
2000'li yıllarla birlikte maddi koşulların artık değiştiği, küresel finans krizi ile birlikte kapitalizmin dördüncü yeniden yapılanma süreci içine girdiği, kültürel düzeyde yeni eğilimlerin yaşanmaya başladığı ve sonuç olarak artık yeni bir dönem duygusunun oluştuğu, kültür teorisyenlerince dillendirilmeye başlamıştır. Tıpkı Jameson'ın postmodernizmi kapitalizmin ulaştığı yeni aşamayla ilişkilendirerek dönemleştirme çabasına benzer şekilde, günümüz teorisyenleri de yeni kültürel manzarayı maddi koşullarla ilişkilendirerek açıklama ve anlamlandırma çabası içindedir. Adrian Searle'ın 2009 yılında saptadığı gibi, "Postmodernizm öldü [...] ama yerini tamamen daha tuhaf bir şey aldı." Postmodernizmin yerini alan şey ise, Timotheus Vermeulen ve Robin van den Akker tarafından teorileştirilen metamodernizmdir. Metamodernizm, değişen kültürel manzaranın ve yeni duyarlılıkların, Searle'ın deyişiyle "tuhaf şeyin", hangi terim ya da hangi -izm ile adlandırılacağı konusundaki arayışların sonucunda Vermeulen ve van den Akker tarafından geliştirilen bir dildir. Metamodernizm, kültürel üretimin hemen her alanında daha önce reddedilmiş kavramlara geri dönüşü vurgular. Yeni dönemin kültürel mantığı olarak metamodernizm; tarihin, derinliğin ve duygulanımın geri dönüşüdür. Çeşitli olguların sona erdiği duygusu postmodernizmi oluştururken, Vermeulen ve van den Akker'e göre 21. yüzyılın kültürel ve sanatsal ürünleri artık son ya da ölüm hislerini yansıtmamaktadır. Öznenin ölümüyle karakterize olan postmodernizm, pek çok teorisyenin araştırmasına konu olduğu üzere, giderek kendini tüketmiş; postmodern görelilik, pastiş ve ironi kültürünün yerini yeni bir duyarlılık almıştır. Linda Hutcheon, Adrian Searle, Raoul Eshelman, Timotheus Vermeulen, Robin van den Akker ve daha pek çok akademisyen ve kültür eleştirmeni postmodernizmin öldüğü ve son yirmi yılda yerini başka bir akımın ya da -izm'in aldığı konusunda hemfikirdirler. Metamodernizm olarak kavramsallaştırılan bu yeni dönem, kültür, sanat ve düşünce hayatında yeni duyarlılıkların oluşumuna ve yeni bir öznellik anlayışına işaret eder. Metamodernizm, Vermeulen ve van den Akker tarafından, "modern coşku ile postmodern ironi arasında salınan söylem" olarak tanımlanır. Diğer bir deyişle, bu salınım, evrensel gerçeklere ve büyük anlatılara olan postmodern güvensizlik ile ütopyalara ve Akıl'a duyulan modernist inanç arasındadır. Postmodern söylemin reddettiği, yapısızlaştırdığı ve "kuşkulu" bulduğu kavramlara geri dönüldüğü ve bu kavramlara yönelik yenilenmiş bir ilginin çağdaş estetikte kendini gösterdiğidir. Vermeulen ve van den Akker, 2010 yılında yayımladıkları “Metamodernizm Üzerine Notlar” (Notes on Metamodernism) başlıklı makalelerinde, postmodern görelilik, ironi ve pastiş kültürünün artık sona ererek yerini başka bir duyarlılığa bıraktığını vurgular. Postmodernizmin çöküşünü ifade eden birçok akademisyen, eleştirmen ve uzmana göre de iklim değişikliği, finansal krizler, terör saldırıları ve dijital devrimler gibi maddi manzarada yaşanan yakın tarihli gelişmeler, postmodernizmin sona erdiğinin birer işareti olarak görülmelidir. Nitekim Linda Hutcheon, Postmodernitenin Politikası (The Politics of Postmodernity) adlı kitabının 2002 yılı ikinci baskısının sonsözünde postmodernizmin artık bittiğinin kabul edilmesi gerektiğini belirtir: "Haydi söyleyelim: bitti". Hutcheon'a göre postmodern an, söylemsel stratejileri ve ideolojik eleştirisi yaşamaya devam etse de artık sona ermiştir. Jameson'ın 1960'lı yılları postmodernizme bir geçiş dönemi olarak görmesine benzer şekilde, Vermeulen ve van den Akker de 2000'li yılları metamodernizme bir geçiş dönemi olarak görür. Vermeulen ve van den Akker, postmodernizmden metamodernizme geçişin 2000'li yıllara tekabül ettiğini ve kabaca 1999'dan 2011'e kadar devam eden bir tarihsel dönem olarak düşünülmesi gerektiğini savunur. Düşünürler için 2000'li yıllar, postmodernizmden metamodernizme doğru yaşanan paradigma değişiminin çeşitli işaretlerinin ortaya çıkmasıyla karakterizedir.
