Menu
NURDAN BİR HEVENK-1: MESCİD-İ NEBEVİ
Deneme/İnceleme/Eleştiri • NURDAN BİR HEVENK-1: MESCİD-İ NEBEVİ

NURDAN BİR HEVENK-1: MESCİD-İ NEBEVİ

Yesrib, Arabistan çöllerinin bereketsiz, çorak ve “nâhoş” bir şehri imiş Alemlerin Efendisi oraya gelinceye kadar. Etrafı birtakım volkanik kayalarla çevrilmiş tek girişi olan bir şehir. Peygamber-i Zîşan Efendimizin Hicret’te şehre girerken kullandığı bir başka girişi daha var, ama o da kullanılmayan, fundalık bir patikaymış. Böyle bir coğrafî konuma sahip olduğu için kapladığı alana göre küçük bir hendek kazarak şehri müdafaa etmek mümkün olmuş.

Hicret’e kadar çorak ve fakir bir belde iken Efendimizin şu dualarıyla “Harem”e dahil edilir ve orada bir canlıyı öldürmek, ağaç kesmek, bid’at çıkarmak yasaklanır: "Ey Allahım! Mekke'ye verdiğin bereketin iki katını Medine'ye ihsan buyur" ve "Şüphesiz ki, İbrahim (as) Mekke'yi haram kılmış ve orada yaşayanlara dua etmiştir. İbrahim Mekke'yi nasıl haram kılmışsa ben de Medine'yi haram kıldım ve ben Medine'nin Sa've müddü (nün bereketi) hakkında, İbrahim'in Mekke ahalisi için ettiğinin iki misli dua ettim".
Böylece Yesrib, çorak bir belde iken bugün dünyada hurmalarıyla meşhur, çölün ortasında susuzluk çekmeyen bir güzide şehir haline gelmiş ve ismi de din kelimesinden türemiş ve medeniyet kelimesinin kendisinden türediği bir kelime olmuştur: Medine.
Mescid-i Nebevî bu şehrin kalbi, sabah saat dört sularında uçak şehrin üzerinde dolaşarak havaalanına vardığı için önce bütün ihtişamı ve büyülü görüntüsü ile Mescid-i Nebevî’ye bakıyoruz uçağın pencerelerinden. Arş-ı ‘alâya uzanan nurdan bir sütun, nurdan bir hevenk, veya bir ışık yumağı hâlinde biz yeni ziyaretçilerini selâmlıyordu.

Hurmalıklarında gezerken ıslak toprağın çöl sıcağında hoş bir rayiha ile yüzünüzü yalayan serinliğinin ancak yaz mevsiminde İzmir’in, Aydın’ın sulu tarım yapılan tarlalarında hissedeceğiniz nem ve serinlikten hiçbir farkı yok. Bugün galiba tek sıkıntısı var Medine’nin: Avrupanın bütün dünyanın başına sardığı betonarme ve çok katlı yapılaşma belâsından muzdarip. Bu rezil yapılaşmanın en çok rahatsız ettiği mekân da Mescid-i Nebevî olsa gerek.

Medine’nin cihanda hiçbir beldeye nasip olmamış ayrıcalığı elbette Efendimizin ettikleri dualar ve ebedî istirahatgâhı olarak burayı seçmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Türkler arasında duymaya çok alıştığımız “pis Arap” meselâ Medine’de yok, böyle bir şehirde yaşıyor olmanın verdiği rehavet ve insana “o kadarcık olur” dedirten hafif üstünlük hissi ile tiril tiril Araplar...

Suudî yönetiminin bir gün gelip vazgeçeceği bu aşırı yüksek yapılaşma Mescid-i Nebevî’yi kuşatmış durumda... ilk olarak kıblenin aksi istikametinden geldik ve beton ormanlarının kuşatmasından dolayı ancak 5-10 metre yaklaşıncaya kadar göremedik Mescid’i! Az buz değil, Osmanlı döneminde surlarla çevrili olan Medine şehri bugün tamamen Mescid’e dahil edilmiş durumda! Böylesine muazzam bir yapıyı dibine gelinceye kadar görememek ancak emsali görülmemiş bir beton muhasarası ile mümkün olabilir!
“Ben Laden Groups”un hâlâ süren otel inşaatlerine rağmen Mescid-i Saadet’in bu kuşatmayı kırması çok uzak olmasa gerek! Bir gün akıl ve güç sahibi biri çıkıp bu mekânın etrafında 20-25 km²lik alanı boşaltıp Mescid’e ulaşımı yer altından raylı sistemle sağlayacak inşallah! Böylece kilometrelerce uzaklıktan görülüp seyredilebilecektir bu mukaddes mekân... Buna gerçekten çok ihtiyaç var, hem onun hem müslümanların!

