Menu
'SAVRULAN'
Deneme/Eleştiri • 'SAVRULAN'

'SAVRULAN'

“Yazmak bazen acıtır bir yerlerimizi… Çaresizim... Tam on iki yıl bekledim yolunu.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin’in geçtiğimiz günlerde, Okur Kitaplığı’ndan çıkan kitabı Savrulan’da yer alan “Ahret Meyvesi” adlı öykünün anlatıcısı ne kadar da tanıdık geliyor bize.

Yalnız mutluluk değil ıstırap da paylaşılmak ister. “En çok acı çeken en üstün insandır” diyor da Nietzsche, gözleri ıstıraba doymaktan kan çanağı dert anlatıp duruyor yine de psikoloğuna.

İçeriğindeki öykülerin hemen hemen tamamı hayatın anlamından sapmış debdebesi içinde savuruyor kahramanlarını. Kimi, insanı yoran bir suskunluğa ve iletişimsizliğe dönüşen evliliğe, kimi platonik aşkın tekinsiz limanlarına, kimi çocukluğun kuytu heyecanlarına savuruyor. Öykülerin içine girdikçe “Gerçek yoksunluk nedir?”in cevabını arayan ve bu arayışa okuru samimi üslubuyla çekiveren bir öykücü ile karşılaşıyoruz. Kitabı okuyanlar için  insanı kuşatan anlayışsızlığın, budalalığın ve sığlığın insanı nasıl da yoksunlaştırıp tükettiğini anlamak hiç de zor olmasa gerek.

Belki de bu denli iyi anlaşılmayı seçtiğinden yazar, ifadelerde anlamın pekişmesine yönelik vurgulara, açıklama niteliğinde cümlelere başvuruyor. Su gibi akan anlatımıyla okuru sarıp sarmalayıveren, acı, umut ve hayal kırıklığıyla iç içe geçmiş yaşamları ilgi odağı yapmış bir yazar Selvigül Şahin. Bönlük, saçmalık tam da insana özgü bir hızla, hiç irtifa kaybetmeksizin evlerde, sokaklarda, dağlarda, üniversitelerde, en kötüsü de içimizde fır dönmekte, bireyi ve toplumu kırıp geçirmektedir. Keza Eylül Sancısı ve Gülendam’ın Renkleri’ndeki sımsıcak taşra öykülerinde toplumca bir tükeniş yaşanır. Elbette her çelişki, kendi içinde bir çözüm önerisini beraberinde getirmekte; bu sebeptendir ki yazar, öykülerini kesin bir sonla bitirmeyi seçmemiş.

Savrulan’daki öykülere geçmeden, Eylül Sancısı’ndan bir öyküyü hatırlatmak isterim: Sarı Çiçek adlı öyküde sürüsünü gütmeye giden iki kızın(Nergis ile Elife’nin) çocukluğunu okuruz duygu yüklü Nergis’in gözünden.  Dağ, bayır, dere burcu burcu kokularıyla içimize dolar, iki köylü kızın nezafet tüten öyküsünde. Şöyle der Nergis bir yerde kendisini bekleyen yazgıyı okur gibi, yaşından kat kat fazla ironik bir tecrübeyle: “Ben, daha sonraları Gelin deresinin sularına başka bir gözle bakacağım.”

Savrulan’a dair…

Akıcı bir anlatım, her satırına yerlilik sinmiş İstanbul, Doğu, Ortadoğu sarmalında insanlık sancılarıyla yüklü öyküler.

Yangına Uğramış Kitaplar’da, yıkımın ve zorbalığın ortasında kalakalmış bir ailenin dramını, çocuk kahramanın gözünden yaşıyoruz. Hafızalardan silinmesi imkânsız acı tecrübeler yaşanmış bir döneme ayna tutuyor yazar.  Yanan, uçup giden kitaplar kurtaramıyor kimselerin hüznünü. Hatıralar dirilmeye devam ediyor, hayattan zorla koparılan eski dilin acısı yakamızı bırakacak gibi görünmüyor çünkü.

