Menu
AŞKLARIYLA DÜŞÜNÜRLER
Deneme/Eleştiri • AŞKLARIYLA DÜŞÜNÜRLER

AŞKLARIYLA DÜŞÜNÜRLER

ÜNİFORMAYI ÇIKARMAK

Aşkın felsefesini yapanların, yaşadıkları aşkı felsefeden mi güç alarak yaşattıkları, yoksa o aşkı felsefeye kurban mı verdikleri tartışmalıdır. Aşk- felsefe ilişkisini kuramdan kurtarıp pratikte yaşatanların yüzyılın güçlü felsefecileri düşünür ve edebiyatçıları olarak akademik çevrelerde tanınmaları bu soruyu daha da kışkırtıcı hale getiriyor.

Sanat ile ilgilenen ve kavramlar üzerine kafa yoran ünlü kişilerin, aşk ve kadın konusunda ettikleri onca kallavi söze ve kurdukları felsefelere karşılık, tutkuyla bağlandıkları ya da platonik olarak kıvrandıkları en az bir aşkları var. Bu durum, onların eserlerinde kurdukları düşünce binalarını yerle bir ederken, yaşamlarının sonuna kadar aşk acısı çekmeleri de bu paradoksu derinleştiriyor.

Aşağıda örneklerini vereceğimiz düşünür-kadın-aşk üçgeninde, hayatın bütün varoluşsal felsefelerini yerine oturtmuş, kitleler tarafından düşünceleri önemsenmiş ve hatta örnek alınmış isimlerin aşk ve kadın söz konusu olduğunda nasıl tökezlediklerin göreceğiz. Hayatlarını vakfettikleri yıkılmaz dünya görüşlerini aşk söz konusu olduğunda nasıl yerle bir olduğunu görmek, şüphesizki bir düşünürün en 'insancıl' insan yanı demektir. Fakat, kadın konusunda en aşağılayıcı tanımları yapan, kadının sosyal hayatta üstlendiği rolleri küçümseyen, onun 'işlevi'nin sadece bedensel olduğunu ısrarla savunan düşünürlerin bile, bir bakış, bir gülüş ya da bir satır etrafında nasıl da ateşe koşan pervane kesildiklerini görmek erkeklerin aşk anlayışı bakımından dikkate değer içerikler barındırıyor.

Sokrat, Leibniz, John Stuart Mill gibi bazı isimleri dışarıda tutarsak, çoğu felsefeci ve düşünürün bu konuda kuram ile pratik arasındaki sarkaça sallanıp durduklarını ne gidebildiklerini ne varabildiklerini söylemek mümkün.

Büyük aşkların büyük başarısızlıklara imza atması da yine bu isimler üzerinden felsefe-aşk ikilisinde felsefenin başarısızlığı olarak okunabilir mi düşünmek lazım. Fakat en önemli nedenin 'denk'lik sorunu olduğu örneklerde ortaya çıkıyor. Aşk gibi sınır tanımaz bir duygunun, zamanın düşünürlerinde 'denk olmak'lık konusunda nasıl tutukluk yaptığını ise özgürlük kavramının kendi içinde oluşturduğu paradoksta aramak gerekebilir.

Şairlerin ya da düşünürlerin en haz aldıkları şey, satırlarıyla aşklarını yaşatacak denli ürkek olmaları. Bu ürkeklik, felsefecilerde 'kadın karşıtı agresif dil'e dönüşse de genel itibariyle sanat ile uğraşan erkeklerin bu tür konularda üstüste başarısız olduklarını görmekteyiz. Kadınlar ise aşık olduklarında hayatlarının tamamını paramparça etme cesaretinden geri durmuyorlar. Erkek düşünürlerdeki ürkeklik, kadın sanatçılarda yıkıcı kıyımlara yolaçan bir deli cesarete dönüşüveriyor.

AŞKLAR, MEKTUPLAR VE YAZARLARI

XX.yüzyılın en dikkat çeken düşünürlerinden biri olan Martin Hediegger bu sınıflamada yıldızı parlak isimlerden sadece birisi. Heidegger'in aşkını farklı kılan şey, yukarıda değindiğimiz 'denk'lik ya da birbirine zıt dünyaların bir araya geliyor olmasıdır. Nitekim Heidegger, aşık olduğu felsefe öğrencisi Hannah Arendt ile o dönemin uzun süren bir siyasi sorununa kurban gitmiş bir aşık olarak Mektuplar'da varlık bulmuştur.

1925-1975 yılları arasında yazdığı mektuplarda felsefe öğrencisi Hannah Arendt'e duyduğu ilgiyi ilginç detayları ile görmekteyiz. Hannah, Naziler'in Yahudi avına çıktıkları dönemde aktivist bir öğrencidir. Daha sonra 'insanlık Durumu' adlı eseri ile çığır açacak bir siyaset felsefecisi olan Hannah'ın, Yahudi olduğundan hocalık niteliklerine sahip olmadığı gerekçesiyle Alman üniversitelerinde ders vermesi engellenir.

