Menu
TARİHİN DİYALEKTİĞİ: PROLETERİN SONU
Haberler • TARİHİN DİYALEKTİĞİ: PROLETERİN SONU

TARİHİN DİYALEKTİĞİ: PROLETERİN SONU

mukaddime

Bu makale Türkiye’de İslam ile Marxizm arasında tıpkı Güney Amerika’daki “Kurtuluş Teolojisi” akımına benzer bir “Tarihsel Uzlaşma” çabasının olmazlarını ortaya koymak için kaleme alındı. Makale boyunca Marxizme yönelik eleştirileri İslam düşüncesine dair ilkelerden hareketle ileri sürmedik. Türkiye’de global kapitalizmin etkileri büyüdükçe muhalif yönelişleri düşünsel manada formülleştirme arayışları kaçınılmaz görünmektedir. Bir Batı pratiği olan Kapitalizme yine Batı düşüncesi olan Marxizm üzerinden cevap üretmek biraz da “yerli” düşüncenin modernleşme sorunsalını aşamamasının ürünü gibi görünüyor. İslam referans alınarak bir işçi ideolojisi çalışılmaktadır. Sosyal Adalet hissi ile bazı Müslüman yazarların Necm Suresi 53: 39 ayetinden hareketle “İnsan için emeğinden gayrısı yoktur” beyanını emekçi felsefesine yönelik okuduğu ortadadır. Ayetteki “Sae (Sa’y)” emekçi anlamına mı geliyor? Müfredat’a göre bu kelime “yürüyüş, amel” anlamını taşıyor. Ayrıca Cum’a suresi 62: 9’da da “fesaev” kelimesi geçmekte. Bu ayette de “Cuma’ya çağrıldığınızda alış-verişi bırakıp koşun” denilmekte ve bu koşanların Cum’a sonrasında yer yüzüne dağılarak Allah’ın fazlından rızık aramaları istenmektedir. Ayetteki muhatabın ekseriyet itibariyle emekçileri değil, işletme sahibi: üretici, esnaf, çiftçi, sanatkâr bir toplumu hedef aldığı düşünülebilir. Zira Cum’a namazı topluluk namazıdır. Her iki ayetteki “Sae (Sa’y)” için gerçek mananın emeği değil çaba sarfetmeyi; İşçi emeğine değil, insanî varoluşa ait san’ata, gayrete, amele vurgu yaptığı söylenebilir. Aşağıdaki makalede de görülebileceği üzere Marx’ın proleter kavramı sorunludur. Müslüman düşüncenin sorunlu bir kavramı taşımaması bir gereklilliktir.

tarihin diyalektiği: proleterin sonu

Tarihi sınıf çatışması üzerinden okuyan Marx ve Engels, devrimleri bir sınıfın başka bir sınıfa karşı üstünlüğünü ifade eden ilerlemeler olarak görmüştü. Manifesto’da bu ifade edilmiştir:  “Şimdiye kadar bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir” (MARX- ENGELS, 1976: 23). Toplumların içinde çatışan güçlerin olduğu görüşüne bir itiraz getirmeyeceğiz. Ancak Marx’ın çatıştığını ifade ettiği iki sınıf olan proleterya ile burjuvazi gerçekten çatışmakta mı idi? İkinci soru da şudur: Ezen ile ezilen savaşı tarihi devrimci olarak kurmaya muktedir midir?

Marx’ın tarihte ilerici ve devindirici güç olarak gördüğü adam proleterdi. Proleterin kimliğini açıklarken iki vurgu yaptığı, ama Marksistlerin bu iki vurgudan yalnız “ücretle emeğini satan adam” tarifine sarıldığı görülmektedir. Marx, açık bir şekilde ifade eder ki, proleter emeğini sattığı halde “mülk sahibi olamayan bir üretim gücüdür”. Marx’a göre proleter mülksüzlüğü o boyuta gelir ki, aile gibi kurumları kurması bile olanaksızlaşır: “Eski toplumun koşulları zaten, büyük ölçüde, proleteryanın koşulları içinde fiilen eriyip gitmiştir. Proleter mülksüzdür; karısıyla ve çocuklarıyla olan ilişkisinin burjuva aile ilişkileriyle ortak bir yanı kalmamıştır” (MARX- ENGELS, 1976: 36). Hatta giderek ailenin bir burjuva kültürü olduğunu da ifade eder: “Bugünün ailesi, burjuva aile, hangi temele dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Bu aile tam gelişmiş biçimiyle yalnızca burjuvazi arasında vardır. Oysa budurumu tamamlayan şey, proleterlerin arasında ailenin fiilen var olmayışı ve açık fuhuştur” (MARX- ENGELS, 1976: 40).1844 Felsefe Yazıları’nda “Din, aile, devlet, hukuk, ahlak, bilim, sanat, vb., tikel üretim biçimlerinden başka bir şey değildirler ve genel üretim yasasına uyarlar” (MARX, 1986: 191) diyerek aileyi gelecek toplumun hedefi olmaktan çıkarır.

