
Gizli gözyaşı!
Beni böyle çılgın ve mutlu eden
Denizdir deniz
Dumanı tüten denizlerle sarmalanmış düşlerle
Yaşamayı seviyorum
Yosun ve balık kokan limanda
Yağmurdan korunan bir bankta
Sürgünlüğün acısını duyarak otururken
Yaşlılık kokusu siner
Solgun senelerin
Soldurduğu nefesime
Yaşlılık lekelerine yapışmış
Yaşlı ten kokusuyla
Hep aynı sıkıntıda bana çığlık atan martılar
Söz konusu olan ihtiyarlamaktı yalnızca
…..
Yine bahçedeki ardıç ve mavi ladinleri seyrediyordu. Genç ve gürdüler. Öğleden sonra karla karışık yağmur yağmaya başladı. Su, beton duvarlara çarpıyor, birazı siniyor, birazı yerden yok oluyordu. Oluklardan akan suyun şırıldamasını alışarak dinlemek onu sakinleştiriyordu. Erimiş karın kokusu vardı etrafta. Kokluyordu soğuğu, esen rüzgârla savrulan dağların soğuğunu, pırıl pırıl soğuğunu, kar soğuğunu. Yağmur dindi. Çevreyi aniden bahçenin yeşilliğinin kokusu sardı. Havayı kokladı kokladı kokladı. Manzara değil ama aldığı koku kafasında aşırı ışık almış film gibi parça parça görüntüler canlandırdı. Nesnelerin kokusu onu etkiliyordu. Çocukken kışın kömürlüğe gitmeyi çok severdi. Orada kömür ve yarılmış odunlar vardı. Odunlardan çıkan koku ona iyi gelirdi. Kömürlerden yanık isli koku ve sonra kurumuş yosunsu güzel bir koku yükselirdi; babasının düzgünce istiflediği odunlardan. Ara ara çıralardan gelen reçine kokusu genzini yakardı. Bu güzel odun kokusunu içerdi adeta. Aynı kokuyu ormanda dolaşırken ormancıların kesip bıraktığı odunlar arasından çıkıp yayılan o buruk kokuda bulurdu. Odunların kokusundan meşe, mazı, sedir, porsuk ağacı diye ayırt edebiliyordu. Hatta bunların çürük veya kuru olup olmadığını da bilirdi. Kırların, çiçeklerin, toprağın, denizin, nehrin, kıracın, bozkırın kokusunu bilirdi. Gördüğü doğal nesnelerin kokusunu tanırdı, bilirdi. Beyni iyi kaydetmişti. Yemek kokularını da tanırdı. Sitenin yangın merdiveninden inerken pişmeye yeni başlamış etli veya etsiz patates yemeğini, hatta zeytinyağlı mı, mısır ya da ayçiçeği yağlı mı olup olmadığına kadar, tuzunun olup olamadığına kadar bilirdi. Yeşil mercimekli bol naneli bulgur pilavının kokusunu, yavan kuru fasulyenin kokusunu, dolmaların her türlüsünün kokusunu, hatta bir yemeğin kokusundan o yemeğin iyi pişip pişmediğini, güzel olup olmadığını dahi bilebiliyordu. Baharatlı olanların da baharatlarını sayabiliyordu. Rüzgârın getirdiği pide kokusunu, kaya diplerinde eğrezlerin yuvalandığı derenin buzul şırıltısı ile ispinozların son ötüşlerini duyduğu soğuk, karlı bir iftar vaktinde sobada kaynayan tarhana çorbasının kokusuyla zihninde birleştirip geçmişe öğrencilik yıllarına gitti.
Tek bir koku zihnimizde birçok görüntü canlandırabilir. Koku algılamada koku hafızası denen kavram önemlidir. Algılanan her türlü koku, özel bir kodlamayla beynimizdeki koku belleğinde arşivlenmektedir. Kokuya ait bilgiler görsel ve işitsel hafızaya göre daha kalıcıdır. Bu nedenle, tek bir kokunun algılanmasının sonucunda da zihnimizde birçok görüntü algılanabilmektedir. Onca koku kendince kategorilerden geçerek, eğitilerek kimliğe dönüşür. Taşınır bütün değerler olumlu, olumsuz, naif, tiksinç gibi alt değerlere geçer. Koku adeta beynin ve kalbin hükümlerini kabullenir ve kendince bir değer biçer.
Yağmur tekrar duvarlardan kayıp akıyor. Duygu yağmuru çok uzaklardan çıkıp geliyor.