Heidegger'in Hannah'ı derslerde 'farketmesi' ve Bakış'ta yer alan şiirlerden anlaşıldığı kadarıyla gözünün sürekli üstünde olması, henüz onsekizinde bulunan Hannat için bir rüya aşkın başlaması demektir. Otuzbeş'indeki Heidegger, zamanla karşılık bulduğu aşkı için suskunluğu seçerken, Hannah bütün suçlamalara rağmen her ortamda Heidegger'i savunacaktır.

Meslektaşlarının birçok suçlayıcı ithamına rağmen Heidegger bu ilişkiyi sürdürür. 'Uzak yakınlık' olarak nitelendirdiği Hannah aşkında Heidegger evlidir. Hannah'ın, onun eşi ile iyi bir diyaloğu vardır fakat içinde Heidegger'e karşı koyamadığı duygulara da sahiptir. Duygularını zarif sözcüklere gizleyerek yazdığı mektuplarda onu tam bir şair olarak görüyoruz. Hannah ise Heidegger'in eserlerinin ABD'de tanınması konusunda üstlenmiş olduğu gönüllü katılımından dolayı, eşi Elfride ile de mektuplaşır.

Kendisine 'düşünmeyi öğreten' hocasına olan aşkı, onu eleştirildiği her çevrede şiddetle savunmasına kadar götürmüştür. Heidegger'in Nazi sempatizanlığını 'dönemsel bir hata' olarak açıklayan Hannah bu konuda kendisini itham eden çevrelerde Heidegger'i sürekli savunur. Heidegger'in nazizme sürekli destek veren ve nazizmin 'Almanların yaralı ruhunu tamir edeceğine' inanan sinir bozucu duruşu ile üniversitedeki görevine devam eder. Ömrü boyunca da kendisinden beklenen nazizmi destekleyip desteklemediği açıklamasını yapmaz. (Arjantinli yazar Jose Pablo Feinmann'ın kaleme aldığı Heidegger'in Gölgesi adlı kurgusal yapıtta, Martin Müller adlı kahramanının Heidegger'i konuşturmaya yeltendiğini, 'Ne yapmayı düşünüyorsunuz?' sorusu ile ondan açıklama beklediğini okuyoruz. Fakat bu kurgusal yapıtta bile Heidegger kendini ele vermez.)

Heidegger'in Hannah ile olan aşkını önemli kılan fonun tarihsel izdüşümler olduğun biliyoruz. Biri cellad diğeri kurban olan iki tarafın bir aşk etrafında bir araya gelmesi, başta Heidegger'i yere göğe koyamayan öğrencileri üzerinde sarsıcı etkiler oluşturur. Onun felsefesi ile zıt düşen aslında aşkı değil, siyasi tercihidir. Nazilerin Yahudiler üzerindeki planlarını ve uygulamalarını savunan Heidegger'in, kendisinden yaşça çok küçük ve talebesi olan bir Yahudi kızla yaşadığı aşk için büyük tepkiler toplaması ve hocalık statüsü verilmeyen Hannah'ı hiç bir şekilde desteklememesi akıl alır gibi değildi. Bu durum karşısında, daha sonra felsefe tarihinde yetkin isimler arasında anılacak olan bazı öğrencileri büyük bir hayal kırıklığı ile 'felsefenin hayatta neyi başarıp başaramadığı'nı Hedegger'in özel yaşamı nezdinde sorgulayacaklardır.

Hannah Hediegger aşkı uzun yıllar devam eder. Hannah'ın bütün nazi karşıtı çalışmalarına rağmen aşk söz konusu olduğunda: 'Aşk, doğası gereği saftır, ulvidir, ruhanidir ve salt bu nedenden dolayıdır ki, sadece apolitik değil, tüm politika karşıtı insani dürtülerin en güçlüsüdür de' açıklamasını yapması, en az Hediegger'in suskunluğu kadar tartışılır.

Bir Fransız skolastik düşünürü olan Pierre Abelard' da öğrencisi Heloise'e aşık olanlardan biridir. Heloise de yaşça çok küçüktür fakat onun derslere ilgisi ve hocası ile paylaşımları, acılarla yoğrulmuş bir aşkı da beraberinde getirmiştir. Heloise'nin  dayısı Flubert'in durumu öğrenmesi, ikilinin uzun süren ayrılıkları, aradan geçen yılların ardından dayı tarafından evlendirilmesini gerektirir. Abelard'ın ve Heloise'nin herşeyden vazgeçerek aşkları için bir manastıra kapanmaları  birlikteliklerinin farklı bir boyuta varması sonucunu doğurur. Aynı mezarda bulunan Abelard ve Heloise, zamanın önyargılarına kurban giden aşklardan yalnızca birisi olarak, derinlikli acıların kıskacında, o dönem Avrupa'sının katı ahlak kurallarının gölgesinde rutubetlenmiş bir aşk öyküsü olarak kalacaktır.