Marx’ın tarihe proleteryayı konumlayışı da ilginçtir. Burjuvanın proleteryayı imal etmesi gerekliliğinden bahsediyor ve karşısına çıkacak tüm küçük esnaf, imalatçı ve köylü kesimleri sindirmesinden bahsediyor. Marx’ın burjuvaya tarihsel misyon yüklemesi proleteryanın tarihsel misyonunu kazanması için ön koşul gibidir. “Demek ki, proletaryaya kendi siyasal ve genel eğitim öğelerini sağlayan bizzat burjuvazidir, bir başka deyişle, burjuvaziye karşı savaşacağı silahları proletaryaya sağlayan kendisidir. Ayrıca, daha önce de görmüş olduğumuz gibi, egemen sınıfların bütün kesimleri, sanayiin ilerlemesiyle birlikte, proletaryaya doğru itilirler, ya da, bunların varlık koşulları, en azından, tehlikeye girer. Bunlar aynı zamanda proletaryaya yeni aydınlanma ve ilerleme öğeleri sağlarlar. (…) Bugün burjuvazi ile karşı karşıya gelen bütün sınıflar içerisinde yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında erirler ve nihayet yok olurlar; proletarya ise onun özel ve temel ürünüdür. Alt orta sınıf, küçük imalâtçı, dükkâncı, zanaatçı, köylü, bütün bunlar, orta sınıfın parçaları olarak varlıklarını yokolmaktan kurtarmak için, burjuvaziye karşı savaşırlar. Bunlar, şu halde, devrimci değil, tutucudurlar. Hatta gericidirler, çünkü tarihin tekerleğini gerisin geriye döndürmeye çalışırlar.” (MARX- ENGELS, 1976: 32- 33). Post- kapitalist dönemde proleteryanın kim olduğu tartışması yaşanmaktadır. Bir tarife göre:Proleterya, sadece kol emeğiyle geçinen sanayi işçilerini değil; beyaz yakalı işçileri, teknikerleri, mühendisleri, ve hatta işyerindeki üretim sürecini planlayan ve kontrol edenlerin- “yönetenlerin” bir tabakasını, kamu hizmetlerinde ve devlete çalışanları da içerir, denmektedir. Tarife göre [üst yöneticiler ve yüksek memurlar hariç olmak üzere] proleterya, ekonomik baskı altında işgücünü satan ve gelirleri normal olarak sermaye birikimlerine ve kendilerini bu proloter hayat şartlarından bireysel olarak kurtulmalarına olanak tanımayan bütün herkesi kapsar (IŞIK, http://www.emekveadalet.org/neden-isci-sinifi/). Bu tarif, işçi sınıfını “sermaye birikimi” kıstasında yeniden tanımladığı ölçüde Marksizmi aşmakta, tahrif etmekte, kavramın muhteviyatını muğlaklaştırmaktadır. Zira “üst yöneticiler ve yüksek memurlar”ın kim olduğuna yönelik ölçü getirmemekte, teoride tarihi değiştirici manada “kendi için sınıf” olan emekçi varlığın hangi düzeydeki yoksunlukta birleşeceğini belirlememektedir. İşçi sınıfı teorisi, Marx tarafından varlıkta değil yoksunlukta tarif edilmiş bir kavram olarak ortaya atılmıştı. Marksizmi bir işçi ideolojisi olarak olumlamak, onun “tarihin işçiler üzerinden değiştirilebileceği” fikrine istinad etmek Marksizmin kendi paradigmalarının oturduğu zemine bakmayı gerektirmektedir. Marx, İngiltere’de işçi denilen kesimin sefilliğini reel bir sabit olarak ele almıştı. Kapital’de tasvir edilen işçi büyük bir ahlâksızlığın ve sömürünün pençesindedir: “Yaşam tarzları korkunç bir ahlaksızlık kaynağıdır. Usta işçi ve grubun başı olan her ustabaşı, yanında çalışan 7 işçiye, kulübesinde yatacak yer ve yiyecek sağlar. Ailenin üyesi olsun olmasın, erkekler, oğlanlar ve kızlar çoğu zaman iki, bazen da üç odalı havasız kulübelerde hep bir arada , yerlerde yatarlar. (…) Genç kızları böylesine bir işte çalıştıran bu sistemin en büyük kötülüğü, bunları, ta çocukluklarından başlayarak daha sonraki bütün yaşamları boyunca sürecek bir ahlaksızlık zincirine bağlamasıdır (…) Üzerlerinde birkaç kirli paçavra, bacakları yarıdan fazla açık, saçları ve suratları kir-pas içinde olan bu çocuklar, bütün ahlak ve utanma duygularını küçümsemeyi (…) öğrenirler. (…) Çocukluk yaşlarından başlayarak bütün bu sınıf arasında aşırı içki düşkünlüğü pek doğaldır” (MARX, 1978: 475). Engels de işçi sınıfı hakkında benzer öykülerden bahsetmektedir: “Burjuvazinin para canlılığı nedeniyle aşırı bir barbarlıkla sömürülen bir grup Londralı işçinin durumu üzerinde duralım. Kastettiklerim terziler ve dikiş diken kadınlardır. (...) Londra’daki konfeksiyon atelyelerine geliyoruz. Bir genç kızlar ordusu çalıştırıyorlar –sayılarının 15.000 olduğu söyleniyor– bu genç kızlar genelde atelyede yiyor ve yatıyorlar; genelde kırsal kesimlerden geliyorlar ve bu nedenle de mutlak olarak patronlarının kölesidir. Dört ay kadar süren moda sezonu boyunca, en iyi kuruluşlarda bile işgünü onbeş saat, bazı sıkışık durumlarda onsekiz saat oluyor; ama atelyelerin çoğunda bu aylarda iş herhangi bir belirli kural olmaksızın, kesintisiz sürüp gidiyor; bu yüzden de kızlar hiçbir zaman altı saatten, sıklıkla üç, dört saatten bazan da iki saatten fazla uyuma ve dinlenme zamanı bulamıyorlar; sıkça olduğu gibi, eğer gece boyunca değilse dahi, ondokuz-yirmi saat çalışıyorlar” (ENGELS, 1997: 249). Marx ve Engels’in durumlarını tasvir ettiği emekçinin, post-endüstriyel dönem marksist literatürün düşünemediği oranda çaresizlik içinde olduğu açık. Hatta Marx’ın gözlemlerine göre bu sefalet ve sömürü politikası o dönem İngiltere’sinde o derece pratik ediliyor ki, işçinin yaşam hakkı dahi elinden alınıyor: “İşçi sınıfının çocukları normal sayılan kırımdan yakayı kurtarabilirlerse seyrek de olsa 42 yıl yaşayabilir” (MARX, 1978: 266).

