Menu
ZYGMUNT BAUMAN'IN POSTMODERN ETİĞİNE REDDİYE
Deneme/Eleştiri • ZYGMUNT BAUMAN'IN POSTMODERN ETİĞİNE REDDİYE

ZYGMUNT BAUMAN'IN POSTMODERN ETİĞİNE REDDİYE

“Özgürlüğe mahkumuz!”. Sartre ilk bakışta çelişki arz eder görünen bu mottoyu Avrupa’nın had safhada kimlik bunalımı yaşadığı bir dönemde dile getirmişti, İkinci Dünya Savaşı esnasında. Kimliklerin uçmasına, uçuşmasına, giderek silinip gitmesine methiyeler düzüldüğü zamanımıza uygun motto ise –Bauman’ın ağzından sadır olsa hiç şaşmayacağımız–“Özgürüz, çünkü özgürüz!” ifadesi olabilir. Denebilirse, Sartre’ın uçağı havada olduğunu bilmekle birlikte yerle yani kuleyle bağlantı arayan bir uçaktı –filozofun Marksizm ile uzatmalı flörtünü hatırlayalım. Bauman’ın zaviyesinden bakınca ise kuleyle bağlantısını yitirmiş, giderek böyle bir bağlantısızlığı kendi varlık hikmeti sayar olmuş menzilsiz, güzergâhsız bir uçakla karşı karşıyayız: ‘Uçan çünkü uçan bir uçak’. Uçaktaki yolcuların şen şakrak kahkahaları her türden kule bilincini yani ‘Kimiz, nereye gidiyoruz?’ sorusunu bastırmaktadır. Bu postmodern uçaktan farklı perdelerden, çoğul bir edayla, ama aslında yekpâre –evet, yekpâre–  bir seda yükseliyor: ‘Kim isek kimiz; uçuyoruz, çünkü uçuyoruz!’. Hürlüğün, Hazzın ve Hızın belirleyici olduğu oyuncul bir döngüdür bu.

Postmodernlerin ikili karşıtlıkları yapı-bozumuna uğratmaya olan düşkünlükleri malumdur; bu yüzdendir ki müphemliğe, akışkanlığa, ertelemeye bayılırlar. Ne ki, o çokça tebcil ettikleri fark (différence) bakarsınız kolayca kayıtsızlığa (indifférence) dönüşüvermiştir. Biz postmodernizm denen şeyin, hem modernizmin bir süreği olduğunu, hem de –bir bakıma– (modernizmden) bir sapma olduğunu düşünme eğilimindeyiz: Modernizmin son-uc’unda ‘modernizmden bir sapma’ olarak ortaya çıkan postmodernizm, bugün giderek sapma olarak sapma halini almıştır. Amerikan akademik ve entelektüel pazarının ‘postmodern düşünürler’ olarak yaftalayıp fikirlerini sulandıra-ballandıra üzerimize yapış yapış akıttığı Foucault, Deleuze, Derrida, Levinas gibi düşünürler –ilginçtir– postmodernizm yaftasını üzerlerinden hep silkelemeye çalışmışlardır. Yine de, belki kendileri rağmına da olsa, bugün bu düşünürlerin fikirlerinin postmodern bir alımlanışı ile karşı karşıyayız. Hakim ve yaygın bir alılmama tarzıdır bu.

Postmodern “zaviye”nin postnişinlerinden Zygmunt Bauman kendi ‘etiğini’ geliştirirken Levinas düşüncesini düpedüz tahrif, hatta tahrip eder: çarpuk-çurpuk, eğri-büğrü, müphem-muğlak bir Levinas okuması geliştirir (Postmodern Etik, çev. A. Türker, Ayrıntı). Müphemlik (ambiguity), modernliğin temellerini, giderek temel düşüncesinin kendisini ‘kıyasıya sorgulayan’ Bauman’da temelsiz temel olarak açık eder kendini; tuhaf ama, zımnen ve kaçamak bir şekilde her şeyi belirlese de, temelselliği itiraf edilmemiş olarak kalan muhkem kaziyedir müphemlik Bauman’da. Evet, bir Bauman’da görüldüğü üzere postmodern tutum temelselcilik aleyhtarı gibi görünür ilk bakışta. Ne ki, bu tutum bir yandan her türden mutlaklığı reddederken, öte yandan müphemliğin kendisini mutlaklaştırmaktan ya da onu ‘temellerin temelsiz temeli’ olarak evrenselleştirmekten geri durmaz hiç bir biçimde. Denebilir ki müphemlik Bauman için altta-yatan “açık-seçiklik”tir, adeta her şey onunla ölçülür, değer ya da değersizlik kazanır. Müphemliğin kendisi ve yalnızca o müphem değildir tuhaf bir biçimde. Bauman’da müphemlik, hiç itiraf edilmese de, tartışılmaz ‘açık-seçiklik’tir açıkça. Buradan müphemlikten özgürleşememiş bir ‘etik’ neşet eder ki bu, metaforumuzu sürdürürsek, uçuşun bilgisini vermez ama uçaktaki yolcuların kahkaha ekonomisini düzenler olsa olsa. Başka bir ifadeyle, Bauman’a göre (etiğin kendisi de dahil olmak üzere) her şey müphem, yalnızca müphemliğin kendisi gayr-i müphem yani kesin ve sarihdir. Bauman’da müphemlik tartışılmaz ‘dogma’dır haddizatında; ama aynı zamanda boğazdan içeri hoşlukla kayan akışkan bir ‘dolma’dır da, içinin boşluğundan öyle olduğu kolayca anlaşılmasa da. (Modernlik ve Müphemlik, çev. İ. Türkmen, Ayrıntı).

Kuşkusuz dünya karmaşıklığı ve müphemliği içersinde kendini bize verir. Bu bakımdan, din, felsefe, sanat ve (siyasetle bağlantısı içersinde) etik bu müphemliğe bir vuzuh, bir açıklık, dolayısıyla da bir anlam verme çabasını ifade eder. Böylece iyi ile kötü arasında seçim yapma yetisi olarak ahlaki yeti tam da “müphemliği aşma” yönünde gösterir kendini. Bu bakımdan ahlak, müphemliğe boylu boyunca uzanmakta değil ama ‘müphemlikle yüzleşme’de bir açıklığa ve bir anlama kavuşur. Seçim, tercih, sorumluluk, özgürlük, ahlaki benlik bunlar hep birbirini gerektiren kavramlardır. Aklen ve ahlaken ayık kalmanın yolu sisi pusu dağıtmaktan, doğruyu eğriden ayırmaya çalışmaktan, vuzuha ulaşma çabasını öne almaktan geçer – müphemlik, müphemlik, müphemlik diyerek sapı samana, tozu dumana, akı karaya karıştırmaktan değil. Ayırma, ayıklama, ayrıştırma, eleme ve eleştirme liyakat ve sorumluluğu, ayık kafayla gezmek isteyenlerin harcıdır ancak, müphemlikten özgürleşme yolunda vuzuha doğru atılan ser-best kafaların harcıdır, evet.

Bu bakımdan, Bauman’vari bir biçimde “ahlaki yaşam, sürekli belirsizlik içinde yaşamaktır” demek, bulanık akan suyu daha da bulanıklaştırmaktan ve bulanık suda b/alık avlamaya çalışanlara gerekçe ve mazeret sağlamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Ahlaki benlik bağlamında kuşku sahibi olmayı, müphemliğe garkolmuşluk olarak değil de rahatsız bir vicdana sahip olmak olarak,  öz/eleştiri kabiliyeti olarak anlamak gerek. İyi vicdan, rahatsız vicdan, rahatsızlığı belirgin olarak kendinde duyan ve bu yüzden de kendinden, özerkliğinden, özgürlüğünden ve eminliğinden kuşku duyan bir vicdandır. Levinas’ın terminolojisiyle konuşursak Yüz bize “Öldürmeyeceksin!” diye buyurur ki bu emirde en ufak bir müphemlik yoktur. Yüz, kesin olarak emreder ve bizi iki yolun kavşağında vicdanımızla baş başa bırakır. Somut bir örnek verirsek, kısa süre önce sözü edilen CIA’nin işkence odaları olarak tanzim edilmiş uçaklarına biz kalben, lisânen veya –eğer mümkünse– fiilen ya itiraz ederiz ya da etmeyiz, bunun arası yoktur. Bu uçakların varlığı-yokluğu şaibeli ya da müphem olabilir, ama vaki bir zulüm karşısında vicdanın sesi gayet sarihtir. Nitekim, Yüz “öldürmeyebilirisin” demez, muğlaklığa meydan vermez.

İktidar kendi doğrularını/yanlışlarını dayatıp tedavüle sokarken, kurdun puslu havayı sevmesi misali müphemlikten yararlanır, bu yüzden vuzuhtan nefret eder; vuzuh, vazıh olarak belirdiğinde kendi doğrularının iğreti müphemliği ve sahte sarahati açığa çıkacaktır çünkü. Etik tutum vuzuha doğru atılır, açıklığa, anlama doğru. Bu tutumun sahibi, vicdanını rahatsız, yaptıklarını yetersiz, kendini suçlu ve borçlu hisseder. Ama bunlar müphemlikle ifade edilebilir mi? Müphemlik bizatihi müphem olarak kalmıyor mu etiği ifade etmede? Şu kesin: Bauman etiğe karşı hayli müphem ve muğlak bir tavır ve anlayışa sahiptir. Etiği müphem olarak karakterize edişi bu yüzden olsa gerek.

