orada daha çok çeşidimizi bulabilirsiniz”, dedi.

Ömer içeriye girdiğinde yaşlı bir bey elinde diktiği ayakkabıdan başını kaldırıp,  göz ucuyla şöyle bir baktı. Sonra da Hasan’a dönerek:

—  Oğlum müşteri mi geldi?” diye sordu.

Çırak:

— Evet, babacığım, diyerek cevap verdi.

Ayakkabı  ustası, Ömer’e dönerek,

— Hoş geldin evladım, dedi.

Ömer içerideki yaşlı amcaya dikkatlice baktığında şaşkınlığı daha da arttı. Zira karşısındaki dükkâncının pabucunu dama atan ahi babadan başkası değildi.

Heyecanla, “hoş bulduk efendim”, deyiverdi.

Ahi Baba:

— Hasan evladım, benim epeyce işim var, sen müşteri ile ilgilen, dedi ve işine devam etti.

Hasan:

— Pekiyi babacığım, diyerek cevap verdikten sonra Hasan Ömer’e dönerek:

— Çay veya kahve alır mıydınız efendim, diye nezaketle sordu.

Ömer:

—Zahmet olmasın, dedi.

Hasan,

— Zahmet olur mu hiç...

—Pekiyi o zaman, bir çay alırım, dedi Ömer.

Hem dükkândaki ayakkabılar, hem de gördüğü güzel muameleye hayran kalan Ömer ile Hasan arasında muhabbet dolu bir sohbet başladı. Ömer ayakkabı modellerini denerken, Hasan’a mesleğin incelikleri ile ilgili de birçok sorular sordu. O esnada dükkân sakin olduğu ve henüz başka bir müşteri olmadığı için de uzun uzun sohbet ettiler.

Ömer Hasan’a

— Çarşıda karşılaştığımızda Ahi Babaya, pirim diye hitap ettiniz. Şimdi ise baba diyorsunuz. Ahi Baba’nın sizin öz babanız olduğunu tahmin etmemiştim doğrusu, dedi.

— Benim öz babam değildir. Ama öz baba gibidir. Ahi babamdır o benim. Öz babam vefat edeli on yıl kadar oldu. Ahi Baba bana öz babam gibi babalık etti. Sadece bana karşı değil, bütün ahi kardeşlerime karşı da bir baba gibi şefkatli ve muhabbetlidir. Çünkü o gerçekten bir ahidir, Ne yapsam hakkını ödeyemem, dedi.

Başınız sağ olsun, sizi üzmek istememiştim, dedi Ömer.

— Hayır, üzülmedim. Allah’ın takdiri böyle imiş…

— Sen de ayakkabı yapıyor musun?

— Evet, ama henüz çıraklık safhasındayım. Ahi Babamın yanında öğreniyorum. Kendisi bu mesleğin piridir.  Burayı da benim için açtı. Fakat henüz dükkân açma yetkim olmadığı için onun üzerinde görünüyor dükkân. İleride ustalığa geçince dükkân açma yetkim olduğunda burayı tamamen bana devredecek.

— Öz baban olmadığı halde senin için bir dükkân mı açması çok fedakârca bir şey.

— Evet. Kendisinin de bir dükkânı var. İki sokak ötede… Orada da çok güzel ayakkabılar var. Bugün bana yardım için burada. Zaman zaman yardımıma gelir.

Ömer:

— Bu zamanda hala böyle iyi insanların olması ne güzel dedi.

Ömer:

— Ahi ne demektir Hasan? Diye sordu.