Marx’ın proleteryayı seçmesinde aklî bir yan ve reel gerçeklik var. Neticede feodal toplumun üretim gücünü yeni kurulacak bourglara ve manifaktürlere çekmek gerekmektedir. Ancak burada asıl gözden kaçan olgu gerçekte proleterya ile burjuvazinin çatışma içinde olmadığıdır. Burjuvazi modernite içinde yeni doğmuş bir sınıftır ve yerini almak istediği sınıf olarak soylularla çatışır. Proleterya kente çekilmekle aldatılmıştır. Toprak kölesi olan çiftçi şehirde “özgür” olacağını düşünecek ve kölelikten kaçacaktır. Burjuva, eski toprak kölesine “özgürlük” vaad etmektedir. “Kent havası insanı özgür kılar” (Stadtluft macht frei). Bu Alman atasözünün feodal toplumun yıkılışına yönelmiş bir ütopya olduğu düşünülebilir. Ütopya diyoruz, çünkü kentin “özgürleştirici” olduğunu idealize ediyor, “ideal insanlık durumu”nu gelecekleştiriyor. Avrupa’da ortaya çıkan burjuva, Orta Çağ kenti dışında (bourg) da yaşayan yeni bir sınıf bilincini ifade eder. Kiliseden kopuk bir yaşamla ortaya çıkmıştır. Bourg adamı öncelikle “vatandaş” değildir. Hukuk koruması altında da değildir. Söylemlerinin altında hukuk arayışı olması kaçınılmazdır. Bu arayış herkes için hukuk değil, soylulara karşı “kendinde sınıf olan burjuva için” hukuktur. Köydeki angarya ile kentteki ağır çalışma koşulları düşünüldüğünde Marx, kendi teorisinin haklılığı adına “emeğe dair sömürüyü” kentlileştirmekle ilgilenmişti. Sombart, kapitalist dönemin başlangıcında feodal senyörlerin girişimlerinin de önemli olduğunu vurgular. “Sınai girişimlerin başında yer altı madenleri ve demir işletmeleri vardır. Büyük çiftlik sahipleri bu işlere kolaylıkla bulaşıyorlar, üstelik bunu basit kraliyet hakları elde ederek, yararlanma hakları elde ederek değil, gerçek girişimciler olarak yapıyorlardı (…) 1690 yılında pek çok lord ve centilmen kalay ve bakır madenlerini işletmeyi amaçlayan The Mine Adventurers Co.’nun kuruluşunda yer almışlardır.” (SOMBART, 2008: 89).

Kapitalizmin oluşumu hakkında benzer bir eleştiri Turner tarafından da yapılmıştır: “Avrupa toplumlarının sınıf yapısı ve feodalizmden kapitalizme geçişe arkaplan sağlayan sınıf mücadeleleri, Marx’ın Manifesto’da sunduğu taslaktan oldukça farklıdır. Örneğin Marx, tüccarların ve kapitalistlerin, feodal sınıf yapısının çatışmasından ortaya çıktığını düşünür. Fakat kapitalizmde işçi sınıfı mülksüzleştirenleri mülksüzleştireceği halde, serfler kapitalizme geçişte toprak sahiplerinin yerini almamışlardır” (TURNER, 1991: 58). Pirenne de tüccarların hukuk arayışlarının krallar tarafından koruma altına alınmaya çalışıldığından bahseder. Kralların zaman içinde Avrupa’da parçalı hegemonyanın “ulus-devlet” tasavvuru ile birleştirilmesinde merkezi bir rol üstleneceği görülecektir. Pirenne, tüccarların yasal durumunu şöyle ifadelendirir: “Tıpkı tarımsal uygarlığın köylüyü, olağan durumu kölelik olan bir insana dönüştürmesi gibi, ticaret de, tüccarı olağan durumu özgürlük olan bir insana dönüştürüyordu (…) tüccarlar derebeylik hukukuna bağlı olacakları yerde, yalnızca kamu hukukuna bağlıydılar. Onları yargılama yetkisi yalnızca, çok sayıda özel mahkemelerin üstünde, hâlâ Frank Devleti’nin eski hukuksal yapısına sahip olan mahkemelere aitti” (PIRENNE, 1991: 99). Bu çerçevede burjuva ideolojisinin temel müttefikinin krallar olacağı açıktır. Feodal yapının çözülmesi ile eski feodal senyörler ile Kilise bir yanda kalmış, burjuva ile krallık da yeni toplum yapısının temeline oturmuştu. Bu çatışmada henüz iktidar şekillenmesinde proleter ortaya çıkmayacaktır. Proleterin ısrarla zikredilmesi, onun çiftçi kökeninin feodal ilişkileri sürdürmek için kullanılması sebebiyledir. Bir bakıma Kral- burjuva ile Kilise- senyör arasında süregelen bir çatışma bulunmaktadır ve bu çatışmanın gövdesi proleterin bedenidir.