Çocukken denizi görmek için çok yalvarmıştı babasına, ilk kez görecekti. Samsun’a giden otobüse bindiler. Gece boyu uyku girmedi gözüne. Babasına sürekli “Denizi ne zaman göreceğiz?” Babası “Daha var” dedikçe, şoför de “Daha çoook var” dedi. Sabaha karşı tan ağarırken balığımsı, tuzumsu, suyumsu, yosunumsu bir koku hissetti. Bu deniz olmalıydı ama görünmüyordu, babasına yüksek sesle “Galiba denize yaklaştık.” Babası cevap vermeden şoför “Doğru bildin, şimdi karşımıza gelecek deniz” dedi ki deniz tüm güzelliğiyle karşındaydı. Güneş yeni doğuyordu. Kuzey şafağı titreyişteydi. Denizin saran ölümsüz maviliğin ağır sisi yükselmişti. Ufuk, pembe, sarı, mavi renklerinin karışımına boyanmış gibiydi. İrili ufaklı tekneler denizin ortasındaydı. Evet denizdi. Gara kadar denizi ve güneşin yükselişini seyretti. Otobüsten indiler. Kıyıda deniz kenarında durdu. Batıdan, denizin şehri keserek açtığı boğazdan yayılımlı bir hava akıntısı geçip geliyor taşranın kokularını getiriyordu. Çayırların, ormanların, belki de ardındaki uzak şehirlerin, denizin kokusunu. Bir de denizlerdeki derinlik kokusunu, kımıldayan ölüm duygusu gibi. Deniz içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş şişkin bir yelken gibi kokuyordu. Yalın bir kokusu vardı bu denizin, ama aynı zamanda büyük ve kendine özgü bir koku o, balığımsı tuzumsu, suyumsu yosunumsu taze. Denizin kokusunu bütün olarak bıraktı, bütün olarak belleğinde saklayıp tadını bütün olarak duyumsadı. Denizin kokusu öyle hoşuna gitti ki, onu günün birinde saf ve katışıksız olarak ve içinde boğulabileceği kadar çok ele geçirmeyi diledi.
Görüntüler birden yine geldi, sadece küçük bir kırpıştı-kırpıntı beş saniyecik şahane bir anıştırma olarak duyulabiliyor sonra hemen kayboluyordu.
Eğirdir’de görev yaptığı zamanlarda kaldığı odanın penceresi göle bakıyordu, gölün kokusuyla uyuyordu. İçini rahatlatan, yorgunluğunu alan kokuyu özlüyordu. Tekneyle göle açıldığında teknenin burnunda rüzgâra karşı durur ve gölün kokusunu içine çekerdi. Göle doğru esen rüzgârla taşkın bir şeftali ve elma çiçeği kokusunun kuytu, loş ve hoş hissettiren duygusu beynine ve burnuna dolup sinerdi. Aynısını İzmir’de Bostanlı vapuruna bindiği zaman da yapar, en havadar yere geçer denizi koklardı, martı çığlıklarıyla. Bu kokular onu iyileştirirdi. Denizin aslında koku da değil bir soluk bir soluk veriş, bütün kokuların bitişi olan sonsuz kokusunun içinden uçar gibi geçmek, bu solukta zevkten eriyip dağılmak düşü en sevdiği şey oldu. Evlendikleri yıl güneş henüz batarken İzmir Garı’ndan çıkıp yol boyu parkın kenarında yürürken duyduğu koku genzine doldu. Bu kokulu aydınlık onu çok etkiledi. Büyüleyici bir kokuydu. Kocasına sordu: “Bu hangi çiçeğin kokusu?” “Beyaz yasemin” Bu büyüleyici kokuya parktaki kafeden yayılan Mendelssohn’un “Violin Konçertosu” eşlik ediyordu.
Koku, insanı kendisine çeken ve bizi bir çerçeveye sokan, kaçınılmaz, kendini insana mutlaka hissettiren bir duyudur. Koku öylesine güçlü bir duygudur ki çok uzun zaman önce öğrenilen davranışlar genlerimize kazınmıştır. Koku ve hafıza birbirine o kadar yakın ve yer yer neredeyse iç içe geçmiştir. Böylelikle koku hafızası ya da Proust hafızası istemsiz hafıza- denilen olgu meydana gelir. Bu olayda uyarana çok kısa bir süre maruz kalmak, otomatik olarak geçmişe dair güçlü hafızayı tetikler. Proust için bu çaya batırılmış çöreğin, teyzesini evine dair detaylı hafızayı harekete geçirmiş olmasıydı. Pek çoğumuz benzer deneyimler yaşarız. Bir koku duyarız ve aklımızda çağrıştırılan anılar canlanır veya bir şeyi duyumsarız. Bu belirli bir yemeğin veya içeceğin kokusu, geçmişe dair tanıdığız bir insanın kokusu da olabilir. Kokularla duyular arasındaki bu ilişkinin kokuların işlenmesinde rol oynayan beyin bölgesinin duyularla bağlantılı olan limbik sistemde yer almasıdır.
