Menu
RUHUMUZ GÖÇEBE
Deneme/İnceleme/Eleştiri • RUHUMUZ GÖÇEBE

RUHUMUZ GÖÇEBE

Aşkın aşamalarını keşfetmekten bahsedelim; kötü bir büyü sardı dünyayı, adını aşk koydular. Hani şu sabah akşam zikredilen kötücül büyü!

Oysa mutlak olan aşk ilahidir. Hiçliğin çengelinde asılı kalmak yaradana yaratılmışlığın acziyeti içinde bağlanmak, bir olmak... Secdede yanmak durumudur. Ruhun açlığını hangi insanoğlu, hangi servet ve hangi gizem doyurabilirdi?

Her madde ve her nesne her isim varolduğu gibi yok olmaya mahkûmdur. Çünkü elle dokunulan, gözle görülen, sesi işitilendir.

Ruh gözle görünmediği gibi, görünmeyenin keşfi ile hararetle arşınlar bu dünya çatısının altındakileri. Deste deste derer güllerini, güller her şafakta daha bir nefes alarak uzanır göğe; gül ile bülbülün buluşması bu vakitler değer kazanır. İnsanoğlunun gören gözü ancak bu vakitlerde şahit olur bu olağanüstü vuslata ve tomurcuğa durur dallar. Tomurcuğun güneşle buluştuğu vakitlerde düğün olur gülistanda. Yaprakların düğümü tek tek birbirinden ayrılır. Tomurcuğun çözülmesi aslında yeni bir doğuş değil de nedir?

El ele, omuz omuza sarılmış yaprakların birbirinden ayrılırken kopmaması, tutkun olunası bir güzelliğin müjdesidir.

Bu halay, tabiatın varettiği sadece ‘ol!’ denilene rıza gösterip uyguladığı bir ritüel, güzelin güzele sunulmasıdır.

Görürüz; önce görmez sadece bakarız. İlkin beyninin algıladığı renk ve düzendir bunu aklın hücrelerine onaylatması gerekir. Akıl onaylayınca göze sunulur. Göz gördüğünden hoşnutsa eğer, kalp kapısını açar.

Bu yüzden değil midir hep güzel olan anlar ve görseller kalır hatırımızda? Güzel anılar güzel olanlar…

İnsan denen varlığın duyu organlarında işte öylesi bir cümbüş içinde aşk kendine yuva kurmak ister. Aşk duyularımızdandan icazet almalıdır. Sadece birinin onayı kâfi gelmez. Bütün azaların kabulu gereklidir. Ses, ten ve koku ile tine geçer bu icazetin alınması. Aşkın, beden merdiveninin basamaklarını çıkması kolay olmayacaktır.

Duyarız; sesler cennetten gelen musiki gibi olduğunda ruhu titretir vücudu ısıtır. Çünkü ruhun, cennetin terennümlerine duyduğu özlemdir bu! Ebedi zevk değildir bu seranomi. Oysa güzel olan bakidir ebedidir.

zSahte cennetin -dünyanın- meyveleri tadılır bir zaman. Bu mavi kubbeli meskende zaman insanoğlu için en fazla bir yüzyıldır. Ya evrenin sonsuzluk iksirini tatmış âdem, zamanın bir soluk –an- kadar kısa olduğunu bilseydi, sıyrılır mıydı kozasından, akar mıydı o tadın derinliklerine kirpik açar mıydı? Vücudu tabiatı zikredip, duyular sahibine şükretmez miydi?

O vakit kendini gül yaprakları ile donatılmış tat şölenine doğru sürmez miydi? Alnı karşılamaz mıydı vuslat yolunun eşiğini?

İlahi olanın ve baki kalacak olanın sırrına vakıf olabilmek için, çıkardı maşukunun divanına.

Dokunuruz; her bir dokunuş bir parça annedir. Bir parça baba ve bir parça bebek masumiyetinde sıyrılır geceden. Kadife bir kumaşın üzerinde dolaşan nasırdan yoksun parmakların silkinişi şaşkınlığı içinde parlatır okşadıkça kılıfını tinin. Acısız ve kaygısız bir sevgi hisseder. Şehrin alacakaranlığında en ulu dokunuş aşkın dokunuşudur. Aşkın âdemoğluna dokunuşu muhteşem bir karşılaşmadır. Kutba atılan ilk adım yahut keşfedilen ilk istiridyedeki inci tanesinin oluşturduğu şaşkınlık gibi, ilkin ilki ne güzeldir. Parmakların arasından sıyrılıp akar günahlar, günah tohumlarını ekenler hiç bitmese bile.