Weber’in kentler hakkında teorisini de aktarmak gerekir. Weber’in kenti askeri garnizonların pazar ile kaynaşmasını içeriyor. Ancak Weber’e göre bu durum yalnızca Avrupa’da ortaya çıkmıştır: “Ne ekonomik anlamda şehir, ne de özel- politik idari yapıyla donanmış bir sakinler garnizonu, mutlaka bir kentsel topluluk oluşturmaz. Kelimenin mutlak anlamıyla kentsel topluluk, yalnızca Avrupa’da ortaya çıkmaktadır.  İstisnalar zaman zaman Yakın Doğu’da (Suriye’de, Fenike’de ve Mezopatamya’da) bulunabiliyordu, ama yalnızca zaman zaman ve ilkel nitelikte. Tam bir kentsel topluluk olabilmesi için yerleşim biriminin, alışveriş ve ticari ilişkilerin göreli bir hakimiyetini temsil etmesi ve bir bütün olarak yerleşim biriminin şu özellikleri göstermesi gerekirdi: 1. İstihkam, 2. Bir pazar, 3. Kendine ait bir mahkemesi veya hiç değilse kısmen özerk hukuku olması, 4. İlgili bir birlik biçimi, 5. Hiç değilse kısmen özerklik ve kendi kendini yönetme ve de sonuçta, şehir sakinlerinin katıldığı seçimlerle işbaşına gelen idari yetkililerce yönetim”. Weber’in kentinde büyük bir sınıfsal “karşılaşma” var. Ekonominin çok yönlü olması ve düzenli bir pazar yerinin (mal mübadelesinin) varlığından bahsediyor. Aynı zamanda lordun (prensin) yaşadığı bir merkez olmasını teorize ediyor. Max Weber’in Avrupa’da ticareti, kale ve surları, pazarı, özerk mahkemesi ve özerklikle sınırlanmış siyasal yapısı ile politik (askeri) ve ekonomik unsurların kaynaşması sayesinde ortaya çıkan oluşumu  “Batı kenti” diye tanımlaması onu tarihte özgün bir yapı gibi sunmak istemesindendir (WEBER, 2000: 59). Dikkat edilirse bu kentte işçi sınıfı için başlangıçta “büyük fırsatlar” bulunmakta, kent işçi için mülksüzleşmeyi ifade etmemekte. Tam tersine burjuvalara ilk tepki “klasik” işçi sınıfından gelmemiştir. Endüstrinin gelişimi ile burjuvalara yönelik tepki önce zanaatkâr sınıftan geldi. Tarihe makine kırıcılık ya da ludizm diye anılan hareket 1758 yılında İngiliz zanaatkarların işçileşmekten kurtulmaya dönük olarak mekanik yün biçme makinelerini parçalamasıyla gündeme geldi. Nottingham’da Ned Ludham (ya da Ned Ludd) adında bir işçinin, çorap dokuma tezgahını tahrip etmesi sonrası benzer olaylar tüm İngiltere’ye yayılmış ve ludizm ortaya çıkmıştır. İngiltere’de makinelerin ve fabrikaların tahribine karşı şiddetli cezal yasaları hazırlanmış (1769 yılında) ancak hareket devam etmiştir. Ludizm, ilerlemeye karşı geleneksel üretimin gerici bir tepkisi değildi. Ludistlerin hareketlerinde toprak üzerindeki ipoteği kaldırma, vergileri düşürme gibi zanaatkâr kesimi yaşatmaya dönük hedefler ortaya konmuştu.Ludist hareket, sanayi kapitalizminin gelişmesine karşı bir tepki hareketi olarak üç temel özellik taşımaktadır: 1) Ludist hareketi, işleri ellerinden alınan kır ve şehir zanaatkarları, yüksek vergi yükü olan küçük mülk sahipleri ve yapımevi (manüfaktür) işçileri ile borç batağında olan kiracı köylüler oluşturmaktadır. 2) Ludist hareket, kendiliğinden bir tepki biçimindedir. Örgüt düşüncesinden ve siyasal taleplerinde endüstriyel gelişmeye katılımcı perspektif içinde değildir. 3) Ludist hareket yöresel, yalıtık ve bazı mesleklerle sınırlı bir harekettir. Merkezi ve ulusal düzeyde bir hareket değildir. Ludist hareket endüstriyel eylem (endüstriyel ilerlemeye karşı hoşnutsuzluk) temelinde bir harekettir. Zanaatkarların bağımlılaşması- proleterleşmesi, zanaatın standartını düşürme, kadın ve çocukların çalıştırılması vb. uygulamalar, fabrika sisteminin hedef alınması sonucunu doğurmuştu. Burada geçmişe duyulan özlem, -bağımsız üreticilik ve her düzeydegeleneksel yapının korunma isteği- görülmektedir. Fabrika sisteminin gelişmesi ile ortaya çıkan sınıflar geleneksel yapıyı bozduğu oranda sınıfsal destek bulamamışlardır (ÇAKIR, 2006: 13).

