Menu
MİRCEA ELİADE'Yİ ANLAMAK
Deneme/Eleştiri • MİRCEA ELİADE'Yİ ANLAMAK

MİRCEA ELİADE'Yİ ANLAMAK

20.yüzyıla damgasını vuran Fransız ve Alman filozofların çokluğu, Slav meslektaşlarını gölgede bırakmış gibi görünsede, yüzyılın başında Romanya topraklarında doğmuş ve oradan Paris, Hindistan ABD güzergahlarında anlamın izini süren bir filozof dikkatimizi çeker. Mircea Eliade.
Türkiye'li okurlar onu ilk, Mehmet Aydın'ın çevirisini yaptığı Dinin Anlamı Ve Sosyal Fonksiyonu ile tanıdı. Fakat ondan önce bir çok akademik çalışmada Eliade'ın geleneksel Türk inanışındaki Tanrı kavramı, Asya ve Kuzey topraklarında kavimlerin dini inanışları, kozmolojinin din ve sanat ilişkisi üzerinden araştırmalar yapılmıştır.

ONSEKİZİNDE BİR DELİKANLININ FELSEFE MERAKI

Eliade'ın yetiştiği ortam 20. yüzyılın başında bilimselliğin dar kalıplarını içselleştiren fikirler çatışması arenasıdır. Çağdaşları ve hatta hemşehrileri olan Lucien Goldmann, Emil Michel Cioran, Constantin Noica, Eugène Ionesco gibi düşünürlerle felsefenin rönesansla bilim arasına sıkışmış kulvarında kendine yol bulmaya çalışır.

İtalyan rönesansı üzerine ihtisas yaparken, onu Sanskritçe'ye ve Hint felsefesine yönelten saiklerin başında onun Platon'a duyduğu merak yatar. Antik çağ filozoflarından Platon, Eliade'ı mistik düşünceleri ile etkilemiş ve felsefenin kökeni olan Hint düşüncesine merak sarmasına neden olmuştur. 18 yaşında iken, tam da Bükreş Üniversitesi Edebiyat Ve Felsefe Bölümü'ne kaydını yaptırmışken, Givonni Papini'nin, Vittorao Macchiero'nun eserlerini okuyabilmek için İtalyanca, Max Müller için İngilizce, ardından İbranice ve Farsça öğrenmeye başlaması onun bu dizginlenemez merakının sonuçları olarak görülebilir. Özellikle Avrupa rönesansının Doğu ve uzak Doğu mistisizmini indirgeyen, daraltan ve hatta dışlayan zorba tutumundan ve bilimin aklın merkezine çekilen kısır düşünüş biçimlerinden felsefenin imkanları ile çıkabilmiş olması o dönem için büyük şanstır.

Eliade'ın, Papini ilgisinin onu İtalya'ya sürüklemesi gibi, okulundan iki yıl sonra merak sardığı Hint Felsefesi'ni tanımak üzere Hint Felsefe tarihçisi Surendranath Dasgupta'ya bir mektup yazar. Niyeti öğrenim bursu bularak Hindistan'a gitmek ve doktorasını burada yapmaktır. Bu dönemde Rönesans Felsefesine Katkılar tezini sunarak şimdilik Roma'ya veda eder.

Eliade 1928'in sonbaharında Hindistan'a gitmek üzere yola çıkar. Onun Dasgupta ile bir araya gelmesi bir yılı alacaktır. Çünkü Elaide bu büyülü coğrafyada aklına gelen her yere uğrar ve dikkatini çeken şeyleri not eder.
Dasgupta, Kalküta Üniversitesi'ne kaydını yaptıran bu meraklı genci evine alır ve ona her sabah metinler üzerinde Sanskritçe'nin inceliklerini öğretmeye başlar. Doktora tezine bu dönemde karar verir. Yoga onu etkilemekte ve bu meditatif bileşkelerin kökeni konusunda kafa yormaktadır. Yoga Tekniklerinin Karşılaştırmalı Tarihi böylece start alır.

