Menu
BİR LİRALIK SEVİNÇ...
Öykü • BİR LİRALIK SEVİNÇ...

BİR LİRALIK SEVİNÇ...

-ahmet kekeç'e-

aynalı diyorlar bana. eh, öyleyse, partal üstbaşıma iliştirdiğim renkli kâğıt parçalarından sonra, boynuma aynamı asmalıyım. tamam, tam kalbimin hizasında. göbeğimin üstüne de şu küçük trompeti sallandırayım. bir parça kuru ekmek, biriki yıpranmış kitab ve kazte parçası bulunan torbamı omuzuma, haydi bu izbe türbe köşesinden, senelerdir olduğu gibi, yine iskenderiye'yi tarassuta.
ayna ile insanları kendisiyle gözgöze getirmeğe çalışıyorum; trompet ile de sağırları uyarmağa… su taşıyan karınca misali.
aynalı meczubum ya, bu benim medar–i maişetim. ilk seneler çocuklarla aram pek iyiydi; beni taşlarlar, ardımdan bağırırlardı; artık, alıştılar, beni görmüyorlar. alışkanlık işte böyle kör ediyor insanı.
bu gün, yolların en tenha olduğu öğle vakti çıktım dışarı. çünkü, dün, genç bir bayanın sürdüğü dörtçarpıdört beyaz bir jip, yavrularıyla yolun karşısına geçmeğe çalışan bir anne kediyi ve iki yavrusunu ezdi. daryolda bir şey yaşanmamış gibi hızla uzaklaşan koca kara tekerleklerin arasından sağ çıkan diğer iki yavruyu ve ölüleri alıp, fakirhanenin bulunduğu türbe avlusuna döndüm. gömme ve süt tedariğinden sonra, çıktım; merak içinde rahatsız bir gün geçirdim. fakirhaneye döndüğümde, tahmin ettiğim gibi, kalan iki yavru, önlerine koyduğum sütü içmemişlerdi. etrafa bakınıp, tabii ki annelerine bakınıp, durmadan miyavlamaktan sesleri kısılmıştı. kucağıma alıp sevdim iki öksüzü, okşadım; süt içirme denemelerim ancak saatler sonra netice verdi. sütü yalamağa başladıklarında, ikisi de artık ayakta zarzor durabiliyordu. sabaha kadar miyavlayıp, anneyi beklediler. ben de onların miyavlaması eşliğinde, el ettim gökyüzüne… gün doğarken uyuyakaldık birlikte…
/
sahilde pek çok yere girip çıkar, neşvelendiririm denizi görmeyenleri, dalga sesini duymayanları, dünyalıları. kapıdan girerken selam mahiyetinde trompeti biriki tıngırdatırım. karton yüzler gevşer, ooo aynalı hoşgeldin, der, müstehziyane bir tebessümle.
aynalı'dan al haberi. öğle üzeri girdiğim kazinoda:
–ooo, hoşgeldin aynalı… aynalıya hemen aynalı bir çay!
–aynam boynumda lan aynasız! aynasız olsun…
–hahahahaaa…
bir meczubla nasıl halhatırlaşılırsa, o faslı kısa kesip, pencere kenarındaki postekili tahtıma oturdum. hemen torbamdan bir kitab çıkarıp okumağa başladım. bu karson kısmısına pek yüz vermeğe gelmez. bundan sonra kafa sallarım, yeter.
çayım geldi. yanında şişkosundan bir dürüm.
geceki sefahatin gübürünü kalıntısını temizleyip, kazinoyu bu geceki sefahate amade kılmağa çalışan karsonların dedikodusu kulaklarımı tırmalıyor:
"falanca holdingin patronunun oğlunun akşam getirdiği piliç vardı ya…"
"eee?"
"beyaz bir dörtçarpıdört hediye etmiş!"
"beyaz dörtçarpıdört de duyulmuş şey değil!"
"pilicin adı beyza, ya…"
"özel mi boyatmış?"
"hem de fabrikasında… özel boyanmış!"
sözünü etdikleri holding patronunu seneler öncesinden tanırım. (…) … falan derken, (…) celaleddin rûmî'nin teşbihiyle, tabutunu tepelere tırmandırdı. (yani, bir sürü taşıyanı/çalışanı oldu, yönetici oldu.)