İngiltere’de endüstri döneminin haksızlık­larına karşı gerçekleştirilen diğer  protesto Chartizm oldu. Bu hareketin ortaya çıkmasında 1837-1838 ekonomik bu­nalımının da rolü olduğu söylenmiştir. Chartistlerin taleplerini içeren “Halk Bildirisi” bir grup İngiliz işçisi tarafından kaleme alınmış ve hem Galler bölgesinde, hem İskoçya'da desteklenmiştir. Bildiriyi hazırlayanlar, endüsri çalışan­larının parlamentoda başarı şansları olmadığını, eski ve yeni mülkiyet sahiplerine karşı basan kazanmanın zor olduğunu, bu nedenle genel oy hakkını ve siyasi isteklerini içeren bir program hazırlanmasını talep ediyorlardı. Bildi­ride yer alan istekler siyasal nitelik taşıyordu. İlk dilekçe 1839 yılında Birmingham temsilcisi Thomas Attwood tarafından Parlamentoya sunuldu. Ancak bu dilekçe parlamento tarafından dikkate alınmadı. New Port şehrinde Chartistlerin silahlı bir ayaklanması oldu. Bu ayaklanma hükümet tarafından süratle bastırıldı. Chartist hareketin bazı liderleri Avustralya’ya sürgüne gönderildi. Diğer bazı liderler ise kısa süreli hapis cezalarına çarptırıldılar (GÜRİZ, 1998: 113). Chartistlerin Bildiri’sinde “1. Genel oy hakkı tanınmalıdır, 2. Seçimlerde gizli oy ilkesi uygulanmalıdır, 3. Parlamento üyeliği için mülk sahibi olmak şartı kaldırılmalıdır, 4. Parlamento üyelerine maaş verilmelidir, 5. Seçim çevreleri birbirine eşit olmalıdır, 6. Parlamento seçimleri her yıl yapılmalıdır” şeklinde belirlenmiş siyasi talepler vardı. Bu akım adını üç ayrı tarihde (1883-1842-1848) yayımlanan ve hükümete iletilen “People Charter”lardan almıştı. Hareketin amacı, işçi sınıfının genel oy hakkına kavuşması ve siyasal haklara kavuşması, parlamentoda görünür olmasıydı. İngiltere’de 1800’lü yıllarda 6 milyon erişkinden 850 bini oy hakkına sahipdi. Ancak Chartism temelde anarşist eleştiri olarak da okunabilir. Marksistler Chartism’i işçi sınıfını çar çur eden bir deneyim olarak değerlendirir ve küçük burjuva hareketi sayar.

Üretim gücünü şehre çekmek ve onu “özgürlük vaadi ile” proleterleştirmek zor olmamıştır. Bu feodal toplumun yapısal anlamda ezen/baskıcı karakterinden kaynaklanmaktadır. Feodalite görünüşte tek ve bölünmez bir Hristiyan ülkesi gibi algılanmakta ise de gerçek başka idi. İktidar, hiyerarşik olarak bir çok nispeten özerk yönetim alanları arasında parçalanmıştı. Kralın dünyevî nüfuzu ile Papa’nın uhrevî nüfuzu arasında parçalanmışlık bulunmaktaydı. Feodal parçalanmışlığın temeli Kilise idi. Kilise kralın total egemenliğini Tanrı adına parçalıyor ve kendi nüfuzuna geçiriyordu. Ortaçağ felsefesinde saf/ bilge/ seçilmiş/ zahid/ rabbani/ adanmış insanlar çalışmazlardı. Ruhban düşüncede “aşağı/ pis/ günahkar” kişiler çalışmaya mecburdular. Bu nedenle angarya felsefesi, yığınları “çalıştırarak temizlemek” için idealdi. Batı toplumsal modelinde Antikite de “filozof” ve Orta Çağ’da “ruhban” kendini diğer sınıflardan ayırmıştı. Başlangıçta Hristiyanlık manastırlar şeklinde ücra yerlerde örgütlendi. Tarikat mensupları her işlemi; çiftçilik, çobanlık, imalat, inşaat, ev hizmetleri, vb. kendileri yapmak zorundaydılar. Fakat bu işler çok kısa bir süreç sonunda “laik biraderlere” (conversus) devredilmişti (HEATON, 1995: 85).

