Menu
TURGUT UYAR: EDEBİYATIN ÇIKMAZI
Deneme/Eleştiri • TURGUT UYAR: EDEBİYATIN ÇIKMAZI

TURGUT UYAR: EDEBİYATIN ÇIKMAZI

Turgut Uyar “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı bir yazı yazmış. Yıl 1963. “Şiir çıkmazda” demiş. Öyle midir? Bilemem. Ben şiirden anlamam. Aslında ben hikâyeden de anlamam. Benim yaptığım edebi metnin altındaki içtimai, iktisadî yapıyı kavramak. Bunun bir edebiyat sosyolojisi olduğu da söylenemez. Belki bu yazı çabası, Sabri Ülgener’in “Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi niçin mümkün olmadı? Bunun zihnî sebepleri ne idi?” sorularını başka türden sormaya çalışmaktır. O’nun edebiyat metinlerini iktisadî metin gibi okuma gayretini bir şekilde sürdürmek. Gerçi bu çabalarda Weber’den yararlanmak, Marks’ın “alt yapı- üst yapı” şemalarına karşı “zihniyet” kavramını koymak gibi bir yaklaşıma düşmedim hiç. Edebi metnin içine sinmiş dinî algıları nasıl anlayabiliriz? Bizim çabamız budur. Ancak ortada bir makale var. Turgut Uyar gibi önemli bir şair “Şiir çıkmazda” demektedir. Demek ki bir sıkıntı vardır. Şair değişen toplumun dilini, duygularını, kimbilir ekonomik güdülerini veremiyor demek ki!

Bu makaleden alıntılar yapmaya mecburum. Çünkü şair, çıkmazın sebebini anlatmakta. Şair çıkmazı işaret ediyor, bunun da bir imkân olduğundan bahsediyor. Yazara göre edebiyatın çıkmazı, insanın girdiği çıkmazdır. Divan şiiri hiç çıkmaza girmedi, Tanzimatla birlikte eskidi. Hece zaten geride kalmayı kabul ettiği için çıkmazda değildi. “Sık sık dalgalanan, dalgalanmaları büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaire’den kovalıyordu, sunulmuşu sözcüklerden izliyordu. Buna boyun eğmiş” olduğu için çıkmaz değildi. Ancak şiir çıkmazdadır: “Nasıl ki Nâzım sonrasında da, Orhan Veli sonrasında da çıkmazda idi. Çünkü şiirin çıkmazı, yukarda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde. Belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. Rahat işleyen şiir kuşku vermelidir.” Turgut Uyar’a göre bu çıkmazı ancak öykü anlayacaktır: “Şiir çıkmazda. Şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. Belki yalnız öykü’nün farkına vardığı bir çıkmaz.” Öykünün farkına vardığı çıkmazı nasıl anlamam gerekir. Belki öykü Türk toplumundaki değişimi olduğu gibi yansıtabiliyordu. Modernleşmenin topluma nasıl sirayet ettiğini gösterebiliyordu.

Erken Cumhuriyet öyküsü, değişen insanın din, mekan, aile, mahalle, şehir algılarını verebiliyordu. Cemaatten bireye doğru bir geçiş var toplumsal alanda. Öykü, bu geçişi belgeliyor. Okuyucuya diyor ki: İşte bir zamanlar mahalleler vardı, insanların geçimi şöyle, inancı da böyle idi. Ercan Yıldırım’ın öyküye mahsus saptamaları bu noktaya işaret ediyor. Yıldırım, Türk öyküsünde mekan algısının zayıf kaldığından bahsediyor. O’nun cami, tekke, türbe/yatır, medrese eksenli öykü tetkiklerinde yazar ile mekan arasında bir türlü mensubiyet ilişkisi kurulamamasından yakınmasını önemli saymak gerekir. Gerçekten de örneğin Refik Halit Karay’ın “Yatır” hikâyesindeki yatır, bir kahramana dönüşmüş durumdadır. Yatır, kasabanın içindeki ahlâkî bağlılık yaşadıkça varlığını sürdürmüş, ahlâk bozulunca “kerametini” alıp gitmiştir.

Ercan Yıldırım, İslamî mekanlar hakkındaki değerlendirmesinde bunların “dekor” olarak kullanıldığını söyler. Refik Halit ile İslamî hassasiyetlere riayet eden yazarlara doğru evrildiğimizde İslamî mekanların “kahraman”lıklarını giderek kaybettiğini örnekler: “Mekân, bu bağlamda öykülerde izlekle içselleşmiş durumda değildir. Velev ki mekân kullanımındaki çeşitlilik, olay ve durumlardaki gibi ayrıntılı değildir. Türk öykücülüğünde İslamî mekânların kullanılması da beklenildiği kadar değildir. İnsanın mekânla özdeşleştiği ve bir arada anlatıldığı öykülere sık rastlanmaz. Genel itibariyle, İslamî mekanlar, öykülerin içinde kısa bir kesit halinde, bir-iki cümle içinde ve maalesef çoğunca dekor malzemesi olarak bireyin önünden geçtiği, yer tarif ettiği vs. gibi gerekçelerle kullanılır” (YILDIRIM, 2011: 66).