Hasan:

—Ahi”,  Arapça “kardeşim”, demektir. Ahiye feta da denir. Feta,  aynı zamanda genç, er, yiğit anlamına gelir. Temeli fütüvvete kadar gider. Başlarına “ahi baba”, “ahi evran” gibi “pir”ler geçer. Doğu topraklarında tartıya, alışverişe en çok dikkat eden ve hakkaniyet ölçüleriyle şöhret bulan onlardır. Horasan ve Semerkant’tan tüm Ortadoğu’ya yayılmıştır. Neredeyse Ahiler bin yıla yakın esnaf teşkilatlarını kurup yönetmişler. İran, Irak, Mısır, Suriye ve Anadolu’da “ahi birlikleri” çok uzun yıllar yaşayarak günümüze kadar gelmiştir. Eskiden ahilere Feta da denirmiş. Ahilik de Fütüvvet olarak bilinirmiş.

Fütüvvet ise gençlik, erlik, yiğitlik demektir. Ahiler “fütüvvet” ismiyle de anılır.  “Ahi Loncası” ya da diğer adıyla, “esnaf loncaları” bir çeşit esnaf teşkilatıdır. Fütüvvet zamanla ahiliğe o da esnaf loncalarına dönüşmüştür. Ahilik tarihin en uzun boylu ve en yaygın kurumlarından biri olarak Selçuklulardan başlayıp, kökü Horasan’a ve Semerkant’a kadar uzanmıştır, diye cevap verdi.

Ömer:

— Ahi Loncaları ne iş yapar? diye sordu.

Hasan:

—  Esnaf haklarını, işin ustalıkla yapılmasını, çarşıyı – pazarı, tartıyı ve esnaflar arasındaki ilişkileri düzenlerler. Ayrıca üyelerinin iyi ahlaklı olması ve kardeşleşmesi için çalışırlar, demiş. Esnaflar arasındaki manevi disiplin ve ahlakı da düzenler.

Nasıl düzenliyorlar?

— Ahiler, diyelim bir esnaf eksik tartıyor, ya da hatalı mal üretiyor ya da yanında çalıştırdığı çırağa iyi davranmıyor, bütün bu konuların hepsinden sorumludur. Bu teşkilat,  Esnafın ahlaklı alış verişini sağlamak,  aralarındaki haksızlık ve anlaşmazlıkları çözmek, haksız rekabeti önlemek için uğraşır. Mısır’da, Suriye’de, İran’da, Irak’ta ve Türkiye’de on binlerce şubesiyle her kasaba, ilçe ve şehirde yaygındır, dedi.

Ömer:

— Az önce Ahi Loncaları, üyelerinin iyi ahlaklı olması ve kardeşleşmesi için çalışırlar, demiştin. Merak ettim nedir bu kardeşleşme?

Hasan:

— Aynen bir ağacın dalını, başka bir ağacın dalına aşılama gibi bir şey bu. Bizim topraklarımızda binlerce yıl yaşamış bu kültür.  Buralara çeşitli yerlerden, uzak bölgelerden gelip yerleşen insanlar Türk, Laz, Kürt, Tatar, Acem ve Azerisiyle, tanışıp kardeşleşiyorlar. Bu bizim yaklaşık bin yıllık bir geleneğimizmiş. Bu ahi loncasında tanışıp ahbap olan insanların bazıları birbirlerini o kadar severmişler ki bu birliktelikleri ahirette de devam ettirmek istemişler. Bunun için de bir kardeşleşme merasimi ile “ahiret kardeşi” olurlarmış.

Ömer:

—Çok ilginç, kardeşleşmek için bir merasim mi yapılıyor?

— Evet…

— Nasıl yapılıyor bu merasim?

— Kardeşleşeceğin arkadaşınla bizzat Pir’in/ustanın huzuruna çıkılıyor. O da dua edip, sözle kardeşliklerini ilan ediyor. Buralarda kardeşleşmek isteyenlere bu şekilde bir “kardeşleşme” merasimi yapılır. Gönüllü bir şey bu… Zorunluluk yok. Yıllardır bu böyle devam eder. Ta Peygamber Efendimizden bu yana böyle imiş.

— Peygamberimiz zamanında da var mıymış böyle bir şey?