Bu ayrım, Ortaçağ dünyasında toplumu oluşturan tabakaların işbölümü esasına göre farklılaşmasını ifade etmekte ve genellikle orates (dua edenler), laborates (çalışanlar) ve bellatores (savaşanlar) diye anılmaktadır. Piskopos Adalbêron “Bir zannedilen Tanrı’nın evi üçtür: Yeryüzünde birileri dua eder, diğerleri savaşır, ötekiler de çalışır” derken kasdettiği şey sınıfsallaşmadır. Chastelain de “Tanrı sıradan insanları toprağı işlemek ve ticaret yoluyla yaşam için gerekli malları temin etmek için yaratmıştır. Rahipleri de din işleri için, soyluları da adaleti sağlamak için” demekteydi (AĞAOĞULLARI- KÖKER, 1996: 165) ve Platon- Aristo’nun sınıf teorisini yinelemekteydi. Kilise İncil’de bahsedilen yoksulluğu propaganda ediyor “ Ne mutlu yoksullara, çünkü göklerin hükümranlığı onlarındır” (Matta, 5: 3) ve kâr peşinde koşmayı açgözlülük olarak mahkum ediyordu. Ruhban sınıfın tüccarlara karşı tutumu olumsuzdu. Ticaret yaşamı ruhun güvenliği bakımından tehlikeliydi. Ermiş Jarome, “Tüccarın Tanrı’yı hoşnut etmesi çok güçtür” demekteydi. Tüccarlar da yaşama biçimlerinin, ebedi kurtuluşlarını tehlikeye düşürmesinden tedirgindiler. Bir çoğu ölüm döşeğinde vasiyetnameleriyle kiliseleri ihya ediyordu (PİRENNE, 1991: 98). Kilise söyleminin iktisadî paylaşım açısından bir anlamı olduğu açıktı. Kapitalist uygulamalar ve Kilise’nin para karşıtı söylemi, Kilise içinde daha ilk manastır hayatının tesis edilmesinden itibaren yeşermişti. Ancak bu zihniyet o pozisyonda feodal yapıları kurgulayacak şekilde sevk edilmekteydi. Birikimin fief toplumundan kapital topluma tahavvülü tamamen zihnî ve sömürgeci bir tercihti: “Tüton Şövalyeleri Tarikatı, (…) 100 civarında kente ait charte çıkartmıştır. Bu tarikat yolları ıslah etmiş, nehirleri ehlileştirerek üzerlerinde ulaşım yapılabilir hale getirmiştir (…) toprak rant ve vergilerinden büyük miktarlar elde etmiş; balıkçılık, avcılık, madencilik ve değirmencilik faaliyetleri üzerinde kendine bağlı haklar kurmuştur, bunları ya kendi işletmiş, ya da müstecirlere yüksek bedeller karşılığında bu hakları devretmiştir. Bu çeşit haklardan elde edilen ürünlerin satılmaları gerektiğinde tarikat, tüccar ve armatör haline de gelmiştir. Tarikat parasını kredi yoluyla işletmiş ve bütün para ödünç verenlerin ortak ünü olan katı kreditörler olma şöhretine o da erişmiştir” (HEATON, 1995: 119). Kilise’nin parayı çalıştırması ve kapitalist ruhla bunu sürdürmesi teolojinin para ile ilişkileri yeniden ele almasını mecbur bırakmış gibidir. Kilise’nin tefeciliğe dönüşen parasal ilişkileri ile ilgili olarak Pirenne şöyle der: “Kuşkusuz çoğu zaman, manastırlar kıtlık zamanlarında sıkıntıya düşen soylulara faizle bor para veriyorlardı, onlar da buna karşılık topraklarını güvence olarak sunuyorlardı” (PİRENNE, 1991: 169).

Kapitalizmin ortaya çıkışı ile feodalizmin yıkılışı arasında asıl çelişkinin burjuva ile senyör (lord) arasında görülmesi hakkında Sombart’a yeniden dönmek gerekir. Sombart, feodal yapının çöküşünü sadece endüstrinin gelişmesine bağlanamayacağına dair yorumlarda bulunur: “Ekonomik kalkınmanın yandaşları, aynı zamanda ateşli bir lüks taraftarlarıydı da” (SOMBART, 1998: 153). Servetin el değiştirmesi için lüksün toplumca benimsenen bir kültür halinde kavranması kaçınılmazdı. Eski asilzadeler debdebeyi sürdürebilmek için burjuva kültürünün verimlerini almakta ama borçlanmakta idiler: “Modern kapitalizmin oluşmasında lüksün katkısı çeşitli biçimlerde olmuştur; sözgelimi lüks, feodal zenginliğin burjuva zenginliğine nakledilmesinde (borçlanmasında!) esaslı bir rol oynamıştır” (SOMBART, 1998: 158). Lüks, daha iyi, kaliteli ürünlerin kullanılması ile bir cazibe alanı oluşturmaktadır. Lüksü kullanabileceğini tescil eden her harcama, kapitalist sistemi daha kârlı ve “lüks”leri arz etmeyi mümkün kılacak şekilde konumlanmasına yaramaktadır. Lüks tüketim ile kapitalizm arasında biri diğerini doğuran bir durum bulunmaktadır. Lüks talep edilir oldukça kapitalizmi geliştirmektedir. “Cazibeli ve bakımlı kurtizanların zuhuruyla namuslu kadının kokotluğa özenmesi”nden bahseden Sombart’ın fikri özetle şu noktaya gelmektedir: “lüks peşindeki kadın kapitalizmi inşa etmiştir”.