İçine ekmek doğranmış, ılık sütü kaşıklıyordu babası. Sütün kokusu uyandırmıştı. Sütün kokusu, bir başka gelmişti bugün ona “Oh ne güzel kokuyor” deyip masaya ilişti. “Çok mu acıktın? Önce elini yüzünü yıka gel. Annen yok bu sabah, anneannenin yağmurlu havadan dizleri çok ağrımaya başlamış, ona bakmaya gitti. Sütlü ekmeği de ikimiz için hazırladı” dedi babası.
…..
Sicim gibi yağan nisan yağmurları altında görevden geliyordu. Üşümüştü ve çok yorgundu. Kapıyı açtı. Mis gibi süt kokusu değdi burnuna. Babası ve kızı sütlü ekmek kaşıklıyor, “Anne gel! Dedem sütlü ekmek yaptı, tadı çok güzel” dedi kızı.
…..
Mutfakta cezvede ısınan sütün kokusu çok uzaklardan bu anıyı getirmişti ona. Eşi süt ısıtıyordu. Dışarıda mevsim sağanakları vardı. Mendelssohn’un “Violin Konçertosu” çalıyordu telefonunda, “Oh ne güzel kokuyor” deyip masaya ilişti. “İçine biraz çikolata attım. İç, biraz beynin dinlensin, iyi gelir” dedi kocası. Kokladı, yudumladı yudumladı yudumladı.
…..
Sabah kalktı buruk bir koku duydu. Kokunun ne yönden geldiğini çıkaramıyordu.
Her şeyi denedi, kurutulmuş lavanta çiçekleri, kokulu ıslak havlular, ama koku bir türlü gitmedi. O koku gelene kadar her şey yolundaydı, halinden memnundu. Görünüşünden ve görünür izler bırakmadan ilerleyen yaşından. Yaşlanıyordu evet, ama değişiklikler önemsizdi. Vitamin takviyeleri, kızının aldığı cilt bakım ürünleri ile idare edilebilir geliyordu. Yaş dönümü belirtileri artık eskisinden daha hafif geçiyordu. Her gün yürüyor, egzersiz yapıyordu. Vücudu her zamankinden daha formdaydı. İyi görünüyordu. Sağlığı yerindeydi; kalp, tansiyon, şeker, kireçlenme gibi çoğu yaşıtı kadının sahip olduğu hastalıkları yoktu. Ruh hali, işte tek gerçek kayıptı. Gece uykusunu kaçıracak kadar telefon geliyordu kızından. Onun uzak şehirdeki görevi sırasında karşılaştığı sorunlara çözüm üretmekle meşguldü. Ta ki kitapta bir cümle okuyana kadar; “Kadın, evine girerken kapı eşiğinde durdu. İçeriden gelen havayı kokladı, yaşlılık kokusunun sinmeye başlayıp başlamadığını kontrol etti.” Bu cümle onu sarstı. Okumaya devam etti. “Melanie’nin kokusu sanki ta buraya kadar geldi, gri kazağının, beyaz saçlarının, ince ve yumuşak teninin kokusu. Uzun zamandır aynı yerde bırakılan eşyaya ait olan bir koku. Onun için bu koku eski evlerde bu kadar iyi duyulur. Suda eritilip unutulmuş bir jelâtin. Tabağın kenarına yapışıp kalmış bir parça tatlı. Bu koku, çarşaflara sinmiş uykunun kokusudur. Bir de nefesin kokusudur. Dışarıya bakarken yüzünü cama yaklaştırınca, camın yansıttığı bu koku insana geri döner. Yaşlı insanlar öyle kokarlar.” Hiç dikkat etmemişti yaşlılık kokusu neydi, nasıl kokardı? İstemsizce avuçlarının içine hohlayıp kokladı. Diş macunu kokuyordu nefesi. Kafası bununla meşgulken yürüyüş saati de gelmişti. Dışarı çıkmak için hızlıca giyinip hazırlandı. Gökyüzü açılmıştı. Yeni akıma uyulup yapılan evler göğe karşı kapkara duruyordu; tekdüze bir çirkinlik içindeydiler. Güneş bahçedeki ağaçlara vurmuştu, yaprak uçlarındaki su damlalarında oynaşıyordu. Bahçeden ferahlatan koku yayılıyordu. Yağmurun ve karın çamurlu, ıslak tuttuğu gölgeli yerlerde taze otlar yeniden yeniye sürmeye başlamış ve yoncalar fışkırmış bahçenin yeşilliği, taze ot kokusu; serinlik, gölgelik ve bereket içinde bir baharı müjdeliyordu. Tıpkı vetiver kokusunu andırıyordu. Oldukça sofistike bir koku; gerginliği alan, güçlü bir sakinleştirici gibi.