Geothe de aşk konusunda renkli simalardan birisidir. Onun aşık olduğu kadınlar, yazınsal coşkusunu arttıran, düşünsel dünyasında adeta katalizör görevi gören tutku ile bağlandığı kadınlardır. Leibzig'de tahsiline devam ederken yaşadığı iki yıllık aşktan sonra, Strasburg'da aşık olduğu bri papaz kızı olan Friederike Brion, Geothe'ye Alman lirik edebiyatının en nadide şiirlerini yazma gücünü vermiş bir kadın olarak Geothe'nin uzun sürmeyen aşklarından biri olarak kalmıştır.

Her şairin içine düştüğü paradoksa Geothe'de düşmüş, mısraların bir kadının istekleri yanında çok basit ve sıradan kalabileceğini farkedememiş, tıpkı Heidegger gibi 'uzak yakınlığa' mahkum kalmış ve aşık olduğu kadını da buna mahkum etmiştir.

Ona Genç Warther'in Acıları'nı yazdıran sıradaki aşk ise arkadaşının nişanlısı olan Carlotte Buff'a duyduğu hislerdir. Bu aşk karşılık bulamadığı gibi, Geothe'nin durumun tehlike arzetmesi karşısında şehri terketmesine kadar gitmiştir.

Lili Schölemman ile iki ay içinde biten nişanlılığın ardıdan kendisinden yedi yaş büyük olan Carlotte Von Stein ile olan ilişkisi başlamıştır. Stein'in Geothe'nin sosyal yaşamında aristokrat davranış kurallarını öğrettiği bir dizi eğitim şeklinde geçirdiği zamanda birbirlerine duydukları ilgi tıpkı diğerleri gibi uzun soluklu olamamıştır.

Evlenip resmiyet kazandırdığı, toplum tarafından 'basit' olarak nitelendirilen Christane Vulpius ise Geothe'ye neşeyi geri kazandıran tek kadın olarak ölümüne kadar Geothe'nin yanında kalmıştır.

Geothe, altımışbeş yaşında olmasına rağmen, Gül ve Bülbül, Aşk ve Şarap şiirine ilham olan Marianna'ya aşık olmuş fakat, bu aşk da onun imkansızlar listesine kaydedilmiştir. Geothe'nin ölüm döşeğindeyken 'daha fazla ışık!' sözü onun lirik satırlarıyla ördüğü aşk yaşamında ulaşamadığı ışığa bir ağıt olarak nitelendirilmiş, bir büyük dehanın da aşk defteri karanlık sayfalarla ebedi yolculuğa ısmarlanmıştır.

Schopenhauer'un Karoline Jagemann'ı ise tam bir erotik kargaşa olarak nitelendirilir. Kendisinden onbir yaş büyük olan Jagammen, onun Hint felsefesine yönelmesi ile bitmiştir.

Foucault'un ise felsefe öğrencisi ve kendisinden on yaş küçük olan Daniel Defert'e olan aşkı, konferanslar nedeni ile gittiği seyahatlerde ayrılmaz ikili olmalarına kadar vardı.

Sartre'ın, karmaşık bir ilişkiyi niteleyen kahramanı ise Simone De Beauvoir idi.  De Beauvoir, feminist kadın hareketinin doğuşunda en etken isimlerden birisi olarak uzun süre biseksüel olarak anıldı. Sartre'ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni'nde, onunla olan yakınlığını ve derin tutkusunu dile getirir. Pariste Sartre ile aynı mezarda bulunuyor ve isimleri alt alta yazılıdır.

Nietzsche'nin karşılıksız aşkı Rus şairi Lou Salome, şairin kadınlar hakkındaki düşüncelerinin değişmesine neden oldu. Nietzsche bu karşılıksız aşktan sonra bir daha ne kadınlara güvenebildi ne de aşka.

Enteresandır, Nietzsche'yi umutsuzluğa sürükleyen kadın Salome bir süre sonra Alman şair Rilke'nin karşısına çıkacak ve bu şairi de kendisine aşık edecek fakat Rilke'nin Tostoy'u ziyarete gittiği son Rusya gezisinden sonra bozulan psikolojisi nedeni ile onu terkedenler arasına katılacaktı. Yıllar sonra hayatına giren Kontes Lou, tıpkı Salome gibi Rilke'nin yazınsal yaşamında ivme kazanmasına ve ünlü Duino Ağıtları'nın çıkmasına neden oldu. Salome Freud'un da yakın arkadaşı idi.