2000'lerde Y kuşağı yaşlandı; dijital ve yenilenebilir teknolojiler olgunluk dönemine geçti ve kullanılabilirlikleri önemli bir eşiğe ulaştı. Tunus ve Mısır'da kitlesel sokak hareketleri rejim değişikliklerine neden olurken; Yemen, Libya ve Suriye'de jeopolitik çıkarların yönlendirdiği çok taraflı dış müdahaleler gündeme geldi. Irak Savaşı bölgeyi istikrarsızlaştırırken, ABD hazinesini ve savaş sandığını iflasın eşiğine getirdi. Eşzamanlı olarak, antroposen kavramı insan kaynaklı iklim değişikliği hakkında artan farkındalığın en önemli göstergesi haline geldi. Bu terim, insanlığın ekosistem üzerinde önemli bir etki yapmaya başladığını belirtmek üzere akademik ve popüler söylemde oldukça ilgi gördü. 2000'li yıllar, radyo ve televizyon gibi geleneksel kitle iletişim araçları tarafından yaratılan kültürün zayıflaması ve sosyal medya ve ağ kültürünün güçlenmesi ile gündeme geldi. Ağa bağlı örgütlenme tarzları, küresel ve ulusal ekonomik eşitsizliklere, hayal kırıklıklarına ve yönetici elitlere bir tepki olarak çeşitli protestolara yol açtı. "Avrupa Projesi", Hollanda ve Fransa'nın Avrupa Anayasası'na "hayır" demesi ile askıya alındı. ABD hegemonyası geriledi. Ödenmeyen borçlar, hem düşük ve orta gelirli Küresel Güney ülkeleri hem de varlıklı Küresel Kuzey ülkeleri için önemli bir sorun haline geldi. Her şeyden önemlisi, finansal krizler finansal istikrarsızlıklara, ekonomik eşitsizliklere ve emek güvencesizliğine yol açarak kapitalizmin dördüncü yeniden yapılanmasını başlattı. 2007-2008 küresel finans krizi 1890'lar, 1930'lar ve 1970'lerdeki krizlerin ardından kapitalizmin dördüncü yapısal krizi oldu. Tüm bu nedenlerle, Vermeulen ve van den Akker, 2000'li yılların yeni bir dönem olarak düşünülmesi gerektiğini ve kapitalizmin dördüncü yeniden yapılanmasına karşılık gelen yeni bir egemen kültürel mantık olarak metamodernizmin ortaya çıkışını gözlemleyebileceğimizi savunur. Vermeulen ve van den Akker, kültürel olguları analiz ederek, 2000'li yılların kültürel, sanatsal ve maddi manzarası ile postmodern kuramın tam olarak örtüşmediği sonucuna varır. Tanık oldukları şey, postmodern söylemin eleştirel değerini artık yitirdiği ve yeni bir kültürel mantığın yani metamodernizmin baskın hale geldiğidir. Bu nedenle, metamodernizm, postmodernizmden sonra gelen dönemi tanımlamak üzere geliştirilen bir kavramdır. Ekosistemin ciddi şekilde bozulması, finansal sistemdeki kırılganlık, siyasi ve jeopolitik yapıdaki istikrarsızlıklar nedeniyle CEO'lar ve politikacılar değişim yönündeki arzularını dile getirirlerken, mimarlar ve planlamacılar çevre planlarını doğa lehine değiştiriyorlar. Yeni nesil sanatçılar ise postmodern yapıbozum ve pastişin estetik ilkelerinden giderek uzaklaşırken; rekonstrüksiyon ve metaksi gibi estetik kavramlara yöneliyorlar. Tüm bu eğilimler, Vermeulen ve van den Akker'e göre artık postmodern terimlerle açıklanamaz; bu eğilimler ile postmodern kuram arasında bir uçurum söz konusudur. Yeni bir umut ve yeni bir samimiyet ifade eden bu eğilimler, başka bir duygu yapısına ve söyleme işaret eder. Vermeulen ve van den Akker için bütün bu gelişmeler tarihin durmadığının, ilan edilen sonunun ötesine geçtiğinin bir göstergesi olarak yorumlanmalıdır. (Buçan: 2021).