Sitenin kedileri önünden geçti. Çocukların site girişine bıraktığı hazır mamalardan dolayı cılız sokak kedisi görüntüleri kaybolmuştu. Kargaların düzensiz kaba sesleri, isketelerin ahenkli tınısının duyulmasına engel oluyordu. Kısık sesli sığırcık ötüşü, dişbudağın dalında asılı kalmıştı sanki, martı çığlıkları ise çoook uzak. Etrafını hudayinabit mavi minelerin sardığı kameriyede hava almak için oturan yaşlı teyzelere selam verdi. Parkı geçerken çınar ağacının gövdesine yağmurun değmesiyle etrafa yayılmış baygın kokuyu duydu. Doğanın derinliklerine götüren, bir yolculuğu başlatan aynı anda entelektüel bir hava yaratan ve nostaljik anıların kapılarını da aralatan rutubetli toprak kokusuyla birlikte. Bu koku zihnini dinlendirip ruhunu besliyordu. Kaldırımlar serindi ve arınmıştı. Park yolundan caddeye geçtiği sırada rögar ızgaralarının arasından geldiğini sandığı kokudan midesi bulandı. Ama koku azalmıyor gittikçe artıyordu. İlk defa yanılmıştı. Koku, patlayarak caddeye akan kanalizasyon suyundan geliyordu. Buradan çok hızlıca uzaklaştı. Marketin üzerindeki evin penceresinden yayılan sarımsaklı domates sosunun kokusu ona pazar sabahı annesinin hazırladığı kahvaltıyı çok kısa bir an hatırlatıp geçti çünkü aynı anda karşı tepelerin yamacına kurulmuş ağıllardan rüzgârın getirdiği koku hızlıca çarptı burnuna, esti geçti. Caddeye çıktığında dönercilerin, pastanelerin, mutfak penceresi açık evlerden gelen mevsim yemeklerinin ağır kokusu beraberinde sesi yüksek, unutulmuş arabesk müzik sesi, balkondan sallanan çamaşırların çeşit çeşit kokusu, kuruyemişçiden gelen kavrulmuş leblebi kokusu, ilkokulun açık pencerelerinden gelen tanıdık sınıf kokusu, balıkçının tezgâhından akan suların ağır kokusu, caddeden yeni geçmiş birinin üst notası karanfil olan parfüm ve sigara kokusu ve de arabaların egzoz kokuları eşliğinde alış veriş yapıp eve döndü. Ha bu arada girdiği her marketin kendine has kokusundan o marketi görmese de ismini söyleyebilirdi. Evinin kapısını açtı. Apartman katının içi balık kızartmasının ağır kokusuna maruz kalmıştı hem de çok taze olmayan hamsi kokusuydu. Koku odalara yayılmasın diye kapıyı alelacele kapattı. O, koku almaya çalışan bir köpeğin burnu gibi evdeki kokuyu almaya çalışıyordu. Her yeri kokluyor kokluyor kokluyor, kafasında geçmişin garip filmini yeniden oynatıyordu. Kalbi çarpıyordu. Kitaptaki o cümleyi okuyana kadar hiç dikkat etmemişti. Farklı bir kokuyu almaya çalışıyordu ki. “Tam da bu” dedi. Evet, evden gelen koku onu yıllar önceye götürdü. Koku tanıdıktı. Çocukken anneannesinin yanına geldiğinde bu kokuyu duyardı. Ama o koku o zaman için dedesinin evinin kokusunu temsil ediyordu. O kokuyu duyunca burası ‘Dedemin evi’ hissini taşırdı. Dedesi öldüğünde o kokuyu unuttu. Sonra bir gün annesine geldiğinde o kokuyu hissetmişti. Hemen zihni çocukluğuna gitti “Dedemin evi de böyle kokardı” dedi kendi kendine. Herhalde evdeki eşyaların eski olması yılların eskitmesinin verdiği koku diye düşünmüştü. Ama şimdi evinin kapısını açtığında o koku evet o kokuyu hatırladı. ‘Yaşlılık kokusu, yaşlı insan kokusu’. Neden böyleydi. Merak etti. Google’a yazdı: Yaşlı insan kokusu. Evet gerçekti. Makaleler doğruluyordu. “Yaşlı insanların karakteristik kokusudur. Yaşlı insanların kendilerine has kimyasal bir kokuları vardır. Deri bezlerindeki, kimyasalların havaya karışan küçük kokulu moleküllere parçalanması ile üretilir. Bilim insanlarına göre, yaşlı insanlara bu özgü kokuyu veren kimyasal, 2- nonenal adındaki bir bileşen. Diğer kimyasalların zamanla oksidatif parçalanmalarıyla ortaya çıkan bu bileşen, insanlarda nahoş, yağlı ve otsu olarak tanımlanan kokuyu üretiyor. Araştırmacılar, sebebinin