Mescid’in bütün ihtişamı ve heybeti gerek dışarıdan seyrederken gerekse içeride ibadet ederken insana korku yerine büyük bir güven veriyor. Milyonlarca renk renk Müslümanı bir arada aynı heyecanla, aynı şevkle, aynı umutla görmek yaşanabilecek çok ender bir duygu olsa gerek.

Çok katlı otel ve sair bina ormanlarının arasında bu mukaddes mekânla karşılaşacağımız âna doğru heyecanla, merakla ilerliyoruz... Hurma, tespih, takke, misvak, enva-i türlü koku, çeşitli sıcak iklimlere has kıyafetlerin binbir nevi, özellikle hanımların bakmadan geçemeyeceği parlak Hint kumaşları, seccadeler, halılar... Hurma dışındakilerin hemen hepsinin Çin malı olduğu yüzlerce, binlerce çeşit eşyanın; cadde ve sokaklardan taşan, kaldırımları kaplayan yaygıların, tanıdığı müşterinin lisanıyla hemen pazarlamaya girişen satıcıların arasından Mescid-i Nebevî’nin yolunu bulmak hayli müşkil bir iş!
Bütün bu kargaşanın, hengamenin, nümayişin ötesinde, cilalı taşla kaplanmış bir otel köşesinin dönüşünde gerideki bütün seslerin duyulmaz olduğu bir anı yaşıyorsunuz, uçsuz bucaksız bir mekân sizleri bekliyor... Namaz öncesi ve sonrasında barındırdığı kalabalıkla bir kıyamet provasını andıran avlusundan geçip bir an önce insanı bağrına basmak için sayısını kesin olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğim onlarca kapısını açık tutan; huzurun, bereketin, merhametin ve selametin içine giriyoruz.
Kapılar, eşiğinden geçtiğinizde alemlerin Efendisinin eşiğine yüz sürüp misafiri olacağınız kapılar... Sütunları, kubbeleri, minareleri hasılı bütün unsurlarıyla kainatın Efendisine ev sahipliği yapan bu mekân Müslümanlar için sonsuz bir huzur kaynağı olan bu tarifsiz mekânın içindeyiz. Suudî idaresini tebrik etmek gerekiyor, buranın temiz ve her an ibadete açık tutulabilmesi büyük bir muvaffakıyettir. Havalandırması, ışıklandırılması, temizliği; sıcakta insanların en çok ihtiyaç duydukları su bile herkesin sıra beklemeden rahat rahat içebilecekleri şekilde halledilmiş. Hem de zemzem suyu olarak!

Bab-ı Umeru’l Hattab’dan içeriye girdik. Ne yapacağız, binlerce direk arasında kıbleye doğru sürükleniyoruz, az sonra ikindi okunacak, hekesin gittiği tarafa doğru gidiyoruz, nihayetinde kıble duvarı olan kısa bir yolculuk bu, biz geçtikten sonra geride bıraktığımız direklerin arası eli çabuk birtakım kişiler tarafından muhkem örtülerle kapatıldı, kimse ön tarafa geçemiyor, kıbleye yaklaştıkça yoğun bir kalabalık, bu tür durumlarda havalandırmanın ne kadar gerekli olduğunu daha iyi anlıyor insan. Namazdan sonra geldiğimiz yön tamamen kapalı idi, insan selinin aksi istikametinde binbir uğraşla açık bir kapıdan kendimizi dışarı atabildik, namaz bitmiş olmasına rağmen bu insanlar içeriye girmek için niye bu kadar uğraşıyorlar, sekr hâline gelmiş yüz binlerce insanın hücumu karşısında çiğnenmeden bir kenara çekilip bu kesif insan akışını seyrettik...