— Evet. Aslında “Kardeşleşme Geleneğimizin tarihi” peygamberimizin “hicret” günlerine dayanırmış.” Peygamberimiz, “Mekkelilerle Medinelileri” kardeşleştirdiği için bu merasim binlerce yıl devam ederek günümüze kadar gelmiş, dedi.

Ömer merakla,

—Kardeş olunca ne gibi farklılık oluyor kardeşleşen insanların ilişkilerinde diye sordu.

— Mesela, öksüz veya yetim kalmış ahiret kardeşin çocukları varsa olduğunda, diğer esnaf, ölen kardeşin çocuklarını kendi ailesi içine alır. Bu çocuklar da onun dükkânını açar, ev işlerine bakar, kız kardeşlerini okula götürürler… Tıpkı öz kardeş gibi… Anasına ana, babasına baba der… Bazen de öksüzler ticaret yapsınlar, yetimler ise kumaşçılıkla uğraşsınlar diye ölen kardeşin çocuklarını bir meslekte yetiştir.  Sonra da onlara dükkân açar. Tıpkı benim durumuma benziyor. Zira bu dükkânı da bana ahi babam açtı,  dedi.

Ömer:

Az önce iki sokak ileride Ahi Baba’nın dükkânı var, demiştin. Onun iki dükkânla birlikte ilgilenmesi oldukça zor olsa gerek. Ahi babanın bitişiğinde bir dükkân açmış olsaydınız sanırım işiniz daha kolay olurdu, değil mi?

— Rahat olurdu ama esnaf loncası izin vermez. Onlar izin verse Ahi Baba buna razı olmaz.

— Niçin?

— Çünkü bunu esnaf loncası belirler. Sokağın bir tane daha ayakkabıcıya ihtiyacı olacak kadar fazla tüketimi var mı diye bir inceleme yapar. Mevcut ayakkabıcılar yetiyor düşüncesi hâkimse, yeni bir dükkân açmaya izin verilmez. Öteki ayakkabıcılar zarar etmesin diye, böyle düşünülür, dedi.

Ömer:

— Ne güzel bir gelenek bu… Bu kardeşlik duyguları sayesinde, bu memlekette toplumsal bağlar binlerce yıl çözülmemiş. Anlaşılan o ki Ahi pirleri bu insanları birbiriyle, duayla, meslekle, aileyle, dükkânla öyle içerden ve derinden bağlamış ki çözülmek mümkün olmuyor değil mi Hasan Kardeşim, dedi.

Hasan,

— Haklısın Ömer, dedi.

Ömer Hasan’ın anlattıklarından çok etkilendi. Öyle ki kardeşlik duygularını yakından hissedebileceği bu insanların arasında olmayı, onlar gibi iyi bir usta olmayı, hatta bir dükkân açmayı arzulamaya başladı. Bu duygularla Ömer Hasan’a:

— Ben de ahi loncasına katılıp ayakkabıcı dükkânı açmak, istiyorum. Ne yapmam lazım? diye sordu.

Hasan:

— Bu göründüğü kadar kolay bir iş değil Ömer. Bunun bazı şartları var. Bunlara uymayacak olana ahi baba,  “git evladım, sen başka bir iş yap! Çiftçi ol, hayvan bak vs.” der. Anlayacağın biraz zordur bu iş…

Ömer, “şartları nedir?” dedi.

Hasan

— Öncelikle mesleğe kabul edilmek lazım! Bunun için de pirimize söz vermen lazım.

—Hangi konuda?

— Başlıca altı esas konuda… Bunlar:

“ Elini açık tutacaksın, sofranı açık tutacaksın, kapını açık tutacaksın.

Sonra; gözünü bağlı tutacaksın, dilini bağlı tutacaksın, belini bağlı tutacaksın. Yani Ahiler yalnızca iş hayatında değil, aile hayatlarında da bir takım ölçülere uymak zorundadırlar.

— Bana bunları açıklar mısın?