metabolizmada görülen yaşla ilişkili değişimler ya da deri salgılarında bulunan diğer kimyasallardaki değişimler olabileceğini düşünüyorlar. Fakat büyük soru eğer böyle bir şey varsa kokudaki yaşla ilişkili değişimlerin hangi amaca hizmet ettiği yönünde.” Diğer makalelerde de bu maddeyi gördü. Başka makale: “Yaşlı insanlar, yaşlandıkça farklı kokarlar. Vücut ciltteki Omega-7 doymamış yağ asitlerinin parçalanma şeklini ince bir şekilde değiştirir. Bu asitler havaya maruz kalır ve “Nonenal” adı verilen bir bileşik oluşturur. Nonenal büyük olasılıkla hormon dengesizliklerinden kaynaklanır. Bu dengesizlikler insan yaşlandıkça ortaya çıkar.” “Demek ki Nonenal denen maddeymiş sebebi” dedi, devam etti. “Bu kokuyu oluşturan yağ asitleri suda çözünmez. Bu nedene kolayca yıkanarak giderilemez. Ne yapmalıyız?” Hah! Nasıl çözümler var bakalım. “Su ve sirkeyi karıştırıp, yerleri silin, çamaşırlara yumuşatıcı ekleyin özel çamaşır katkı maddeleri kullanın…” Bunların çözüm olacağını düşünmüyordu. Bir uzman da yaşlı insan kokusunu rutubetli bir bodrumdaki nemli karton kokusuna benzetmişti. Bazısı da kokunun eski kitap kokusuna benzediğini bu yüzden de kütüphane aldehiti diye de adlandırıldığını belirtiyor. “Yaşlı insanlar kötü kokar” yazıyordu bir makalede de. Kimse ona bahsetmemişti ve uyarılmamıştı. O her zaman duş alır, keselenir, özenle yıkanırdı. O bunu öz saygının bir ritüeli olarak yapardı. Fakat o koku oradaydı, vardı; dedesinin evi gibi kokuyordu. Çok güçlü değildi, ama odadaydı. Paslı bir koku gibi, nemli, tuzlu, yağlı, ekşimsi ve eski.
Merakı arttı. İnternete girdi kokular, koku mekanizması gibi konuları araştırdı. Okurken ki hissi neydi, neyi umuyordu? Bilmediği bir tehlikeyi bekliyor gibi korkuyordu, çarpıntısı artmıştı, şakakları zonkluyor, gözleri yanıyordu, midesi kasılıyor, karnına iğneler batıyor, boynu ve omzu kasılıyor, Mouse tutan eli hafiften titriyordu. Telefonunda Shostakovich’in “5. Senfoni”si çalarken koku kelimesi gördüğü her linke tıklayıp hızlı bir şekilde ilgisini çeken yerleri alçak sesle mırıldanır gibi okuyordu. “Koku; nesnelerden yayılan zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu şeklinde tanımlanmaktadır. Zira kokuların bizdeki işlevleri, onların anlamlarını nasıl tanımladığımızla ilgili. Biz o kokuyu ilk kez nerde duyduk ve bunu duyduğumuzdaki duygu durumumuz ne idiyse kokuyu tekrar duymamız halinde gene hemen o duygu durumuna gider beynimiz. Aslında teknik olarak sağlıklı koku alma sistemi sahibi bir insan burnunu eğiterek ustalık mertebesine ulaşıyor. Koku okullarında bu öğretiliyor.
“Kadınların koku algılama ve tanımlama yetisi erkeklerle mukayese edildiğinde tartışmasız, hatta ezici bir şekilde daha güçlü. Bunun çocuğunu koruma ve kollama içgüdüsü ile gelişerek farkı oluşturmuş olması muhtemel.”
“Koku ve müzik gibi duyusal uyarıcılar, beyindeki bellek yollarını ve duygusal merkezleri etkileyerek, uzakta kalmış anıları tekrar gün yüzüne çıkarmada son derece etkili araçlar olarak öne çıkar.”
“Amigdala özellikle koku olmak üzere duyulardan bilgi taşıyan birkaç yapıya yakındır, bu nedenle kokuların duygular ve belleklerle güçlü bir şekilde bağlantı kurması olasıdır. Amigdala ayrıca görme ve işitme işleyen beyin alanlarına bağlanır. Amigdalanın merkezi konumu duygusal hafızamızın şekillenmesinde ve günlük yaşamımızda karşılaştığımız olaylara duygusal anlam yüklememizde kilit bir rol oynamasını sağlar. Amigdala kokulara verilen duygusal yanıtları belirlemede temel işlev görür ve kokuların bizde yarattığı heyecan, kaygı, keyif gibi cevapların ana oluşturulma merkezidir.”
Bu Amigdala da ne önemli şeydi. Beyinle ilgili okuduğu makalelerde de daha önce karşısına sıkça çıkmıştı.