Kapat Gözlerini’de, fakülte yıllarında filizlenen bir aşkın evlilik sonrası insafsızca solup kuruduğuna tanık oluruz.

Platonik Aşk’ta, bilge yazarın dediği gibi aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratıyor yaratmasına da sonu yine hüsran. Hiç layık olmayan birisinin (Ceyda’nın) ellerinde küflenmeye terk ediliyor aşk.

Savrulan, ne hoş. Kitaba adını veren öykü. Acı ile yaşama sevinci iç içe. Kocası tarafından terk edilmiş bir işçi kadının dramı. Karanlığa düştüğü, yalnız rüyalarının siyah bir elle bölündüğü, ölümün soğuk nefesini duyumsadığı bir sıra kendini kibritçi kızla özdeşleştirirken doğacak çocuğunun sevinciyle kıyıya çıkıyor. “Keskin, par par yanan bıçakları, morarmış elleri, uyuşan ayakları, … Yaşamayı seçiyor. Ellerini karnında gezdirirken gözleri doluyor. 0lsun diyor. Olsun, Murat yoksa …”

Rachel’in Gerçekleşen Rüyası: Hepimizin iyi bildiği bir dramı, üstün nitelikli bir insanın (Rachel) odağında Ortadoğu renklerine bürünmüş fragmanlardan oluşuyor.

İkinci bölümden: Kırk Taş, toprağı görmüş; doğanın bağrında bir kasabada büyümüş ama kentte yaşayan bir kadına odaklı. Oyuna doyulmayan ve evlere akşam ezanından önce dönülmeyen kırsalın çocukluğunu ararken ruh sağlığını yitirmekle karşı karşıya bir kadın kahramana. Öykünün kahramanına başka acı veren şey odur ki artık çocukluk yitirilmiştir.

Mavi Uçurum, hiç de yabancısı olmadığımız saçma bir ilişkiyi, oğlunda olmayan ama olmasını istediği mükemmel nitelikleri evladının zayıf omuzlarına yükleyen bir baba ile oğulun durumunun ironik bir biçimde ilişkisizliğe nasıl dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Kanlı bir iş kazası, kahramanımızın canını yaksa yaksa ancak babasının beklenti dolu güçlü bakışları kadar yakabilir.

Amcamın Evi, iç burkan tuhaf bir çocuğa ve varlığının temel nedenini, işin aslı saçma bir otoriteyi yitirmekten korkan babaya odaklanıyor. Bir çocuğun hayalindeki oyuncak araba-ferrari-babanın ve çocuğun gözünden ifadesini buluyor burada.

Bahtiyar, gençliği ve yetenekleri bir takım kısır hesaplarla söndürülmüş bir insanın, Bahtiyar’ın, yine bir çocuğun, Çakır’ın gözünden dramıdır.

Asker Kınası ve Acıyı Gömdüler, bu ülkede yaşayan, beşerlikten insanlığa geçmeyi başarmış her insanın öyküsüdür.

Asker Kınası, gelin olmayı bekleyen kızla bir askerin umut ve umutsuzluk arası aşkını anlatır.

Acıyı Gömdüler, kameraman bir kızla bir erkeğin tanıklığında Başbağlar’ın buruk hatırasına, gadredilen kadın ve çocukların dramına yoğunlaşır. Eşini, evlatlarını, atlarını kaybeden kadınlar, bir de cesetlerin çöp konteynırlarına doldurulup bir yerlerde toprağa sürülüşünü görür gibidir üstelik. Köy, her şeyiyle yakılmıştır, erkekler camide namaz kılarken kurşuna dizilmiştir de geride kalanlar…

Derdi olan bir yazar Selvigül Şahin. Kadın duyarlılığının ince çizgisi üzerinde kaleme alınmış buram buram insan tüten bu kitapla okurların buluşmasını dileyerek…