1980'lerin sonunda toplumbilimci Francis Fukuyama, komünizmin çöküşü ve liberal demokrasinin evrenselleşmesi ile birlikte tarihin sona erdiğini duyurdu. Tarihin sonu, büyük sorunların tümü nihai olarak çözüldüğü ve insanlık en derin özlemlerini gideren bir toplumsal formasyona kavuştuğu için, ilke ve kurumların gelişmesinde daha fazla ilerleme olmayacağı anlamına geliyordu. Fakat Vermeulen ve van den Akker'e göre Fukuyama yanılıyordu; 2000'li yılların başından bu yana tarihin durmadığını gösteren kanıtlar hemen her yerdeydi. Ulusal ekonomilerin durgunlaşması, siyasi aşırılığın yükselişe geçmesi, 20. yüzyıl liberalizminin kalesi olan orta sınıfların küçülmesi, sosyal medyanın 20. yüzyıl ifade özgürlüğü ve özgür basın kavramlarını sorunsallaştırması ve tüm bunlara ek olarak Çin'in devlet yönetimli piyasa sisteminin jeopolitik hegemonya için ciddi bir rakip olarak ortaya çıkması, liberal demokrasilerin vaatlerini yerine getirmekte başarısız olduğunun birer kanıtıydı. Bunun yanında Kagan, Milne ve Badiou gibi teorisyenler tarihin dönüşü hakkında yazılar yazdılar. Bu teorisyenler ekolojik, ekonomik ve jeopolitik nitelikteki son dünya krizlerinin, sona erdiği ilan edilen tarihi yeniden başlattığı konusunu gündeme getirdiler. Bu nedenle, Vermeulen ve van den Akker'e göre, "Artık tarih bir kez daha başlamış gibi göründüğüne göre, postmodern dil, değişen sosyal durumumuzla hesaplaşma konusunda giderek daha yersiz ve beceriksiz olduğunu kanıtlamıştır". Vermeulen ve van den Akker'e göre içinde bulunduğumuz tarihsel anı en iyi şekilde John Arquilla'nın "tarihin bükülmesi" nosyonu özetler. Tarihin bükülmesi, tarihin farklı bir yöne ya da şekle zorlandığını ve aynı zamanda tarihin bir ereği olduğu yönündeki teleolojik anlatının düz çizgisinden sapıldığını ima eder. Tarihin bükülmesi nosyonunu kabul eden Vermeulen ve van den Akker için metamodernizm, 21. yüzyılın kültürel ve siyasi manzarasında karşımıza çıkan "bükülme duygusu" hakkındadır ve bu "bükülme duygusu", Jameson'ın "şunun ya da bunun öldüğü duygusu" dediği şeye bir göndermedir. Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz tarihsel anda, postmodern "son" ya da "ölüm" nosyonunun yerini metamodern bükülme alır. Metamodern bükülme duygusu; kültür, sanat ve politikada tarih diyalektiğinin durmadığı hissine karşılık gelen sürekli bir salınım olarak ifade edilir. Metamodernizm yeni bir dönemin, kültürel mantığın ve duygu yapısının adıdır. Duygu yapısı, Raymond Williams'ın tanımladığı gibi, "tarihsel olarak diğer belirli niteliklerden farklı olan ve bir nesil veya bir dönem duygusu veren belirli bir sosyal deneyim ve ilişki niteliğidir”. (Buçan: 2021)
Vermeulen ve van den Akker de metamodernizmi, her şeyden önce bir duygu yapısı olarak algılar. Postmodern kuşağın sanatıyla ifade edilen baskın duygu yapısı ironi iken, metamodern duygu yapısı yeni bir samimiyet ve umut ifade eder. 2000'li yılların başında ortaya çıkan, giderek Batılı kapitalist toplumların egemen kültürel mantığı haline gelen bir duygu yapısı olarak metamodernizm, hem estetik ve kültürel tercihleri dönemselleştirme hem de Jameson'ın postmodernizm için yaptığına benzer şekilde, Batılı kapitalist toplumların belirli bir andaki gelişim aşamasına karşılık gelen egemen kültürel mantığın tüm biçimlerini haritalama girişimidir. Duygunun metamodern yapısı, yeni bir kuşağın, postmodernizmi aşmaya yönelik bir girişimi ve krizlerle dolu mevcut tarihsel ana bir tepkisi olarak kavranabilir. Çeşitli kültürel pratikler ve estetik duyarlılıklarla ifade edilen herhangi bir duygu yapısı, geçmiş kuşaklara bir tepki ve daha iyi bir gelecek beklentisi içinde gelişebilir ve toplumsal koşullar tarafından şekillendirilebilir. Günümüz duygu yapısı ise, Vermeulen ve van den Akker'e göre, hiçbirine indirgenebilir görünmeden modern ve postmodern strateji ve yöntemler arasında sürekli salınımı ve bu kategorilerin ötesinde yer alan bir dizi duyarlılık ve uygulamayı çağrıştırmaktadır. Çağdaş duygu yapısı, postmodern bağlantısızlığa yanıt olarak yeni bir ilişkiselliği gündeme getirir. Bu