Koku ile ilgili makaleler, koku ile ilgili kitaplar, hepsini okumalıydı. Bu kokuya çözüm gerçekten sirkeli sıcak su muydu? Merak ediyordu. Araştırdı. Yine her soruna buldukları çözüm: sirkeli sıcak su. Her şeye çözüm olur mu? You Tube’a yazdı: Kötü kokulardan nasıl kurtuluruz. Hepsi aynı şeyleri söylüyordu. Sirkeli su veya tütsü. Tütsü olmaz. Alerjisi vardı. Hiperozmi teşhisi konmuştu. Yüksek ve aşırılı duyarlı koku alma duyusu taşıyordu. Tütsü, tütün mamulleri, ağır parfüm kokularına maruz kaldığında öksürme, hapşırma, gözlerde sulanma, kaşıntı, kızarıklık, mide bulantısı, nefes alamama hissisine kadar giden bir hassasiyet yaşıyordu. Bunun için ilaç kullanıyordu. Doktorunun söylediği hipoteze göre; kokuyu işleyen sinirleri yanlış ateşleyen bir şey olduğuydu. Uzun zamandır sanatta yapay zekâ tartışmaları ve yapay zekâ - nükleer yayılma konusuna yoğunlaşmışken bu koku takıntısı onun dikkatini dağıtmıştı. Bir anda kendini “Kokusal Sanata Deleuzeyen Bir Yaklaşım” adlı makaleye odaklanmış olarak buldu. Şu anda buna vakti yoktu. İşaretleyip bıraktı. Daha sonra detaylı okuyacaktı.
Yapay zekâya sormak istemedi. O hâlâ bilgiyi kaynağından okumayı tercih ediyordu. Çünkü bu sistemler önemli herhangi bir amaç için kullanıyorsa yüzeysel bir gözden geçirmenin çok ötesine geçen bir doğrulama sürecine ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Bu da detay odaklı insan çalışması anlamına geliyordu; her iddiayı, her diyagramı, her bağlantıyı, her kelimeyi, her kod satırını, her sonucu, alıntıyı ve gerçeği kontrol etmek gerekliydi. Ve doğrulamayı en iyi kim yapabilir? Yapay zekânın yapmaya çalıştığı her neyse, zaten bu konuda iyi olan kişiler: Yerini alması gereken çalışanlar. Doktorlar tıbbi iddiaları kontrol edebilir. Kıdemli programcılar yapay zekâ kodlama çıktılarını kontrol edebilir. Güçlü metin yazarları, GPT’nin yazdığı her şeyin etkileyici olup olmadığını kontrol edebilir; iyi bir ifadeyi okuduklarında anlarlar ve her paragrafın bir öncekinden akıcı bir şekilde devam etmesini sağlayabilirlerdi. Yapay zekâ çalışmalarının en büyük ironisi buydu. Eğer zaten kişi o işi iyi yapmıyorsa, o bilgiye ve bağlama sahip değilse ürettiği şeyin iyi olup olmadığını anlayamazdı. Ona göre atın sırtına binip atın götürdüğü yere giden insan değil, atın sırtına binip atı istediği yere götüren insan niteliği önemliydi yani burada insan zekâsı öne çıkmaktaydı. Bir de yapay zekânın yazma yeteneği yoktu ve olamazdı da. Makinelere devretmek istemediğimiz bir işti bu. Yapay zekâ mükemmel ve ucuz olsa bile. Yapay zekâ içerik sunabilir. Ancak insan müdahalesinden arındırılmış içerik sunumu ve bilişsel koşulları üretip üretmediği tartışmalı bir konuydu. Hem yapay zekâ işleri tamamen ortadan kaldırmıyor, sadece mesleklerin içindeki işleri otomatikleştiriyordu. Bilgelik, yaratıcılık ve özerklikten yoksun makinelerdi. Bunlarla estetik ilerleme mümkün olur muydu? Bir gün yapay bir ruh yapmayı düşünüyorlarsa nereden başlayacaklardı? Ayrıca yapay zekâ önyargısı diye bir durum olduğunu da göz ardı etmiyordu. Bunları düşündüğü için yapay zekâyı kullanmamayı tercih ediyordu. Ayrıca araştırmayı seviyordu, okumayı da. Şimdilik. Çünkü çağla savaşılmayacağını biliyordu. Örneğin dolmakalem, coşkusuna ayak uyduramıyordu artık. Yazılarını bilgisayarda yazıyordu.