Danimarkalı Kigerkegard ise, Regina Olsen'e aşık olduğunda Olsen ondört, Kigerkegard yirmidört yaşında idi. Dönemin baskıcı erkek egemen anlayışını bu aşkta da görmek mümkünken, Kigerkegard, yapılmış bir nişana rağmen, evlilik fikrinin aşkı öldüreceği düşüncesi ile bu aşkı 'yarı yolda' bırakmıştı. Onun da, Olsen ile nişanı bozmasından sonra son derece verimli bir yazma sürecine girdiği bilinmektedir.

Bernard Russel ise,Alys Pearsall Smith ile tanışıp evlendiğinde baskıcı ve otoriter bir aileye girdiğini farketmemişti bile. Kısa bir süre sonra, Russel'in, karısı Alys'e açık konuşarak 'kendisini artık sevmediği'ni söylediğinde Russel kendisinin 'çapkın' olarak adlandırılacağı bağımsız bir hayata da adım atıyordu.

Bu bağımsızlık Russel'e önce Dora Black'i getirdi. Fakat uzun soluklu olmayan bu evlilikten iki çocuklarının dünyaya gelmesinden sonra koptular. T.S. Eliot'un ilk karısı ile yaşadığı birlikteliği saymazsak, Oxford'da lisans öğrencisi olan ve aynı zamanda kızının dadısı Patiria Spence ile evliliğe giden beraberliği de uzun sürmedi. 1949'da aldığı Nobel'den üç yıl sonra, ölümüne kadar yanında kalacak olan Edith Finch ile evlendi.

Kafka'nın ise mektuplar aracılığıyla yaşattığı aşkın ilk adı Felice Baue'dir. Baue ile otuzlu yaşlarında tanışan Kafka, somut bir aşka imza atmaktan her zaman kaçınmış ve duygularını mektuplara dökerek ve onları sevdiği kadına bazen göndererek bazen ölümünden sonra yakılmaları için çekmecesine kilitlemiştir.

Onun şiirsel ve ironik duruşuna en yakışan aşk şekli bu olmalıdır. Çünkü adının asıl anıldığı kadın olan Milena Jesenska'ya da bu yöntemle aşkını ilan edebilmiştir. Milena Praglı evli bir kadındır. İyi bir çevirmendir ve gazetecilik yapmaktadır.

Kafka'nın sınırı hiç bir zaman aşmadığını ve buluşmaları için hiç bir çaba göstermediğini Milena'ya yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.

'Bir erkeğin gölgesinde susuz kalan çınar' olarak nitelendirilen Milena, ilk evliliği olan Ernest Pollak ile kısa süreli fakat yıpratıcı bir evliliğin sonunda, yaptığı Çekçe çeviriler nedeni ile Kafka ile tanıştı. Kfka'nın Almanca yazılan bütün eserlerini Çekçe'ye çevirme görevini üstlenen Milena, ilk evliliğinin yıpratıcı bütün izlerini Kafka ile kurduğu arkadaşlıkla silmeyi başardı. Fakat bu arkadaşlık gittikçe duygusal ağırlığını hissetirmeye başldığında ikili, meselenin derinliğini farkettiler.

Milena anarşist duruşuyla, diğer düşünür ve yazarların aşkları gibi erkekleri ve aşkı sorgulayan yapısıyla Kafka'ya hiç bir zaman 'evet' demedi. Bu aşk da bir yazarın kalbinde küllenerek ancak ara sıra mektuplar vasıtasıyla cılız parlamalarla edebiyat tarihine geçti.

Felsefenin edebiyatın kuramsal sığınaklarında güvenli alanlar keşfeden düşünürlerin, kadın olsun erkek olsun, tehlikeli alanlara meyletmesi, üstlerindeki üniformaları çıkarma isteği ile anlam bulmaktadır. Kuramın sıkıcı depresif ve gri yüzünden, onları daha renkli rüyalara salacak heyecanı aşkta buluyor olmaları üniformalarının onları fazlasıyla sıktığı anlamına gelebilir.

İnsanın varoluşsal yokoluşu olarak da tanımlanan aşkın, düşünce adamlarını düşürdüğü ya da yükselttiği konum düşünülürse, en verimli dönemlerini aşk acısı çektiklerinde yaşayan kişilerin bile isteye aşka düştüklerini anlayabiliriz. Belki anlayamadığımız şey, felsefeleri ile çelişen birliktelikler yaşamalarıdır. Fakat düşünürlerin 'insan' olmanın en doğal halini aşık olduklarında üstlendiklerini de görmezden gelemeyiz. Belkide bu alan onların insan oldukları tek mecradır.

(edebistan 2012 aralık)

Diğer Yazıları