Sanskritçe aşkın dilidir. Eliade ise Dasgupta'nın güzel kızı Maitreyi'nin şiirselliğini babasından öğrendiği Sanskirtçe ile süslemektedir. Onun bir hint kızına duyduğu aşk ve üstelik aynı evde olmaları baba Dasgupta'nın pek hoşuna gitmez. Elaide büyük bir kırıklıkla Dasgupta'nın evinden ayrılır. Fakat bu ayrılığın geride bıraktığı Maitreyi'nin verdiği esin, dört yıl sonra tanışıp evleneceği ve on yıl kadar sürecek, ölümün ayırdığı eşi Nina Mareş'e kadar ödül almış bir roman olarak kalacaktır. Eliade, Nina Mareş'ten altı yıl sonra Christinel Cottesco ile hayatını birleştirecektir.

Eliade bu ayrılıktan sonra, çocukluk hatırlarını anlatırken, ışığı kaybetmiş kadar sarsıldığından söz eder. Eliade çocukluk yıllarında bir gün evin kullanılmayan odalarından birine girer. Yeşil kadife perdeler arasından odaya olağanüstü zümrüt ve altın parlaklığı verecek şekilde süzülen güneş ışığıyla irkildiğini ve kendisini aşkın bir dünyanın eşiğinde hissettiğini anlatır. Bu oda ve o ışıktan, daha sonra yazdığı Mistik Öykülerdeki Doktor Honıgberger'in Sırrı adlı öyküsünde bahsedecektir.

Onun hayatının, akademik ilgi düzeyinin kozmolojik bakışının kökenini oluştacak olan asıl aşıyı Hindistan'dan aldı denilebilir. Kutsanma kavramına yüklediği derin anlamın, deneyimler sonucu bir insanın bütün bir yaşamını değiştirecek denli güçlü olduğu düşüncesini ve simgelerin hakiki tinsel yaşamın anahtarları olduğu fikrini ona armağan eden Hint düşüncesidir. Doğu'ya olan aşırı merakı, onu ömrü boyunca bu toprakların dini, kültürel, antropolojik zenginliğine hayran bıraktı ve bu ilgilerinin üzerine giderek bütün bir düşün külliyatını oluşturur.

Dönüşünde Paris'te devam ettiği eğitim hayatında, History of Religions adlı dergiyi kurarak asıl kafa yormayı planladığı alanda Dinler Tarihi sahasında çalışmalarını derinleştirir. Bu dergi, onun dinler tarihi konusundaki tartışmalı 'fonksiyonel tanım' makalelerinin felsefe dünyasına sunulmasına aracı olur. Dönemin dünya savaşı karmaşası içinde tahsiline Amerika'da devam etmek onun için bulunmaz bir fırsattır. Çünkü savaş sadece öldürmekle kalmıyor, ruhsuz, karamsar ve bezgin insanlar da yaratıyordu. Onun ise bir dakika bile durup karamsarlığa kapılmaya ya da tembel ve bezgin olmaya vakti yoktur. Doğu'da bulduğu hazineyi bütün eleştirilere, bilim dünyasının katı pozitivizmine rağmen düşün dünyasına akıtabilmelidir.
Tam da bu hızla o dönemde Şamanizm'i yazar.

Eliade gibi meraklı bir düşünürün dört yıl boyunca Hindistan'a yaptığı seyahatten elbette geriye yalnızca Yoga ve Şamanizm kalmamıştır. Bükreş'e döndüğünde Doğu Dinlerinde Kurtuluş, Upanişadlar Ve Budizm, Hint Felsefesinde Kötülük Problemi, Din Sembolizmi, Budizm Tarihi, gibi bir çok ders ile Hint Felsefesine odaklanır.