Turgut Uyar, toplumun değişme olgusu üzerinden çıkmaza girdiğini ifade ederken yazar-mekan ilişkilerinin, insan-insan ilişkilerinin yeni bir “dil” kurduğundan bahsediyor. Ercan Yıldırım’ın “yabancılaşma” vurgusu ile Turgut Uyar’ın “değişme” vurgusu benzeşiyor: “Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. (...) 1930′un eksik idealizm’i, 1940 realizm’i ve 1950′nin hastalıklı romantizm’i ile bugünün insanını betimlemek mümkün değil. Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkândır.” Bunu Turgut Uyar yazıyor. Yıldırım da “Türk milletinin geçirdiği toplumsal değişme ve bireyin buradaki yabancılaşması genellikle eski-yeni mukayesesi şeklinde zuhur eder (...) Eskiyi uygulayamayan bireyin, yeniye karşı gösterdiği uyum sorunu bireyin, yeniye karşı gösterdiği uyum sorunu bireyin yeni değerlere yabancı kalmasına neden olur. Onun için nostalji bir modern ukdedir; yabancılaşan bireyin geçmişi kutsallaştırmasıdır” (YILDIRIM, 2011: 39) derken aslında benzer bir şeye işaret etmektedir. Yıldırım’ın bu değerlendirmesi 1980 sonrası öykü birikimi için tıpkı Turgut Uyar tipi bir “çıkmaz”ı da gösterir. Yıldırım’a göre Türk öyküsü 1980 sonrasında, Türkiye’nin dünya sistemine eklemlenmesi sonunda artık yabancılaşmayı bile içselleştirmiştir. Bu nedenle kendisi açıkça söylemese bile “öykü çıkmazdadır” imasındadır: “Ancak 1980 sonrasındaki birey için yabancılaşmanın ötesi geçerlidir. Çünkü bu birey, bilinç ve kalp olarak, kendine mahsus niteliklerini başkalarına devretme hususunda daha iradesiz davranabilmektedir. Böyle olunca, sahih bir insan eylemi ve düşüncesi 1980 sonrasında mevzu dışına itilmiştir (...) dünya sistemi, bireylerin aidiyet devşirebilecekleri bir odağı devre dışında bırakmıştır. Böyle olunca yabancılaşmayı bireyin yeni durum karşısındaki şaşkınlığı olarak almak, nostaljik duygularla izah etmek mümkün değildir (...) 1980 sonrası bireyi, her türlü müdahalede, etkide yerinden/safından kopabilecek bir benliği ikame etmiştir (...) bu dönemin bireyi artık değişmeyi, değişmeyle açılan her yolu kabul zorunluluğunu bünyesinde kotarmıştır (...) 1980 sonrasındaki sistem, Türk toplumunun askerî ıslahatlarla giriştiği değişim dinamikleri, dünya sistemi karşısındaki iradî tükeniş, geleneksel değerlerle var olmuş Türkleri varılan yerde artık yabancılaştırmadığı için iddia sahibi de kılmıyor” (YILDIRIM, 2011: 47- 49).

Bu çıkmazı nasıl aşmak gerekiyor. Belki bu, öykünün tıpkı erken Cumhuriyet ve öncesinde olduğu gibi toplumun zenginliğini yansıtmayı vazife bilmesi ile aşılabilecek bir şeydir. Mesela Ömer Seyfettin’in “Kurbağa Duası” adlı öyküsünde zengin bir anlatı var. Sürekli değişen bir dekor var. Şahıs kadrosu çok çeşitli. Taşra anlatılıyor ama yazar taşranın tüm ahalisini bilen/tanıyan biri gibi yazıyor. Hikâyenin kahramanı edebiyat öğretmenidir. Fransızca öğretmeni Yahudi’dir. Hikâyede Fransızca öğretmeninin “cezbe-i rahman” tabirini “cezve-i rahman” anlamasından doğan muziplikten, din ilimleri hocasının dost meclisinde ikram edilen rakıdan yudumlamasından, Bektaşi tekkesinde kuzu, saz, mey ikram edildiğinden, tekkenin nilüferlerle dolu havuzundan, içindeki kurbağalardan, kurbağaların kafa oyan seslerinin nasıl bir “nefes ile” kesildiğinden bahsedilir. Belki yeni dönem öykünün çıkmazı modern zaman insanının olay/karakter/mekan/iktisadî-dinî topluluklarına olan uzaklığı ile ilgilidir.

KAYNAKÇA:

-UYAR Turgut, Çıkmazın Güzelliği, http://www.edebiyatturkiye.com/edebiyat/iktibas/cikmazin-guzelligi/, 1963

-YILDIRIM Ercan, Modern Türkün Hikâyesi, Elips yayınları, 2011