Bilgi açlığının doyuramadığı bir merakla geç saatlere kadar okudu. Farklı bir makale başlığına gözü ilişti ve hızlıca okudu. Yaşlılık kokusunu araştırırken bir de bu koku çıkmıştı. ‘Ölümün Kokusu’. Bu iki kokuyu merak ediyordu acaba hangisiydi yaşlılık kokusu mu, ölüm kokusu muydu hissettiği koku? “Siz hiç ölümün kokusuyla tanıştınız mı?” başlıklı bir makaleye göz gezdirdi. “Bazı koku hassasiyeti olan insanlar biri ölmeden önce bu kokuyu alırlarmış. Ölümün kendine has bir molekülü varmış, metalik, tatlımsı ve ağır bir kokuymuş.” Makaleyi bazı bölümleri atlayarak kendisini rahatlatacak bir cümle arar gibi hızlı hızlı okuyordu. Müzik de ona eşlik ediyordu. Göğsünde bir baskı hissederek nefesini tutan biri gibiydi. Okuyordu: … “Salonda bir yatak. Şükrü amca uzanmış yatıyordu. Yakınları evi doldurmuş, herkes üzgün ve ağlaşıyordu. O anda çok farklı bir halet-i ruhiye içine girmişken o kokuyu hissettim. Bu kokuyu daha önce hiçbir yerde hissetmemiştim. Hiçbir şeye benzemiyordu. Benim kokulara hassas bir yanım vardır” “Aynı benim gibi” derken kendi sesini duydu. “O gün o kokuyu hissedince, odadaki kalabalıktan kaynaklandığını zannettim… Ben o kokunun ölüm kokusu olduğunu ikinci olarak kendi evimizden birisi vefat edince anladım.” Bir de bu konuyu detaylı araştırmaya gücü kalmadı. Evinde hissettiği kokunun bu olmadığına karar verdi. Çünkü metalik bir koku değildi. Bunu biliyordu. Gözleri yorulmuş uykusu da gelmişti. Bilgisayarı ve müziği kapattı.
Sabah erkenden kalktı. Kokunun kaynağını bulmaya çalıştı. Odanın tüm köşelerini, dolapları, yatağı kontrol etti. Yatak örtüsünü çarşafları nevresimleri her şeyi güzel kokulu deterjanlarla yıkadı. Evi süpürdü, yerleri sildi; sirkeli ve sıcak suyla. Gebelikte tanımlayamadığı koku yüzünden midesi çok bulanıp kusmuştu. Acaba yaşlılıkta da böyle bir koku söz konusu olabilir miydi? Bu kötü kokuyu bastırmak için sürekli ayva yemiş veya burnunu ayvaya dayayıp derin soluklar alarak koklamıştı. Ona iyi gelmişti. Odalara ayva koysa koku değişir miydi? Hatta gitti mutfaktan ayva yıkayıp yedi. Bir tane de masaya bıraktı. Gebelikte hep bir koku duyardı. Bu kokunun ani dalgalar halinde ve farklı yoğunlukta geldiğini söylerdi. Bu kokunun mutfaktan, banyodan geldiğini düşünürmüş. Ne hoş, ne sevimsiz, biraz tatlı, biraz da ekşi bir koku… Mutfaktan gelmiyorsa dolaptaki hırkanın içinde… Sonunda bu kokunun eşyalara ait olmadığını, kaynağının ne bir eşyada, ne de başka bir yerde olmadığını, bir yere tek ve kısa bir an için yapıştığından dolayı, adlandırılmasının zor olduğunu keşfetmiş. “O hiçbir şeye benzemiyor” der, sonra tam tersini, başka bir kokunun içinde olduğunu hissedermiş. İnsanın yaşadığı o anı hissettiren, kokusunu duyduğu şeyi adlandıramamak çok üzücüymüş. Bu deneyimi açıklayamamak ve adlandıramamak bilinen hiyerarşilerde ona yer verememek sinir bozucuymuş. Bazen botanik parkında dolaşırken bilmediği bir otun yapraklarını parmaklarıyla ezer, kokuyu onların içinde bulduğunu düşünür ama hep yanılırmış.
Bu koku takıntısı kocasını da çok yormuştu. O, karısının bu konuyu abarttığını düşünüyor “Ben böyle bir koku duymuyorum” deyip geçiştiriyordu. Kocasına “Herodotos içi boşaltılan cesedin dövülmüş baharatlarla yıkandığını, dövülmüş sarı sakız, Çin tarçını ve diğer kokulu otlar konularak dikildiğini yazar. Cenazelerin kefenine serpiştirilen tefârik kokusu mu alsam, hem böcek ve sinek de gelmez bu sayede. Anneannem bu kokuya ‘mezar kokusu’, ‘toprak kokusu’ da derdi. Acaba ben de dolaptaki tarçın çubuklarını masaya bolca bıraksam koku gider mi? Şimdi tefârik bulamam” dedi. Kocası da “Olur olur. Bu kadar takılma artık” dedi. Bir bardağın içine tarçın çubuklarını koyup sehpanın üzerine bıraktı.