tepelerin ardında ne var acaba? işte benim ayna tepelerin ardını gösterir, gören göze. trompetim de haber veriyor, duyan kulağa.
ikindiye doğru sahildeki bir balık lokantasındayım.
–ooo, aynalı gelmiş! getirin kahvesini, mazbut olsun.
kahvemi höpürdetirken, masanın üzerindeki kaztelere gözatıyorum:
resmi istatistik müessesesine göre, memlekette yoksulluk geriliyor, refah yayılıyormuş. istatistik denince akan sular durur, nil kurur. yoksulluk iskenderiye sahillerine dökülür, gömülür.
gurub vakti, limana yakın bir kahvehaneye gidiyorum. nargilem geliyor, aynalı.
gecenin bir vakti.
tabut üstünde tabut, tabut üstünde tabut…
bu sözler dökülüyor aynımdan beynime: kahvehanenin bir köşesinde, kahkah kihkih, okey dedikleri taş oyunu oynayan yarıresmi kaztenin yönetici ve yazarlarına gözüm takılınca. yiyeceğini giyeceğini çöpten toplayanları görmeyip, refah yayılıyor, diye yazarak patronlarının tabutuna omuz veriyorlar, çivi çakıyor ve karşılığında yüklü kâğıt kaime alıyorlar; biliyorum, asgari ücretli çalışanlara kendi tabutlarını taşıtırken, utanıp sıkılmadan dürüstlük, hak, hukuk teranesi satıyor, lisanın içine eden eşek arısı sokasıca dilleri, kırılası kalemleriyle.
onları görmemek, duymamak için, torbamdaki kitablardan birini çıkarıp, dalıyorum:
"mesnevi'nin söz sûreti, azdırır sûretciyi, yolun kaybettirir. yol gösterir manaya bakana, yön buldurur."
"kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. cenaze gibi kimsenin boynuna binme.
"nimetullahı paylaşamayıp karartan/küfranda bulunan, ister ki herkes kendisini yüklensin, ölüyü mezara götürür gibi götürsün/taşısın.
"rüyada kimi tabuta binmiş götürülüyor görürsen, üst rütbeli, yüksek yönetici olur.
"çünkü o tabut, halkın boynuna bir yüktür. ekabir, halkın boynuna yük kor, yük olur.
"yükünü herkese yükleme, kendine yükle. baş olmayı az iste, yoksulluk daha iyidir.
"halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.
"sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın; fakat şimdi bir şehre benzemedesin. şehre benziyorsun ama, hakikatte bir harâbe köysün sen."

okurken, yanıbaşımda karsonlar ve bir pir, yerlerde aranmağa başladı. başımı kaldırıp ne olduğunu anlamağa çalıştım. pir durmadan söyleniyor, karson da, göremiyorum, diye bıkkınlıkla sızlanıyor. pir, emekli postacı eburevan efendi idi. "elimden fırlayıp gitti şu tarafa meret. bir liraydı. şu tarafa fırladı…" diye söylenip duruyordu. iki çay içmişti. belli ki, bu para, bu günkü çay parasıydı. iki çay parası ediyordu. emekli maaşı zaten yetmiyor zavallıya. kimi kere tesadüfen şahid oldum: çocukları, damatları üç-beş sıkıştırıyor avucuna, ne etsin, mahcubiyet içinde, zayıf itirazlarla kabul ediyordu verileni...
aramaktan bıkan karson gidince, ben de biraz bakınır, aranır gibi hareketlerle, usulca cebimden bir lirayı avucuma aldım ve elimi yere uzatıp çektim, avucumu açıp eburevana gösterdim. "şuradaymış" dedim.
eburevan'ın sevincini bir liraya…