Mescid-i Nebi’de en az 40 vakit namaz kılmak gerekliymiş, elde var bir! Bir de ayakkabılarımızı bulsak! Önce girdiğimiz kapıyı bulmamız gerekiyor, sonra ayakkabılar... Evet bir hoş geldin şakası olmalı, ayakkabıları bulamıyorum, ne yapacağız, daha otele bile yerleşmedik! Orada bulduğum ilk terliği ayağıma geçirip yola devam ettim. Daha sonraki günlerde Medine ve Mekke’de yaklaşık yirmi çift terlik aldım, genellikle yatsıdan birkaç saat sonra, siz içeride iken temizlikçiler terlik veya ayakkabı, fark etmez; raflarda, yerlerde, direk diplerinde buldukları ne varsa hepsini çuvallara doldurup meçhul bir mahalle götürüyorlar, birkaç kere çuvallara doldurma aşamasında veya araçlara yüklenmeden yakaladım, orada ayakkabı aramak iğneyle kuyu kazmaktan beter, bir sıra insan elinde ayakkabısı veya terliği pabuç harmanının içine kafasını gömmüş, diğer tekini arıyor! Açık dükkân da yok ki yenisini alalım. Bazen tek tek terliklerle dolaştığım da olmuştur. Sonunda torba ayarlayıp sırtımıza aldık terliklerimizi de bu dertten kurtulduk. Ama haccın en hoş manzarası terlikler ayağımda giyilmiş bir hâlde çuvalların veya harmanın içinde terlik arayanları seyretmekti!
***
Osmanlı dönemindeki imar, tadilat ve genişletme çalışmaları sırasında burada çalışan ustalar için şöyle bir hikâye dinledik:
Mescid’de çalışacak olan insanlar Arap değil, dolayısıyla birbirleriyle Arapça konuşabilme imkânları yok, Efendimizin huzurunda dünya lisanı ile konuşup onu rahatsız ederiz endişesi taşıyorlar. Sonunda kullandıkları eşyaya ayrı ayrı ve yeni isimler takıyorlar, bu yeni isimler Esma-i Hüsna’dan! Kullandıkları her eşyanın Esma-i Hüsna’da bir karşılığını buluyorlar ve sonunda birbirleriyle böyle bir yolla anlaşıyorlar. Artık mala, keser, çekiç, çivi yok, Şâfî, Hâdî, Melîk, Kudüs var... Böylece hem işlerini görüyorlar hem de Efendimizi dünya kelâmı ile rahatsız etmiyorlar! Ayrıca kullandıkları aletlerin gürültüsünü en aza indirmek için çekiç, keser gibi eşyaların ağızlarına keçe sarıp işlerini görmüşler. Buna benzer bir rivayet de Sultan 2. Abdülhamid Han için anlatılıyor. Cennetmekân Sultanımız Peygamber Efendimiz rahatsız olmasın diye tirenlerin gürültüsünü kesmek veya mümkün olan en az seviyeye çekmek için rayları keçe ile kaplattırmış.

Bu iki örnek Haremeyn’de duyduğum ve okuduğum her İngilizce kelimede bir vida olup beynimi oydu. Geçmişinde sömürge olan bütün Müslümanlar İngilizce konuşuyor, herkes birbiriyle İngilizce üzerinden anlaşıyor, bir Pakistanlı bana ağlayarak Keşmir’i anlattı İngilizce, ben neden daha iyi İngilizce bilmiyorsun diye kendime kızdım! Yaşlı bir teyze kaybolmuş yol soruyor İngilizce, otelde hizmetli bir mesele anlatıyor İngilizce! Hepsinden kötüsü de Efendimizin Kabr-i Şeriflerinin dibinde Babü’r-rahme yazısının altında “Al-Rahma Gate” yazısını görmekti! Sadece bir kapıda değil, bütün kapılarda bu rezil “Gate” yazısı yılan gibi sokuyor insanı! Bâb-ı Melik Fahd yazsının altında “King Fahd Gate”, Çok değil bundan 150 sene önce buralarda Müslümanlar âlemlerin Efendisi’ni rahatsız ederiz korkusuyla kendi lisanlarını yüksek sesle kullanmaktan çekinirken, tarihte Müslümanlara en büyük düşmanlığı yapmış bir milletin dili en mukaddes mekânların vazgeçilmez lisanı olmuş! BU nasıl bir tezat! “Pür-âteşim açtırma benim ağzımı zinhâr/ Zalim beni söyletme derûnumda neler var...”