Duş aldı, temiz pijamalar giydi, evi havalandırdı. Banyoya gitti, geri döndü ve koku yine oradaydı, yapışkan ve kaçınılmaz. Geceleri uyuyamıyordu. Karanlıkta sırtüstü yatıyordu. Saatin sesinden ve kendi hafif soluklarından başka ses yoktu odada. Bir an yatışıp uyuklamaya başlıyor, ama az sonra sıçrayarak uyanıyordu. Kafasına o yapışkan anlamlandıramadığı koku geliyordu. Kokuya takılmıştı. Belki de ciltle, yaşla ilgisi yoktu. Ev yıllardır badana olmamıştı, duvarlar bu kokuyu yayıyordu. Odadaki eşyalar, perdeler, mobilyalar, halılar, kitaplar hepsi yıpranmıştı. Dedesinin, annesinin, kayınvalidesinin evi de eskiydi. Bu teoriyi test etmesi gerekiyordu. Bunun için evden ayrılıp uzak şehirdeki kızına gitti. Eve girdiğinde evi kokladı kokladı kokladı. Kızının; Yasemin’in kokusunu duydu. Yoktu işte o koku. Yoktu. Yoktu. Temiz pijamalarını giydi temiz çarşaflı yatağa yattı. Kızında yaklaşık bir hafta on gün kaldı. Dışarı çıkıp alış veriş yapıyordu. Yol boyu dürümcülerden bilmediği ağır baharat kokuları ve bildiği kimyon - sarımsak kokuları ile yürüyordu. Bu doğu şehrinde alıştığı kokular yoktu. Birçoğunu hiç tanımıyordu ve sorup öğrenemiyordu da. Sitenin merdiven boşluğundan gelen kokulara çok yabancıydı ve bu kokular onun çok hoşuna gitmiyordu. Yine o sinir bozucu durum söz konusuydu. Kızına sorduğunda, “Bilmiyorum anne. Burada çok farklı baharatlar kullanılıyor. Ben zaten tanımıyorum, anlamıyorum ve dokunur diye yemiyorum. Bildiğim, öğrettiğin yemekleri yapıyorum”dedi. Çünkü kızının hassas ve alerjik bir bünyesi vardı. “Anne, sen de fazla takılma bu kokulara, kimsenin senin kadar umursadığını sanmıyorum” dedi. O da kızına “Öyle deme, koku ile ilgili romanlar, şiirler, ciltlerce araştırma var. Hatta geri döndüğümde ‘Geleneksel Türk Tıbbında Ses Ve Koku Temelli Tedaviler’ sempozyumuna katılacağım. Hem sen misk-i amber ne demek biliyor musun bakalım?”diye sordu kızına. “Biliyorum tabi, güzel koku demek” dedi. “Öyle değil işte o. Eksik biliyorsun. Misk ve amber ayrı şeyler Misk; Sibirya geyiğinin iç organlarındaki bir bezeden elde edilen yağ. Amber yani ambergris de İspermeçet denilen bir balinanın kusmuğunun havayla temas etmesiyle katılaşan değerli bir bileşen ve parfüm sektöründe kullanılan hammadde” dedi. Kızı “bunun için hayvanları mı öldürüyorlar” diye sordu merakla. Annesi “Artık değil. Onun yerine geçen sentetik kokular kullanılıyor ama hâlâ kaçak avlanma önlenmiş değil” dedi. Annesinden yine yeni bir şeyler öğrenmişti. Ama annesinin kokulara olan bu ilgisi ona abartı geliyordu. Yıllar önce babası da aromatik yağlara merak sarmış; evde, çiçeklerin yağlarından parfüm yapmaya kalkmış ama annesinin alerjisi yüzünden bırakmak zorunda kalmıştı.
…..
Her dışarıdan eve dönüp kapıyı açtığında kendi evindeki o kokuyu duymak için kokluyor kokluyor kokluyordu. O koku yoktu işte. Yoktu. Kızının evinde kaldığı sürece çok derin uyudu. Her gün gözünü açar açmaz kokluyordu odayı. Yoktu işte o koku. Yoktu. Hiç böyle bir şey olur mu? Kendisi beslemişti bu koku kavramını beyninde. Gitmeye karar verdi. Çok kalmıştı. Kızını da meşgul etmek istemiyordu. Eşyalarını topladı, hazırlandı. Kızıyla kapıda vedalaşırken yan komşusu Gülru da kapıya çıkmıştı. Vedalaştılar. Asansörün önünde beklerken komşusu kızına “Senin evin kokusu mu değişti, parfümünü mü değiştirdin ya da farklı bir temizlik malzemesi mi kullandın?” dedi. Asansör kapısı açıldı ve o asansöre bindi. Deniz boğazına kadar yükseldi. Dalgalar kış sonunun yorgun kayalarında parçalandı. Kızının evinde çalan Mendelssohn’un “Hebrides Uvertür” ünün son bölümü koridoru çınlatıyordu.
Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu’nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta.