Menu
YOLA DAİR...
Deneme/İnceleme/Eleştiri • YOLA DAİR...

YOLA DAİR...

-Abant-Safranbolu-Ilgaz-

Herhangi bir mekân dinlendiriyorsa, sükûnet veriyorsa, insânın sürekli olarak aşınan melekelerini yeniliyorsa sâhiden yaşanılası bir mekân oluyor. Bir öte dünyâya bakmaya öğreten, dünyevîleşen zihinlere âhiret bilinci veren ve insânın özündeki saflığı, duruluğu ve inanmaya dâir niteliği belirginleştiren bir mekân nasıl da huzur aşılıyor. Abant Gölü’nün etrafında adımlarken bunları tefekkür ediyor insân. Gölün üzerinde yüzen ve kökleri derinlere uzanan nilüferlere bakarken yudumlanan kahvenin telvelerini arındıran buz gibi su gibi, atılan ekmek parçaları ile rızıklanan ördekler de insânı bambaşka bir âleme götürüyor. Sesleri kuşların ötüşüne karışan ağaç yapraklarının hışırtısı, yağmur sonrasının tüm duruluğunu nazara sunan toprağın kokusu ve üstleri beyaz sis bulutlarıyla örtülen dağ tepelerinin insâna verdiği huşû hissi bir başka dünyâyı hissettiriyor. Derinlik uzuyor, rüzgâr göl sularını nazlı nazlı ötelere itiyor. Değişiyor yine bir şeyler. Hem kâinatın muazzam ritmi sihirli bir elle işliyor hem de bu değişim insânın yıpranan özünü tedâvi ediyor. Galiba yaşamak böyle bir şey. Hislerin bu kadar yoğunlaştığı anlar ne de az. Ya hep böyle olsaydı insân. Ya sürekli olarak öte-dünyalı bir hayat sürseydi. Melekleşir miydi sâhi?

Bazı anların hiç bitmemesi istenir. Böyle anlarda zaman başkalaşır adeta. Mekân başkalaştırır insânı özgürce. Sahip olunan sınırlar daha bir ötelere gider. İnsân, kâinatın kendine göre sınırsızlığını ve kâinatın Yaratıcıya nazaran sınırlılığını daha bir net kavrar. Bunları ihsâs ettiren mekândan ayrılmak gerçekten çok zordur. Abant Gölü’nün o buğusundan ayrılmak da gerçekten zor oldu. Ne ki yol uzundu, aşındırılacak yollar, varılacak başka menziller vardı. Gittik, gittik. Safranbolu’ya eriştik.

Dünya mirası kapsamında değerlendirilen ve tarihe dair her bir unsuru yeniden ele alınarak kullanıma sunulan Safranbolu gerçekten çok güzeldi. En son ne zaman gördüğümü hatırlamasam da, son gelişin bende önemli etkiler bıraktığını ifade etmeliyim. O, Anadolu’nun pek çok yerinde benzerleri olsa da, böylesine bir ilgiye bir türlü mazhar olamayan konaklarda gecelemek ne kadar da zevkli. İyi bir içmimar gözetiminde ve tarihî dokusu korunarak yapılan restorasyonlar konakları daha bir cazip hale sokmuş. İbrikler, tepsiler, güğümler, halılar, pencereler ve geçmişe ait her bir çizgi insânı başka bir tarihe, zaman ve zemine götürüyor. Şehrin gürültüsü ve hiç bitmeyen kirliliğinden sıyrılıp böylesi tatlı bir yerde geçirilecek birkaç gün dahi insân ruhuna inanılmaz bir huzur veriyor. Zaten sürekli olarak -paradoksal bir şekilde- üç yüz, dört yüz sene öncesinde yaşayan/yaşamayı isteyen ben, adeta kendini buluverdim bu eski konaklarda. Ocağı, abdestliği, yemyeşil bahçeye bakan penceresi, sahanlığı, köşkü ve daha pek çok çizgisi ile kadîm olana bağlılığım pekişti biraz daha. Günümüzün estetik algısının ruhsuzluğu ve kâinatla bir türlü uyuşamazlığının yanında, geçmişin bizatihi hayat için inşa ve imâr ettiği malzemenin engin hassasiyeti bir kez daha dikkatimi celbetti.

Bu tatlı belde ciddi bir biçimde turisti ağırlıyor her yıl ve her mevsim. Dolayısıyla yaban olan bu insânların ihtiyaçları da öncelenmek durumunda kalınmış yer yer. Bazı mekânlardaki zoraki bir tarihsellik dokusu insânı biraz bunaltsa da, intizamlı bir surette dizilen minik taşları adımlarken büyük bir dikkatle incelenen vitrinler insânı rahatlatıyor. Herhalde aklımda kalan en net görüntüler de, iki tarafı birden tertipli konaklarla sıralı, ara sıra minik sokaklara (Anadolu’nun bazı yerlerinde buna “ceget” derler) ayrılma imkanı veren ve üzerine asırlık çınarların nazlı gölgeleri vuran yokuşu dik ve dar sokaklar olacak. Yöresel yemeklerin peşinde geçen dakikaların yorgunluğu ise damak lezzetimize birebir uyan peruhi (peynirli mantı desem Safranbolulu yarenler kızar mı acaba?) ile büyük oranda dinmişti. Velhâsıl-ı kelâm güzel bir gün, güzel bir gece, güzel bir dinlence oldu Safranbolu. Diğer konağımız ise Ilgaz Dağı olacaktı. Her mevsim ayrı güzelliği insâna yaşatan renkli bir mekân.

Ilgaz Dağı’nın bir tarafı Kastamonu diğer tarafı Çankırı’ya bakıyor. “Anadolu’nun bir yüce dağı” gerçekten de, anne vatanı olmanın yanı sıra. Eylül ayının son demlerinin verdiği o tatlı soğukluk ile yazdan çıkmanın verdiği o buruk sıcaklık buram buram çarpıyor insânın yüzüne. Göz uzaklara bakabiliyor arzuladığı kadar dağın tam zirve noktasında. Günümüz dünyasında, her bir ileri uzanmak isteyişinde bir kocaman bina tarafından kısıtlanan, önü kesilen bakışlar, özgürce uzanıyor ötelere. Enginlik sarmalıyor insânı şefkatle. Ve zihin O’nun büyüklüğünü, kendi küçüklüğünü bir kez daha işitiyor kuvvetli bir sezişle. Yeşilden sarıya çalmaya başlayan zemine, göçü gecikmiş kuşlar yaren oluyor. Dağ pınarlarının her birinden şifa niyetiyle yudumlanan buz misali berrak sular ise, şehre dönünce bitmeyen bir hasreti kamçılayacak gibi. Ve köy ziyareti. El öpmek için bir kez daha dönüyor teker. Seksenini aşmış anneanneyi buluyoruz iki katlı evinde. Bostanı her zaman olduğu gibi bakımlı, kendisi her zaman olduğu gibi dualı ve tatlı-sert serzenişli. Belli ki özlemiş bizi. Güzel bir gece… Yıldızların kucağa düşmek için yarıştığı karanlık. Muhabbete karışan çay tadı. Her zaman yün yorganlara dolanan bedenler ve dingin bir uyku. Sabah oluyor, yine dağ başında yapılan leziz bir kahvaltı ve yine yol…

İstanbul bizi bekliyor. Gürültüsü ve yorgunluk vericiliği ile. Biz mi İstanbul’a her zaman hasretiz, yoksa İstanbul mu bize bilemiyorum. Telaşını, rengini ve artık kokusunu dahi aradığımız şehir. Sana geliyoruz…

(20-26.09.2010)