Menu
YAN NAR GÜL AYVA
Deneme/Eleştiri • YAN NAR GÜL AYVA

YAN NAR GÜL AYVA

-âşık anladı gerisi banladı-

bizim cankuş efendi, setbaşı’ndaki kıraathanede beni beklermiş.

kapıdan adımımı atar atmaz, hele gel, hel gel, deyu el itdi.

–dışarı çıkalım. belli ki anlatacağın şen-şakrak bir şey. asmanın gölgesinde oturalım, laflarını asma yapraklarının tütsülü fısıltısıyle duyup efsunlansın kulaklarım, esrisin zihnim, dedim.

çayımızı söyleyip çıkdık. bağçedeki çadır-asmanın gölgesinde bir köşeye oturduk.

hal-hatırdan sonra, eee ne oldu, dememle keyiflenip, demlenip, sandalyesine yerleşti; bir yudum ve nefes ile cilalanıp, sararmış bıyıklarını sıvazlayıp anlatmağa başladı:

«yeni kıyafetini görünce, bir insanın güzelliğini, seçtiği yeni kıyafeti ancak bu kadar ortaya çıkarabilir, diye düşünüp, deli danalar gibi dört-dönmeğe başladım. kıyafet zahirde varlığı, vücudu örter, amma, işte onda öyle yeni, yepyeni bir çekicilik sunmuş idi ki gören gözlere, bu güzellik gülistanı karşısında gözlerin değil, aklların dahi kamaşmaması mümkin değil.»

kimden bahisdir bu, diye sordum.

gülen ayva dünyazâd, demesin mi?!

elimle susup beklemesini işaret etdim. yutkunup biraz kendime geldim. ya’ni aklımı başıma çağırdım. gelmesi kolay olmadı. nihayet aklım gelip yerine oturunca, açtım ağzımı:

bu ifade aslında teatral, gösterişçi ve elbet gösterişçiliğe ilişik, raptiyeli dışavurum, tezahür; ve, bir sırrın barındırılmasına yetecek derinlikden yoksunluğun izharı.

şimdi bu değerlendirmeden alındın, bunu duymak seni rencîde etdi, sevgili cankuş efendi.

bu dahi yeterince olgunlaşmamışlık ki, işittiğin beyânın kuvvetlendiricisi, cilâlandırıcısı, tasdîki. ya’ni, kendisi dimdik ayakda  durup senin kemalâtını ayağı altında zebûn tutan nefsinin, enâniyetinin zaferi. enâniyetin bu zaferini kırmak için, meşayih boşuna müridânına, dervişâna dilencilik etdirmemiş, su sattırmamış, hela temizletmemiş, böylece sıradan(nas)ların küçümseme ve hakaretine maruz bırakmamış. çünki sevgi, sevda, aşk, dilencilik yolu, yerlerde savrulup sürünme yolu; enaniyetin yanıp küllerinin savrulduğu yol.

oysa kızmak enaniyetden, benlikden, varlıkdan kaynaklanır. nefis der ki: ben varım, ve, varlığıma laf atıldı; yüce varlığım küçümsendi; apaçık varlığım yok sayıldı.

bu, enaniyetin, insandaki hayvani nefsin gururu=aldanması. aldanan nefs insanı aldatınca, insan insanlıkdan çıkar, ya’ni aklı çıkar ve dizgini kopmuş, gözsüz kalmış öfke hayvanına dönüşür. burnundan alev fışkıran bu kör hayvan uçuruma yuvarlanmağa veya duvara toslamağa hazır.

diğer zaviyeden, öfke, karşıdakinin varlığından, mevcûdiyetinden, hatta kudretinden, rahatsızlık hissetme, dolayısıyle bunu kabul etme ve hatta ona önem, kıymet atfetme, değer verme. olmayanın rahatsızlığı da önemi de olmaz! âşık yokdur ki kim kızsın, kim öfkelensin?!