Yüzün buyruğu evrenselleştirilemez belki, ama bu buyruğu işitme kabiliyeti yani ahlaki duyarlık imkânı evrensel olarak bütün insanlarda bulunur. Ve etik temelinde yasalar öngörmek de mümkündür. Yani özünde öznel görünen etik, nesnel düzenlemelere esin kaynağı ve temel teşkil edebilir. Etik ve Yasa, gerçi farklı şeyler olsalar da, birbirlerini dışlamazlar. Ütopyayı (veya etik ütopyayı) gerçeklikle hiçbir bağı, bağlantısı olmayan bir şey olarak almamak gerek. Ütopya, ütopya oluşuyla, gerçekleşmese bile –ki tanımı gereği gerçek-dışı (u-topos) bir şeydir– gerçekliğe tesir edebilir, onu dönüştürebilir. Mevcut olmayan bir şey, mevcut olmasa da, hatta bizzat mevcut olmadığı için, Mevcut düzene tesir edebilir. Dünyada saf iyi ve saf kötü diye bir şey olmasa da bize yerleştirilmiş iyi ve kötü duygusu müphemlikleri tasfiye ederek Yasanın etiğe yaklaşmasına, dolayısıyla da dünyanın daha bir yaşanılır hale gelmesine hizmet edebilir. Böylece biz, ‘dünyada ak ve kara olmadığı ama çeşit çeşit griler olduğu’ s/avunmasına tutunan bir eyyamcılıktan uzaklaşarak ‘griler ne kadar ak ne kadar kara’ sorusunu merkeze alan ahlaki bir titizliğe yükselebiliriz.

Kötü, karalamayı sevse de kendini kara olarak sunmaz, puslu ve gri olanı tercih eder. Bauman’ın yaptığı üzere, ‘kendini gri olan üzerinden aklamak’ ise postmodern tutumdaki ahlaki iğretiliğe işaret eder olsa olsa. Yerle bağını koparmış, sisli, gri bir gökte vızır vızır dönen bir uçaktaysanız ân gelip yakıt bittiğinde yere çakılacağınızı anlamak zorundasınız: uçmak ansızın tamuya dönüşüvermiştir, kahkahalar iniltilere, haz işkenceye. Bize sahte cennetler vaat eden tüm zaviyeleri, tüm postnişinleri reddediyoruz. Gelgelelim iyi biliyoruz, şeyh uçmasa da müritleri uçurur onu. Hürlük, Hız ve Hazz’ın oyuncul döngüsünden kurtulupmüphemliğin yapış yapış rehavet kokan akışkanlığından vuzuhu ve titizliği talep eden ayık vicdanın arı-duru alanına geçmek özgürlüğümüzün diyeti olsa gerek. Bu diyet ödenmedikçe özümüz gürleşmeyecek.

Postmodernlikle birlikte, fark oyunları saf bir içkinlik ekonomisinde hoşluğa, hoşluk olarak hoşluğa ve boşluğa, giderek de başı-boş’luğa dönüşüyor. Ser-hoş’luk mütemadiyen itibar görürken, tefrik ve temyiz mercii olarak akıl boyuna yuhalanıyor. Müphemlik ve muğlaklık bir değer, değerli bir şey derecesine yükseltilip baş tacı edilirken, sarahat ve vuzuh sistematik bir biçimde aşağılanıp değeri aşınmış, çoktan aşılmış bir şey derekesine indiriliyor. Mevcut’un akışkan bir biçimde, pürüzsüzce, sorunsuz işlemesini temine matuf Bauman’vari bir ‘etik’ bu surette sürülüyor nitekim entelektüel-akademik pazara. Mevcut’u muaheze etmeye değil, e[ste]tikleştirmeye hizmet eden bir ‘etik’ bu kanımızca.

Bugün Müslüman zihinlere de sirayet etmiş olan bu ser-hoş, bu yapışkan, bu akışkan, bu muğlak, bu müphem, bu ne idüğü belirsiz etiğe-estetiğe karşı tavır almak kime düşüyor? ‘Kule bilinci’ne sahip ser-best kafalara hiç kuşkusuz – akli sarahati ve vicdani titizliği merkeze alacak, sisi-pusu dağıtacak, postmodern pusuyu açık edip geçersiz kılacak ne idüğü belli ser-best kafalara…

(YENİ ŞAFAK KİTAP, 01.06.2011)