—Ahi baba bu yola girenlere şunları tavsiye eder:“Ahi’nin eli açık yani cömert olacak. Kapısı açık, yani misafirperver olacak.  Sofrası açık, yani evine aç geleni, tok gönderecek.

Gözü bağlı olacak yani başkalarının kusurlarını görmeyecek. Dili bağlı olacak yani kimseyi kırmayacak, beli bağlı olacak yani başkalarının hanımlarına ve kızlarına kötü gözle bakmayacak. Ayrıca ahi baba kız çocuklarına da şu öğüdü verir:

“Eşine, işine, aşına özen göster!”

Yine Ahi Baba yeni ustanın kulağına şu sözleri söyler:

“Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı ve kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma, dürüst ol. Kuvvetli ve üstün durumda iken, affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.” Sonra bu kadarla da iş bitmiyor…

—Başka şartları da mı var?

— Elbette. Bu işe kabiliyetin var mıdır? İdrakli misin ona bakılıyor. Fakat en önemlisi de az öncede belirttiğim gibi, ahlakın güzel olmasıdır. Ahlakı güzel olmayana meslek sırrı verilmez.

—  Neden?

— Çünkü ayarını, kullandığı malzemenin sırlarını herkesten iyi bilir. İyi mal üretmenin püf noktası yani ince detayları genellikle ustaların “sırrıdır.” Eğer layık olmayana bu sırrı verirse onu kötüye kullanır. Meslek ahlakı olmayana hüner öğretilmez. Önce edep, sonra hüner…

—  Ne kadar güzel… Pekiyi ben de aranıza katılmak için ne yapmam gerek?

— Ahi babaya dileğini bildireceksin. O da uygun olup olmadığına bakacak. Nasibin ve yeteneğin varsa, ustanın yanında çıraklığa başlayacaksın. Bunun için de bir tören yapılır. Çıraktan kalfalığa doğru yol alacaksın; Derken bir de bakmışsın ustalığa geçiş zamanın gelmiş. O zaman peştamal töreni yapılacak…

—  Peştamal töreni mi?

—  Evet ya… Her usta olacak kalfa, meslek pirlerinin kararıyla ve peştamal töreniyle ustalığa yükselir. Ancak o zaman kendisine dükkân açma yetkisi verilir. Ustalar sadece çırakların mesleki yeteneğinden değil, bir baba gibi ahlakından da sorumludur. Çıraklar bu şekilde bir mesleğe girmekle kalmaz, ustalarının “manevi evlatları” gibi terbiye ve sosyal sorumlulukları yanında kader olarak da ustalarının öz oğulları gibi olurlar. Bir usta için en önemli şey,  talebelerinin iyi ahlaklı olmaları, iyi mal üretmeleri ve iyi bir ustalar olarak yetişmiş olmasıdır. Onlar bunun manevi huzuru ile dolu olurlar.

Ahi baba esnafını eğitmek için zaman zaman onları bir araya toplar. Meslek ile ilgili bilgiler verir. Bunun yanı sıra hikmetli güzel sözler, ahlak sohbeti, dualar, dini terbiye, şiirler ve evliyaların hikâyeleriyle sohbetini süsler. Fakat bu sohbetlere bazı mesleklerle uğraşan kimselerin kabul edilmediğini duymuştum.

— Çok ilginç. Mesela kimler? diye sordu Ömer.

— Kasapları ve tellakları ve bir görüşe göre de arabacıları almadıkları söylenir.

—Pekiyi niçin almıyorlar onları?

— Ne kadar doğru bilemiyorum ama kasaplar hayvan kesiyor; tellaklar2insanların mahrem yerlerini görüyor; arabacılar ise genelde hayvanlara fazla yük vurarak eziyet ediyor. İşte bu yüzden bu meslekleri yapanların tertemiz bir bilinçaltı taşımadıkları düşünülüyor. Temiz bilinçaltına sahip olmayanlarınsa manevi terbiyesi zor olur düşüncesiyle almıyorlarmış derler.