ya’ni, öfke, karşılıklı varlaşma. iki ve ziyade varlık birarada/aynı yerde olunca, bulununca, buluşunca rekabet, çatışma, veya dayanışma, bütünleşme kaçınılmaz. iki var biribirine karşı sâkin ve sessiz duramaz. çünki varlığını isbat, varlık isbatı, ihtiyacı doğar. isbatsız varlık olamayacağına göre... aşkda iki var yokdur. yokun isbata ihtiyacı yok.

varın isbata ihtiyacı var mı! var, vardır; niye olsun?

ihtiyaç, işte bu olsundan kaynaklanır. sâkinlik ve sessizlik, isbata mugayir. iki var dahi isbat ihtiyacında ise, biribirine karşı isbat hareketine ve iddia söyleşisine girişecek.

varlığın yegâne, kendini, varlığını isbat yolu, tarzı, istiklâl. istiklâl ise şirk, ortak kabul etmez. beşerî seviyede istiklâl üstünlük, eğemenlik, ya’ni iktidar... aşkın iktidarında iktidar mı var? var yok, sadece aşk var. aşk eşittir yokluk ise...

dikkat et: öfke dediğin, nefsin iktidar ve istiklal savaşından başka nedir?! bir sevgili bul kendine ey öfkeli; hakikatli bir sevgili bul ve kurtul öfke cehenneminden, kendini aşk ateşinde yakarak, odun/öfke ateşinde yanmayacak hale getir.

hakikatde, hakikat seviyesinde, katmanında, âleminde öfke zemmedildi. çünki hakikatde muktedir ve varlık, varlık ve muktedir bir, aynı şey, tek; yekpare. ancak sıfat olarak iki, gibi. aynı şeyin dışı-içi gibi. gibi dahi, özür.

demek ne imiş: öfke devini, öfke hayvanını yenmeden, öfke yangınını söndürmeden hakikat mahallesine geçit yok.

*

cankuş iki çay daha söyledikden sonra sordu:

nasıl bir mahalle imiş orası? ve nasıl yenilir öfke hayvanı ve söndürülür yangını?

hükmünün sönmesi için, ateşden daha parlak bir şey gerekir değil mi?

evet.

ateşden daha parlak şey bilir misin?

aklıma gelmedi.

başka bir ateş düşün; daha parlak; ateşi söndüren ateş; nurlu ateş; ziya, ya’ni aydınlık fışkırmalı ve gözleri hakikati görmeğe hazırlayacak parlaklıkdaki bir sürme ile sürmelemeli; göz kamaştırmalı, gözalıcı olmalı...

aklım yandı mı, dondu mu, bilmem, amma, durdu.

aşkolsun cankuşum, aşkolsun!

aşk mı olsun?

evet, aşk olsun...

ateşine yandırdın beni bre hastam benim. sen şimdi aşk ateşinde yanık hastasın ha? dünyazâd’dan sözedinceki sararıp solmandan anlamalıydım bunu, amma, gaflete geldik işte, tufaya... bu nasıl aşk böyle, sarı aşk mı, beyaz aşk mı, yoksa siyah aşk sevdâ mı, süveyda mı?

hepsi hepsi... hepsinin birden adı, hakikat. hani avam, farkında olur-olmaz, hakikatli âşık, der ya...

ateş bu geçici dünya, hakiki ateş ya’ni aşk, ebedi, geçmeyici, kalıcı dünya. ateş söner, aşk kalır.

bunlara, dünyazâd beni keşiş’den tepetakla yuvarlayınca erdim. beni yuvarlayıp kurtardı, çünki ona duyduğum aşk ateşi keşişi yakıp yandırmış, patlatmış idi. amma, aşağıdaki insanlara anlatmamız gerekenler bitmedi ikimizin. onun kıyafetinden senin gözün kamaştı, aklın ayvayı yemişce buruklaşdı. ben ise, yüzünden başka bir şey göremedim. yüzünden yüzüme yansıyan ne idi, nice idi? bunu dillendirebilir miyim? bunun dili dilcedir. dilce bilen anlayabilir bu dili. anlayan anladı. âşık aşkı anladı, gerisi banladı.

ya mâ’şuk, dedi cankuş.

anaya yavrusu sorulur mu, dedim.