Menu
ARAMAK BULMANIN YARISI DEĞİL, HENÜZ OLMAYAN TAMAMI
Haberler • ARAMAK BULMANIN YARISI DEĞİL, HENÜZ OLMAYAN TAMAMI

ARAMAK BULMANIN YARISI DEĞİL, HENÜZ OLMAYAN TAMAMI

“Beni çoktan bulmuş olmasaydınız, beni aramazdınız”. Blaise Pascal’ın (1623-1662) Düşünceler’de (Pensées, Hachette, 1950; Türkçede: Düşünceler, çev. M. Karabaşoğlu, Kaknüs, 2003) İsa’ya atfettiği sözlerdir bunlar. Kronoloji bilgisine inat, “çoktan bulmuş olma”nın yavaş yavaş açılması belki de aramak, biz bunun farkında olalım ya da olmayalım. ‘Buluna-cak’ olan her ne ise, tam da ‘çoktan bulun-muş’ olduğundan, arayışta kendini peyder pey aralayıp açığa çıkarı-yor olsa gerek. Her ne kadar zihnimizin geçmiş-şimdi-gelecek tertibine koşullu, alışık, mahkûm, mecbur işleyişine ters, garip, paradoksal gelse de bu düşünce.

Öte yandan, bir kez “bulma” vâki olduğunda, yani umulan, beklenen, gözlenen gerçekleştiğinde “arama” geriye-dönük bir biçimde ve neden sonra anlamını kâmilen buluyor, bulabiliyor. İsmet Özel’in “Il sont eux” şiirinde yer alan şu satırlar bize benzeri bir manayı duyumsatıyor:



Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı

sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.


Aramaya koyulmak ya da arıyor bulunmak insanın harcı ancak. İnsan, “bulmak üzere” aradığına ve her arama “bulmaya doğru” yöneldiğine göre, aramak bir nevi “ön-bulma” gerçekte. Aramada, bulunan kuvveden fiile çıkıyor. Nitekim, bir “ön-bulma” söz konusu olmasaydı, aramaya çıkmak da, aradıkça aranan şeyin kendini aralaması da zinhar söz konusu olmayacaktı. Aranan şeyin ‘iz’indeysek ancak bir “ön-bulma”dan yani bulunacak şeyin kendini aralamasından söz açabiliriz. Ara ki bulasın, bul ki arayışın bir anlam kazansın. Aradığını bulanlar, zaten arıyor bulunanlardır ve onlar neyi aradıklarını tam da aradıkları şeyi bulunca daha iyi anlayacaklardır. Dibe ulaşınca bellerine bağladıkları sandığı keşfedeceklerdir; onları dibe ulaştıran bellerine bağladıkları bu sandıktır tam da. O sandık olmasa yola çıkmayacaklardı, yolculuğun sonunda buldukları yine o sandıktır. Dibe ulaştıran, dönüşü unutturan o sandık!

Pascal da aradı. Aradı, varlığın-benliğin kesafetini araladı. Bir yola koyuldu, o yolun tozuna-toprağına bulandı. Bulandıkça bir anlama ulandı. Arayış bir durağa vardıkça soluklandı. Ararken bulduklarını Düşünceler’de yazdı. Bir seyrin notlarıdır bunlar, bir arayışın tanıklıkları. Kendinin ve varlığın hakikatini ya da kendi varlığının hakikatini arayan bir benliğin hüzün-ve-umut yüklü arayış serüvenine tanıklık ediyor bu metinler. İnsan gerçekliğinin psikolojik tahlilin iskandil edemeyeceği derinliklerine ışık düşürüyorlar.

Bir bakıma herkese hitap ediyorsa da, bir bakıma da herkese hitap etmiyor Pascal. Wittgenstein’ın Tractatus Logico-Philosophicus’un (çev. O. Aruoba, YKY, 1996) önsözünde “Bu kitabı belki de yalnızca, içinde dilegelen düşünceleri –ya da benzer düşünceleri– kendileri de bir kez düşünmüş olanlar anlayacaklar” demesi misali, Düşünceler’i kendileri de benzeri düşünceleri zaten düşünmüş olanlar ancak bihakkın anlayacaklar, yani bulmak istedikleri şeyi zaten bulmuş olanlar. Bellerine kalın bir urgan bağlayıp dibe dalmayı göze alanlardır onlar. Onlar, arayışa yürek koyanlardır, sahilde oynamayı-oyalanmayı bırakıp suya dalanlar ve dibe inerken vurgun yemeyi göze alanlardır. Eve, hep eve dönmek üzere çıkılan Ulyses’vari bir yolculuk değil de, eve dönmeye bir daha gerekçe bulamamacasına çıkılan bir yolculuktur onlarınki.

Pascal gibi Wittgenstein’da (1889-1951) “yetenekte yüreklilik” göstermek ne demek bunu bilmiştir gerçekte. Avusturyalı filozofun kendini “hayatın üstünde, sanki beygir üstündeki kötü bir binici” gibi görmesi ilginçtir bu bakımdan (Vermischte Bemerkungen, 1977; Türkçede: Yan Değiniler, çev. O. Aruoba, Altıkırkbeş, 1999). Böyle biri için dünya bir mesken, hayatsa bir sükunet menbaı olmayacaktır hiçbir biçimde. Beygir üstünde bir ömür. Bu imge, “dünyada garip bir yolcu” olmanın anlamına yaklaştırıyor bizi. Wittgenstein’ın asıl dehası eserlerinde değil de garipliğinde, beygir üstünde bir hayat sürme garabetinde yatıyor olmalı. Dehanın özü, basitçe “zeka fazlalığı”ndan ibaret değil de, varlıkla, hakikatle veya varlığın hakikatiyle hususi bir ilişkiyi sürdürme ısrarında yatıyorsa şayet, yaşama acemisi Avusturyalı dahinin şu öğüdü huysuz bir beygirin üzerinde iz sürenler için kulağa küpe edilecek cinsten sayılsa yeridir: “Yaşamda gördüğün sorunun çözümü, sorunsal olanı yok eden bir yaşama türüdür. Yaşamın sorunsal olması, yaşamının biçimine uymaması demektir. Öyleyse yaşamını değiştirmelisin; yaşamın biçimine uyduğunda, sorunsal olan da yok olacaktır.”

Arıyorsak ve bulmak istiyorsak, icabında, bulunduğumuz yeri ya da orada bulunuş tarzımızı değiştirme yürekliliğini göstereceğiz. Henüz olmayan, vaki olur belki o zaman. Belki o zaman her şey geriye-dönük olarak asıl anlamına, asil anlamına kavuşur.

(YENİ ŞAFAK KİTAP, 7.12.2011)