İsviçre'nin Ascona şehri yakınlarında, Olga Fröbe-Kapteyn'in 1933'ten beri 'Doğu ile Batı'yı buluşturma' amaçlı düzenlediği ve Avrupa entelektüellerinin her yıl katıldığı Eranos konferansı sırasında tanıştığı İsviçreli psikolog Carl Jung, hayatındaki entellektüel dayanaklardan birisi olmakla kalmaz, yaşamını bu tezler üzerinden inşa etmenin heyecanına kapılmış Eliade için fikirlerinin canlı şahidi de olur. Yaklaşık on yıl kadar sıkı iletişim ile Jung'un yakınında bulunur. Eliade Jung ile olan diyalogu için şunları söyler: “Kökleri halâ Toprak Ana’da olan ama aynı zamanda göğe de yakın Çinli bir bilgeyi veya Doğu Avrupalı bir köylüyü dinliyor gibi hissediyordum.' Eliade Jung ilişkisinin 1960'larda Jung'un ölümü ile nihayetlenmiş olması Eliade için büyük bir sarsıntı olur. Fakat modern dünyanın göbeğinde 'arkaik bir sembol'e de bizzat şahitlik etmiş olur. Sırf bu yönü ile bile Eliade Jung karşılaşması oldukça önemlidir.

Bükreş, Berlin, İtalya, Paris, Londra, İsviçre ABD hattı üzerinde dokuduğu akademik kariyerinde 1957'de Chicago Universitesi'nin profesör kadrosuyla nihai noktaya yükselir. Onun heyecanı hiç bitmeyen çalışma temposu, Chicago'ya geldiğinde üç olan dinler tarihi kürsüsünü otuza çıkarmasıyla görülebilir.

Profesörlüğü döneminde yetiştirdiği yüzlerce öğrencisi, katıldığı bir çok kongre, konfesans, verdiği dersler, yayımladığı makaleler, editörlüğünü danışmanlığını üstlendiği onlarca dergi, ciltli ansiklopedi, kaleme aldığı onlarca kitap ile Eliade, Dinler Tarihi konusunda bütün statik görüşleri altüst eder. Aydınlanma (rönesans)nın neden olduğu bütün körelmelere bir mum yakar.
Modern insanın kutsal ile girdiği savaşın bir tarafında olmaktan imtina eden yapısıyla, insan gibi değişken bir organizmanın din gibi soyut bir kavram ile oluşturduğu aurayı en iyi tesbit etmiş 20. yüzyıl düşünürlerinden birisi olan Mircea Eliade, 1986'in Nisan ayında hayata gözlerini yumar.

KAVRAMLAR DÜNYASI VE ELİADE

Mircea Eliade en başta Dinler Tarihine farklı bir fonksiyon yüklemekle dikkati çeker. Ona göre Dinler Tarihi, kendi bileşkelerini özgürce kullanan, kendine has özellikleri ile bağımısız bir bilim dalı haline gelmelidir. Bunun yanında Dinler Tarihi fonksiyonel olarak insanın manevi bileşkelerini harekete geçirecek bir manevi disiplin halinde de görülebilmelidir. Çünkü bilgi hareketli bir organizmadır. Eliade, bilginin insan yaşamındaki değiştirici özelliğinin Dinler Tarihi söz konusu olduğunda da vurgulanması gerektiğini ve bu bakışla bilim dalının statik vurgularının da etkisizleşeceğini savunur. Bu anlayış, Dinler Tarihi ile muhatap olurken okuyucuyu, bilginin bilişsel prangalarından kurtararak onu varoluşsal boyuta taşıyacaktır. Temelde Eliade, Dinler Tarihine bakarken, her bir dinin inananları tarafına ait olan deneyimleri önemser ve sezgisel bileşkelerin görülmesi gerektiğini savunur. Çünkü insanoğlu aklıyla ve ruhuyla bir bütündür. Eliade'ın en çok eleştiri alan yönü de budur. Çünkü, sezgisel deneyim tecrübeleri ile genel geçer metodolojiye uymamakta tabiri caizse oyunun dışına çıkmaktadır.

Eliade, din bilimi çalışmalarında kutsal, kutsal dışı, din, kültür, fenomenler ve alt yapıları üzerine farklı tezler ileri sürmüş, bu tezlerin bilimsel olmadığı, metodolojik sorunlar barındırdığı eleştirilerine ve hatta onun, gizli bir hristiyan misyoneri olduğuna dair söylentilere rağmen tezlerini inatla savunmuştur.
Ortaya koyduğu tezlerin tamamında gösterdiği fenomenolojik yaklaşım, mitolojilerin, kutsal ritüellerin, kutsal dışı göstergelerin bakış açılarımızdaki yönlerini değiştirmeye yolaçmıştır.
Evrensel ölçekte ele aldığı din kavramını arkaik ilintilerle günümüze taşıması, modern insanın ilk-el insan ve topluluklara olan mesafeli bakışını sorgulatmış, Paris'te yüzlerce talebesi ile arkaik dönemin prototiplerini modern dünyaya yeniden taşımıştır.

Eliade, insan tekinin kayıp parçalarını felsefenin 'bilimsel' yöntemlerinden uzaklaşarak, 'sezgisel' sonsuza yaklaşarak bulabileceğimize inanmış bir düşünürdür.

ELİADE'IN DÜŞÜNCE DÜNYASINA YOLCULUK

20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Mircea Eliade bu ay Romanya Büyükelçiliği'nin düzenlediği 'Mircea Eliade'ın Dünyasına Yolculuk' etkinliği ile önemli bir buluşmayı gerçekleştirdi. Eliade, modernizmin körelttiği bakışlara 'görebilme' nin kandillerini yakmış bir düşünür olarak anıldı.

Doç Dr. Ramazan Adıbelli ve Eleştirmen Ömer Lekesiz'in katıldığı toplantı, kayıp parçalarımızı bulma serüveninde çıktığımız yolun ne denli uzun olduğunu ve fakat onu keşfetmenin verdiği derin hazzı da yaşatması bakımından önemliydi.

Düşüşün Ontolojisi Üzerine

Doç. Dr. Ramazan Adıbelli konuşmasında; Mircea Eliade ve Din adlı kitabına paralel bir sunumla, Elaide'ın din bilimi çalışmalarının metodolojik açıdan değerlendirilmesinde karşılaşılan sorunları, eleştiri alanlarını, bakış açılarını dile getirdi. Ortaya konulan çalışmanın öncelikle bir problemin varlığından doğduğunu, bu problemin Dinler Tarihi tanım, konusu ve işlevselliğinde ortaya konulan farklı yaklaşımlardan ve tezlerden ortaya çıktığını belirtti. Problemin varlığı, amacı ve takibedilecek yolu gerekli kıldığından Adıbelli, bütün eleştirilere rağmen Eliade'ı anlamak yönünde çaba gösterilmesinin modern insanın çıkmazlarını çözüm yolları üretmesi nedeniyle hayati öneme sahip olduğunu belirtti.

Eliade'ın çılgınlık derecesine varan yazma isteğinin onu Hindistan'a Amerika'ya sürüklediğini biliyoruz. Adıbelli, Eliade'ın bu merakının bizi geleneğin canlı olduğu Doğu ile yüzleştirdiğini ve ona 'humanist' denmesinin alt yapısını hazırladığını kaydederken insanın cenneti kaybetmek suretiyle ilk düşüşü yaşamasından sonra hiç bitmeyen arayışında Elaide'nin önemli bir durak olduğunu ifade etti.

Adıbelli'nin, Eliade'nin üzerinde hassasiyetle durduğu ebedi dönüş mitosu üzerine eklediği
üçüncü düşüş tezi ise onun doçentlik çalışması olan söz konusu eseri daha anlamlı kılmaktadır. Adıbelli, insanoğlunun birinci düşüşünün ölümsüzlüğü kaybediş olan cenneten atılma ile gerçekleştiğini, ikinci düşüş olan rönesans (Aydınlama) ile bilinçten kutsal'ın atıldığını, üçüncü düşüşün ise sistemden insanın atılması suretiyle gerçekleştiğini ifade etti.