Feodal toplum hakkında bir başka ayrıntı da feodal toplumun ortaya çıkışının sınıf savaşımları ile oluşmadığı bilgisidir. Bu nedenle Marx’ın tarihi sınıf çatışmaları üzerinden okuması manipülasyondur. Barbar istilaları sonucu Avrupa nüfusu, büyük oranda azalmıştır. Marx’ın değerlendirmeye almadığı bu bilgi, tarihi toplum içi sınıfsal çatışmalarla açıklayan modeli zaafa uğratıyor. Barbarların istilası ile emek kıtlaşmış işlenebilir toprak çoğalmıştır. Bu durum, feodal rantın emek-rant biçimlenmesine uğramasına neden olmuş ve feodalitenin yapılanmasını sağlamıştır. Feodal toplumda üzerinde serf olmayan toprağın değeri yoktur. Serfin önemi nedeniyle angarya toprağa bağlanmak zorunda bırakılmıştır. Kaçan serfin yakalanıp senyöre iadesi bu konuyu düzenlemektedir. “Poursuite” hakkı, kaçan serfin geri getirilmesi sonucuna bağlandığı için, serf bir müddet sonra toprağa bağlı bir hukuk ilişkisinin nesnesi kılınmıştır. Bu, feodalitenin asıl vasfının toprağa bağlı emek gücü olduğunu göstermektedir. Feodal ekonomi, toprak üzerinde değil, serf üzerinde cereyan etmektedir. Senyörün gerekli olan ürünü üretebilmesi için belli bir toprağa ve belli bir süreye ihtiyacı vardır. Bu durum, zaman ve mekân farklılığına gerekli ürün ile artık ürünün eşitlenmesine yol açmaktadır (ÜLGEN, 2010). Ülgen, çalışmasında feodalizmin ortaya çıkışının “feodal anlaşma” ile olduğundan da bahsetmiştir. Bu feodal anlaşma, Roma’nın son dönemlerinde görülen commendatio ilişkisinin Cermen kökenli “Gefolgschaft” ilişkisiyle birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Roma’nın son dönemlerinde görülen “commendatio”, genellikle özgür (köle olmayan) bir kimsenin kendinden daha güçlü ve üstün olan bir diğerinin koruması altında girmesini ifade ediyordu. Koruma altına giren ile koruyucu arasında eşitsiz bir ilişkisi olan “commendatio”,  zaman içinde Cermen kökenli “Gefolgschaft” ilişkisinin özellikleriyle birleşerek dönüşmüştür. Bu dönüşüm, “commendatio” ilişkisi de yer alan iki taraf arasındaki eşitsizliğin bir ölçüde ortadan kaldırılması biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Burada koruma aylına giren kişi (Vassal) ile koruma isteğini kabul eden kişi (senyör) arasındaki ilişki ilke olarak yakınlar arkadaşlar ya da akrabalar (Gefolgschaft teriminin ifade ettiği anlamda bir Germen kabile şefi ile onun yakın adamları) arasındaki bir ilişkiydi. Commendatio’da iki tarafın eşitsiz konumu üzerine inşa edilmiş olan anlaşma feodalitede tam anlamıyla eşit olmasa da aynı sosyal dünyaya ait insanlar arasında gerçekleşiyordu. Burada tipik olan nokta, anlaşmadaki iki tarafın da aynı tarzda savaşçı olmalarıydı. Bu savaşçılık hem büyük bir beceri hem de ekonomik ve fiziksel olarak yoğun güç kullanımı gerektiriyordu. Bloch’un deyimiyle “işte karşı karşıya iki adam. Biri hizmet etmek istiyor; diğeri de şef olmayı kabul ve arzu ediyor. Birincisi ellerini kavuşturup, ikincisinin ellerinin arasına koyuyor. Gayet açık bir tabiiyet belirtisi olan bu hareketin anlamı bazen bir diz çökmeyle arttırılıyordu. Ellerini veren kimse aynı zamanda karşısındakinin adamı olduğunu belirleyen çok kısa birkaç söz ederdi. Daha sonra şef ve tabi’i ağızdan öpüşürlerdi: Anlaşma ve dostluk simgesi olarak.” (ÜLGEN, 2010). Feodalitenin başlangıçta sözleşme üzerine kurulan yapısı zamanla nüfusun artması ile toprağın değerini arttırmıştır. Emek gücünün topraktan daha fazla hale gelmesi toprağın rant kaynağı olmasına neden olmuştur. Bu da kiracılık ilişkilerini ortaya çıkarmıştır. Rant elde edemeyeceği serfleri boşuna beslemekten kaçınan senyörler, çoğu yerde serflerini azad etme yoluna giderek topraklarını artık özgür hale gelen çiftçilere kiraya vermeye başlamışlardır. Emek ranttan para ranta geçiş ile özgür bir tüccar sınıfın doğuşu kaçınılmaz olmuştur. Pirenne, daha 10. yy.’dan itibaren Batı Avrupa’da sayıları oldukça artmış tüccar birliklerinin varlığından bahseder: “Bu birlikler, ok yay ve kılıçlarla donanmış, torbalar, çuvallar ve fıçılarla yüklü atları ve arabaları çevreleyen silahlı birlikler olarak düşünülmüşlerdir” (Pirenne, 1991: 95). Sombart, Burjuva adlı kitabında Avrupa’da daha erken dönemlerden itibaren altın ve para biriktirme hırsından bahsediyor. Altın biriktirmenin kapitalist zihniyetin oluşumu üzerine etkisini de şöyle vurgular: “Ödünç para verme işi kapitalist zihniyetin oluşmasına iki şekilde katkıda bulunmuştur: 1) Bu işi yapanlarda kapitalist zihniyetin oluşmasında önemli bir rol oynayacak belli psikolojik özelliklerin çıkmasına neden olmuştur; 2) Kapitalist girişim için bir başlangıç noktası oluşturmuştur” (SOMBART, 2008: 58).