Ömer bunu işitince, gönlü temiz tutmanın ne kadar önemli olduğunu anlıyordu. İçinde ahi babaya büyük bir muhabbet duyuyordu. Zaten çiftçiliği bir türlü sevemeyen Ömer, acaba ben de dükkân açsam şehre gelip bu işle uğraşsam olur mu diye düşünüyordu. Bu duygular içerisinde iken Hasan’a:

— Ben de Ahi Baba ile görüşüp, ona çırak olmak istiyorum. Mümkünse yanına gidebilir miyim, diye sordu.

Hasan tebessümle,

— Yanına gidip sorayım ama bu yola gireceksen dikkat et. Sakın ha pabucun dama atılmasın! dedi.

Bunun üzerine Ömer:

— Aman, Allah korusun Hasan.  Dua edelim de Allah pabucumuzun dama atılmasından bizleri korusun, dedi.

SEVDA

1970 yılında Kırklareli'nin Pınarhisar İlçesi’nde doğdu. Lüleburgaz Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi’ni bitirdi. 1992 yılında Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisansını 2014 Yılı’nda Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yeniçağ Bilim Dalı’ndaki “Yüksek Lisans” Eğitimini “ 15/3 No.lu Dubrovnik Düveli Ecnebiye Defteri: (H.1057-1073/M.1647-1663) (İnceleme Metin) adlı teziyle tamamladı. Yazar SEVDA DIRAGA CANBAZ 1992 Yılı’ndan beri Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Tarih öğretmenliği görevini sürdürmenin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Siyasal bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okumaktadır.

Sahasındaki bilgi birikimini öğretmenlik tecrübesiyle de pekiştirme gayretindedir. Alan bilgisini, bu sahada yaptığı okuma ve araştırmalarla sürekli geliştirmiş ve canlı tutmuştur. Özellikle tarihî bilgilerin daha ilgi çekici, anlaşılır ve herkes tarafından okunabilir hâle getirilebilmesini ve İstanbul Kültür Bilincini gençlere aktarmayı kendisine amaç edinmekte ve bu konuda yazılar yazmakta olan yazar, bu yazılarını mekânla bütünleştirmek amacıyla kültür gezileri için yurt dışında yaklaşık 30’a yakın ülkeye geziler yapmıştır. Bu gezilerinde öncelikle Osmanlı Coğrafyasını dolaşmayı amaç edinerek bu birikimini yazılarına aktarma gayretindedir. 

Canbaz, mesleği gereği lise düzeyindeki gençlere tarihi ve bu yolla kültürümüzü öğretmek ve sevdirmek amacıyla “Bir Kardeşlik Ülkesi” isminde bir kitap telif etmiştir. Fütüvvet kültürünün ele alındığı bu eserden sonra ikinci kitabı “Hikâyelerle Deyimlerimiz” Damla Yayınları tarafından basılmıştır.

Farklı dergilerde yazıları olan Canbaz’ın, “Anton Çehov’un Kırk Dört Yılı” başlıklı makalesi ise Hece Öykü dergisinde yayınlanmış (İki Aylık Öykü Dergisi, (2006): 162-8) ve bu makale uluslararası bir yayın taramasında yer almıştır (MLA International Bibliography, Web. 14 Apr. 2010.)

Çeşitli dergilerde çıkan yazıları ve basılan “Bir Kardeşlik Ülkesi”, “Hikâyelerle Deyimlerimiz” adlı kitaplarıyla tanınan Sevda DIRAGA CANBAZ, öğretmenliğin yanı sıra teorik konuları, ilmî usullerle birleştirip edebi ve orijinal ürünler vermek amacıyla halen yazı çalışmalarının yanı sıra Uzman Tarih Öğretmeni olarak MEB’deki görevine devam etmektedir.

Daha fazla görüntüle