Çözümün 'bambaşka olan'la karşılaşmamız sayesinde yaşanacağını belirten Adıbelli, bundan sonra, yalnız Dinler Tarihi alanındaki çalışmalara değil, Elaide'ın ilgi alanlarını oluşturan mit, sembol, imge, kutsal, profan, sanat gibi konulara da insanlığın kafa yorması gerektiğini, insanın kendini anlamlandırırken, kendi arketiplerini gözmezden gelmenin nasıl ölümcül sonuçlar doğurduğunu bu yüzyılda çok daha iyi gördüğümüzü belirtti.

Sanatın Kutsal Vecheleri

Eleştirmen Ömer Lekesiz toplantının ikinci konuşmacısı idi. Din Ve Sanat Arasında Köprü Eliade başlıklı sunumu ile Lekesiz, resim sanatından yola çıkarak sanatın içindeki kutsalı, görsellerle zenginleştirdiği anlatısında gözler önüne serdi. Son dönemde sanat tarihine ilişkin resim analizleriyle kutsalın izini süren Lekesiz, bir eleştirmenden ziyade sanat tarihi dersi veren ve resim sanatının kutsal ile kurduğu temas noktalarını ortaya koyan bir teolog gibiydi.
Ayasofya'nın Sultanahmet'in, Selimiye'nin kubbe-sütun ikilisinde kubbeden yana kutsalı çoğaltan ve kuşatan mimari yapısında farkedemediğimiz kutsalın diline değinen Lekesiz, insanlığın varoluşundan bu yana kutsal ile içiçe geçmiş sanatın, birbirini bütünleyen bir mimari ile insanı kuşattığını belirtti.

Lekesiz, sanat tarihine ilişkin mimari ve resim görselleri ile Antonio Allegri Correggio (1489- 1534) dan örneklerle başladı. 18.yüzyıl Rokoko sanatçılarına esin kaynağı olan Correggio'nun Parma kubbelerindeki kutsalı deşifre eden göstergelerine değindi. Correggio'nun eserleri, kutsalın kuşatıcı daire ile çoğalması ve profanın alanını daraltması ile sanatın kutsalı önceleyen ve imleyen yapısını gözler önüne seriyordu.

Francesco Albani (1578-1660) den verdiği örnekte, resimlerdeki farklı şekillerde resmedilen bulutlarla kaplı gökyüzünün, tanrı kavramının ilk insandan bu yana anlamlandırılışını ele verdiğine değindi. Tanrı kavramının hangi dilde ve tanımda olursa olsun, kızan, affeden, gülen, şiddet gösteren, koruyan, gazabeden, müsamaha gösteren sıftaları ile hiç bir dönemde asıl itibari ile değişmediğine vurgu yaptı. Dinlerin çokluğunun Tanrı kavramını değiştirmediğini, hangi dinde olursa olsun, farklı isimlerle anılan varlığını gösterdiğini ve asıl itibariyle aynı varlığa atıf yapıldığını ifade etti.
Bunu en iyi rönesans öncesi ressamlarında görebileceğimizi belirten Lekesiz, J.M.W. Turner(1775-1851)ın The Shipwreck resminde bunun zirve yaptığını belirtti.
Daha çok izlenimcilere esin kaynağı olmuş Turner'in kraliyet akademisinde bulunmasına rağmen kahramanlık ya da tarihsel olayları resmetmediği, daha çok gökyüzüne ilişkin dar açılı resimlerle kutsala işaret eden resimlere imza attığı biliniyor. Bu yönüyle Turner Lekesiz'in kutsal-sanat ikilisinde ortaya koyduğu savunun önemli bir argümanı olarak karşımıza çıkar. Ölmeden önceki son sözü 'Güneş Tanrıdır' olan Turner, rasyonel yapıların sezgisel boyutlarını resimlerine taşıması ile kutsal-sanat ilişkisini güçlendirmiş bir ressamdır.