Kentlerin kendilerini özerk ve ortak çıkarlar birliği biçiminde yönetme hakkını elde etmeleri, iki sonuç doğurmuştur; bunlardan biri kentlerin, feodal yükümlülüklerinden kurtulması ve diğeri kentlerin siyasal bakımdan önem kazanmaları ile yeni bir yönetim anlayışının gelişmesidir.Kentsel gelişme toprak ve üzerindeki nüfusa ait ortak çıkarların temsil edildiği siyasi örgütlenmeye yol açmıştır. Ancak bu değişimde asıl çelişki burjuva ile proleter arasında olmamıştır. Gerçekte feodal toplumda da toprak kölesi ile senyör arasında olması “beklenen” ya da gereken çatışmanın niye ortaya çıkmadığı konusunda Marx bir cevap vermemiş görünmektedir. Engels bu paradoksu görmekle beraber açıklamasını çelişkiler içinde yapmayı denemiştir: “Kendilerini ezen boyunduruk altında dişlerini gıcırdatsalar da, köylülerin ayaklanması çok güçtü. Dağınıklıkları, ortak bir anlaşmayı son derece güçleştiriyordu. Ardarda gelen kuşakların boyun eğme alışkanlığı, bir çok bölgede silah kullanma alışkanlığının yitirilmesi, beylerin kişiliğine göre bazen hafifleyen, bazen ağırlaşan sömürünün sertliği, köylüleri dinginlik içinde tutmaya yardım ediyordu.” (ENGELS, 1975: 34). Dolayısıyla sınıfların tarihi değiştirici bir güç olduğu fikrini savunan Marx- Engels öncelikle feodal toplumun değiştirici gücünün neden “ezilen köylüler” değil de “burjuvalar” olduğu hususunda net duramamışlar ve Marksist literatür de bu paradoksu görmek istememiştir. Feodal toplumu yıkanlar “EZİLEN köleler” değil “EZEN burjuvalar” olmuştur. Bu gerçekliğe göre burjuva toplumunun “ezilen proleterya” tarafından yıkılacağı öngörüsünün dayanağı ne olabilir?

Marx’ın, “toplumların gelişmeleri sınıf savaşımlarının sonucudur” teorisinde burjuva, efendi/köle ya da ezen/ezilen diyalektiğinin süjesi değildir. Marx, tarihin ilerleyişini hangi gerekçe ile burjuvalara yüklediğini açıklamamıştır. Marksizmin feodal senyörlerin kişiliğine göre sömürünün sertliğinden bahsederek köylülerin dinginlik içinde kaldığı iddiasının kolayca kabul edilebilir yönü bulunmamaktadır. Ayrıca feodal toplumun kuruluşunun temel nedeninin barbar istilaları olduğuna yukarıda işaret ettik. Barbar akımları köleci Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açmış ve Avrupa’da feodal dönemi başlatmıştı. Feodalizmin Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra nüfus kıtlığı ve güvenlik nedeniyle Avrupa halkı arasında “Gefolgschaft” anlaşması neticesi doğduğu, anlaşmanın yakınlar arkadaşlar ya da akrabalar arasında gerçekleştiği düşünülürse kapitalist öncesi toplumsal düzenin köleliğin sonucu olmadığı görülecektir. Görülüyor ki, Marxizmin tarih felsefesi, ezen/ezilen – efendi/köle diyalektiği açısından da, proleteryaya yüklediği dönüştürücü misyon açısından da tutarlı değildir.

-AĞAOĞULLARI M. ALİ- KÖKER Levent, İmparatorluktan Tanrı Devletine, İmge Yayınları, 1996

-ÇAKIR Murat, Toplumsal Hareket Sendikacılığı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Anabilimdalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2006

-ENGELS, Köylüler Savaşı, Sol Yayınları, 1975

-GÜRİZ Adnan, Sosyal Demokrasi İdeolojisi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No: 534, 1998

-HEATON Herbert, Avrupa İktisat Tarihi, İmge Yayınları, 1995

-IŞIK Celal, http://www.emekveadalet.org/neden-isci-sinifi/

-MARX, 1844 Felsefe Yazıları, V Yayınları, 1986

-MARX, Kapital, Sol Yayınları, c:1, 1978

-MARX- ENGELS, Komünist Manifesto, Sol Yayınları, 1976

-PİRENNE Henri, Ortaçağ Kentleri, İletişim Yayınları, 1991

-SOMBART Werner, Aşk Lüks Kapitalizm, Bilim ve Sanat Yayınları, 1998

-SOMBART Werner, Burjuva, DoğuBatı Yayınları, 2008

-TURNER Bryan S., Oryantalizm Kapitalizm ve İslâm, İnsan Yayınları, 1991

-ÜLGEN Pınar, Ortaçağ Avrupasında Feodal Sisteme genel Bir Bakış, Mukaddime Dergisi, sayı: 1, 2010

-WEBER, Max, Şehir Modern Kentin Oluşumu, Bakış Yayınları, 2000: 59