Koklarız; kokusu alınır elbette tüm sevapların, sevaba gebe ‘dua’ların. Aminlerden önce tadılanların. Hissedilenden önce taze olanın. Tüm aza ve duyuların şahıdır koku. Aşık olan koklar. Maşuk olan sunar görsel şölene gizlediği kokularını. Simyası karışır birlik için zerk olur. Yarım olan tamamlanır. Mucizevî kokunun ürünleri filiz verir.

Bu hengâmede tin çekilir güzergâhtan bekler süzülüp kendine akan nimetleri. Her kalp atışında bir şölen kurulur meydana.

Ruh, beyin ve nefs üçü sevimli arkadaş, ortak bir çıkar için hemhal olurlar. Ten bir örtüdür bela anından, altında gizlenmiş suretler insanoğlunun keşfedilmemiş hazinesidir. Bu hazine peşinde kâşifler ömür tüketir de sırra vakıf olamaz.

Tad alıyoruz; sunulan ab-ı hayat içeçeğinin ve cennet zevklerinin küçük bir yansıması dünyalıklardan. Bu yansımadan vazgeçemiyoruz. O aynanın sihrinden ve aydınlığından gözlerimiz kamaşıyor kendimizi dahi göremiyoruz. Sonsuzluğa kement atıp daha çok hep daha çok telaşındayız. Ne için daha çok?

Güneş ışığının tenimize değmesini, rüzgârın saçlarımızı okşayıp yoluna devam edişini. Çimlerin üzerinde ve ağaçların gölgesinde uyumayı, toprağın kokusunu ve yaşamın her dakikası tadıyoruz. Çocuğumuzun bize sevgi ve minnetle bakışını o denli kabullenmişiz ki bizi var eden ve nimetler bahşedene bir gün minnetle döneceğimizi unutmuşuz.

Bir bardak zemzemi her kişiye tatmak nasip olmaz. Er kişiye nasip olur.

Sadece bir bardak su ise her kişiye nasip olur.

Nefsine köle olmadan aşkını çoğaltabilir mi insan?

Hissettiğin Aşk; senin damağına mı hitap ediyor ruhuna mı,

Öğretilmiş yalnızlığa doğru yelken açıyoruz?       

Gece bazen sessizlik ve renktir. Çoğu zaman mana bulutları taşır yüklü yüklü. Kendinizi düşüncelerin gecesinde gezinirken zamanın ölçeğini sorgular bulursunuz. Bizler gece oltacılarıyız. Dertlerimiz gece sivrilir. Gündüz bulamadığımız soruların çözümünü ya da tesellisini gecelerde ararız. Çoğu vahim teselliler karşılar bizi farkında olmayız.

Hırslarımız gecelerde kol gezer. Pusu kurmuş maneviyat gardiyanlardan kaçmanın çabasında aralık bir kapı arar durur. Özgür fikrimizin kıvrımlarında önce neşelidir. Nefsinin gecenin kuytularında kaybolmasına izin verir. Kayboluruz bir vakit.

…Travmatik bir duygu haritamız var!

Tatlı yalnızlıklarımız tadında öfke ve kıskançlıklarımız malesef kalmadı. Ne insan gibi hayata koşabiliyoruz. Ne efendice hazmedebiliyoruz.

Yaralarımız var bizim, sonsuzca süregidecek olan.

Göçebeyiz kardeşim, ruhumuz göçebe, duygularımız, hayallerimiz...

Hayallerimiz, aşklarımız, sanatımız başkalarının baskısı altında çoğalıyor. Çizilen resimler, yazılan kitaplar, belgelenmiş her sayfa ve görsel tekrardan öte değil. Tekrarı bozan o kadar az eser var ki, önce bir kendimizi keşfedelim elbette.

Diğer Yazıları