Lekesiz'in son olarak ele aldığı ressam Lucio Fontana (1899-1968), Spatialist akımın ilk temsilcilerindendir. Fontana'nın tuvalin ortasından geçen yırtık çizgisi, uzamın tuvale bağlı olmayan boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. Fontana kendisi de 'Delinmiş tuvllerimden birini gerçekleştirirken pentür (boya malzemesi kullanılarak yüzeye yapılan müdahale/artistik çalışma) yapmak istemiyorum. Ben uzama açılmak, sanatın yeni bir boyutunu yaratmak, tablonun sınırlanmış yüzeyinin ötesinde sonsuzluğa uzanan evrenle ilişkiye girmek istiyorum.' der.

Lekesiz, Fontana'nın spatial concept expectation (mekansal konsept:beklentiler) adlı 1946'da tasarladığı tuval üzerine tek çizikten oluşan tablosunu ele alırken, 15. yüzyıldan günümüze dek değişen resim algısının kutsal ile kurduğu bağda yaşadığı serüveni ve arayışı da gösterdiğini ifade etti. Lekesiz bu resmin bize 'resim arkasında ne var?' sorusunu yönelttiğini ve bu sorunun, insan edimlerinde kutsal-sanat ilişkisinde neyi imledimize ve neyi aradığımıza dair güçlü bir dil tasarladığını belirtti.

Ramazan Adıbelli'nin felsefeden, Ömer Lekesiz'in sanat tarihinden örnekler vererek Eliade'ın 'kutsalın her yerde izi olduğun' tezini kuvvetlendiren açılımlarla Eliade bir kez daha 21.yüzyıl insanının sezgisel kuvvelerine dikkat çekmiş oldu.

SONUÇ​

Eliade, çağdaş insanın rönesan ile ikinci düşüşünü yaşadığı ve üçüncü düşüş olan 'sistemin içinden insanın atılması'-bu tez Adıbelli'ye aittir- sonucu ile dramın boyutlarını gözler önüne sererken şu can alıcı soruyu sorar: 'Liderinin her emrine uymak zorunda olan modern bir faşist, evini yenileme ayini yapan arkaik bir kadından daha mı özgürdür? Partisinin davasına mutlak bağlı bir komünistin yaşamı, arkaik bir kabile üyesinden ya da bir ortaçağ keşişinden daha mı anlamlıdır? Varoluşçu bir filozof, ödüllü bireysel özgürlüğü sokaklarına giren işgalci bir ordu tarafından bir anda yok edilebilecekken, her bahar ürünlerine can vermesini umarak mevsimlik bereket şenliğini kutlayan arkaik bir köylüden daha mı mutludur ve tatmin olmuştur?' Eliade bu soruları sorarken, çağdaş insan ile arkaik birikimin aslında hiç bir zaman değişmediğini, tarihin belli dönemlerinde düşüşler dışında aynı çizgide yolaldığının görülmesi gerektiğini belirtir.

KASIM'DA ELİADE

Kasım ayı Eliade'nin hayat serüveninde ilkleri de kendisinde taşımasıyla ilginç bir tevafuk oluşturuyor. Nitekim, bu ayda Eliade'nin hayatında ilkler sıraya girmiş durumda.

1926 Kasım: Eliade ondokuz yaşında, ilk defa Söz adlı bir gazetede yazılar yazmaya başlar.
1928 Kasım: Hindistan'a gitmek üzere yola çıkar.
1932 Kasım: Askerlik terhisini alır.
1933 Kasım: Mantık ve Metafizik profesörü Nae Ionesco'nun asistanı olarak göreve başlar.
1934 Kasım: Doğu Dinlerinde Kurtuluş seminerlerine başlar.
1944 Kasım: Eşi Nina Mareş hayata gözlerini yumar.

gönül yonar -edebistan 2012 kasım