ilişkisellik, bağlılık ile kopma arasındaki salınımla karakterizedir ve bu duygu yapısı metamodernizmi oluşturur. Diğer bir deyişle metamodernizm; kültür ve estetikte premodern, modern ve postmodern eğilim ve yöntemlerin salınımı yoluyla kendini ifade eden bir duygu yapısıdır. Bu nedenle, metamodernist kültürel ifade biçimlerinde romantik, gerçekçi ve postmodern eğilimlere rastlanır. Çağdaş kültürde premodern, modern ve postmodern eğilimler; 21. yüzyılın sosyal, etik, politik, ekonomik ve çevresel koşullarına yanıt olarak, çeşitli bileşimlerle yeniden kullanıma sokulur. Felsefi söylemde salınım anlamına gelen "meta" ön eki, Platon'un metaksi nosyonuna bir göndermedir. Metaksi nosyonu ile Platon, iki durum arasındaki salınımı kastetmiştir. Vermeulen ve van den Akker için "meta" ön eki geçmiş, şimdi ve gelecek arasında; idealler, düşünceler ve çelişkili konumlar arasında salınımı ve dalgalanmayı ifade eder. Günümüz Batılı kapitalist toplumların kültürel mantığını belirtmek üzere "meta" ön ekini tercih etmelerinin en önemli nedeni, bu yeni duygu yapısının, kendini sürekli bir salınım dinamiği ile ifade etmesidir. Kişinin bir gün bir şeye, başka bir gün ise bunun tersine inanabileceğini, diğer bir deyişle sürekli bir yeniden konumlanmayı ima eden "meta" ön eki; Vermeulen ve van den Akker için bir uzlaşma, uyum ya da denge değildir. Aksine, çelişkili konumlar arasında salınan bir sarkaçtır. Yazarlara göre:
"Ontolojik olarak metamodernizm; modern ve postmodern arasında salınır. Modern bir coşku
ile postmodern bir ironi arasında, umut ile melankoli arasında, saflık ile bilgiçlik, empati ve duygusuzluk, birlik ve çokluk, bütünlük ve parçalanma açıklık ve belirsizlik arasında salınır. Nitekim metamodern, ileri geri salınarak modern ve postmodern arasında pazarlık yapar. Ancak bu salınımı bir denge olarak düşünmemeye dikkat etmek gerekir; daha ziyade 2, 3, 5, 10 ve sayısız kutup arasında salınan bir sarkaçtır. Metamodern coşku fanatizme doğru her salındığında, yerçekimi onu ironiye doğru geri çeker; ironisi duygusuzluğa doğru salındığı anda, yerçekimi onu tekrar coşkuya doğru çeker".
Postmodernizm yapıbozum, ironi, pastiş, görelilik, nihilizm ve büyük anlatıların reddi ile ilişkilendirilirken; metemodernist söylem postmodernizmden öğrenilenleri göz ardı etmeden samimiyetin, umudun, romantizmin, duygulanımın, büyük anlatılar ile evrensel gerçeklerin geri dönüşü ile ilgilenir. Dolayısıyla, metamodernizm, modernist ütopik tasarımlara basitçe bir geri dönüşü imlemekten çok, modern ve postmodern bakış açıları arasındaki salınımla karakterizedir. Samimiyet ile ironi, yapıbozum ile yapılaştırma, duygusuzluk ile duygulanım arasında salınarak, sanki böyle bir şey başarılabilirmiş gibi, bir tür aşkın konum elde etmeye çalışır. Metamodernizm, kaçınılmaz başarısızlığına rağmen girişimde bulunur; diğer bir deyişle hareket etmek için hareket eder. Asla bulamayacağını bildiği bir gerçeğin özlemi ve arayışı içindedir. Metamodern söylem, ideal toplum düzeni yönündeki çizgisel ilerlemenin, diğer bir deyişle tarihin bir ereği olduğu yönündeki teleolojik anlatının asla gerçekleşemeyeceğini kabul eder. Fakat eleştirel olarak, yine de sanki tarihin bir ereği varmış gibi, bu ereğe doğru gider. Modern naiflik ile postmodern şüphecilikten esinlenen metamodern söylem, bilinçli olarak kendini asla gerçekleşemeyecek bir olasılığa adar. Vermeulen ve Akker, bu durumu eşek ve havuç metaforuna başvurarak açıklar. Metamodernist, tıpkı bir eşek gibi, asla yemeyi başaramadığı bir havucun peşindedir; çünkü havuç daima ulaşamayacağı bir yerdedir. Fakat havuç yemeyi asla başaramadığı için kovalamacasını sonsuza dek sürdürür. (Buçan: 2021)
Metamodernizmin her şeyden evvel hâlen gelişimini devam ettiren ve kuramsallaşma düzeyinde çabalayan bir oluşum şeklinde post-postmodern çağın çıkmazlarına karşın Batılı kapitalist toplumların kültürlerinden temellenen alternatif bir eğilim/hareket olarak değerlendirilmektedir. Luke Turner tarafından 2011ʼde yayınlanan Metamodernist Manifesto ile kuramın temel ilkeleri sekiz maddede açıklanır:
1. Salınımı dünyanın doğal düzeni olarak kabul ediyoruz.
2. Yüzyıllık modernist ideolojik saflığın ve onun zıttı olan gayrimeşru çocuğunun alaycı samimiyetsizliğinden kaynaklanan ataletten kendimizi kurtarmalıyız.
3.Bundan böyle hareket, konumlar arasında bir salınım yoluyla mümkün olacak; bir birine tamamen zıt fikirler, devasa bir elektrik makinesinin titreşen kutupları gibi işlev görerek dünyayı harekete geçirecek.
4. Tüm hareket ve deneyimlerin doğasında var olan sınırlamaları ve burada belirtilen sınırları aşmaya yönelik her türlü girişimin boşuna olduğunu kabul ediyoruz. Bir sistemin temel eksikliği, belirli bir amaca ulaşmak ya da onun gidişatının kölesi olmak için değil, belki de dolaylı olarak gizli bir dışsallığı görebilmek için ona bağlı kalmayı gerektirmelidir. Eğer görevimize bu sınırların aşılabileceği düşüncesiyle başlarsak, varoluş zenginleşir; çünkü böyle bir eylem dünyayı açar.
5. Her şey, entropik uyumsuzluğun azami düzeyine doğru geri dönülmez bir kaymanın içinde sıkışıp kalmıştır. Sanatsal yaratım, içindeki farklılığın belirmesine veya ortaya çıkmasına bağlıdır. Doruk noktasında duygulanım, farklılığın kendi başına aracısız deneyimidir. Sanatın rolü aşırılığı varoluşa doğru yönlendirerek kendi paradoksal amacının vaadini keşfetmek olmalıdır.
6. Şimdiki zaman, dolaysızlık ve eskimenin ikiz doğumunun bir semptomudur. Bugün, hem nostalji meraklısıyız hem de fütürist. Yeni teknoloji, olayların çok sayıda pozisyondan eşzamanlı olarak deneyimlenmesini ve canlandırılmasını mümkün kılıyor. Ortaya çıkan bu ağlar, tarihin çöküşünün sinyalini vermek şöyle dursun, demokratikleşmesini kolaylaştırarak, tarihin büyük anlatılarının şimdi ve burada gezinebileceği çatallı yolları aydınlatıyor.
7. Tıpkı bilimin şiirsel bir zarafet peşinde koşması gibi, sanatçılar da hakikat arayışını üstlenebilirler. Gerçek değeri ne olursa olsun, tüm bilgiler, ampirik veya aforistik olsun, bilginin temelidir. Büyülü gerçekçiliğin bilimsel-şiirsel sentezini ve bilgili naifliğini benimsemeliyiz. Hata, anlamı doğurur.
8. İdeolojik dayanaklardan arınmış pragmatik bir romantizm öneriyoruz. Dolayısıyla metamodernizm, ironi ve samimiyet, naiflik ve bilgelik, görecelilik ve hakikat, iyimserlik ve şüphe arasındaki ve ötesinde birbirinden farklı ve ele geçirilmesi zor ufukların çokluğunu arayan, değişken bir durum olarak tanımlanmalıdır. İleriye doğru gitmeli ve salınım yapmalıyız!(Metamodernism, Luke Turner, 2011)
Metamodernizm, modernizm ve postmodernizm arasında bir müzakere olarak da düşünülebilir. Söz konusu iki ideoloji birbirleriyle çoğu zaman çelişkili ve uzlaşmaz bir görünümdedir. Buna rağmen metamodernizm, hem ideolojikleşen hem de tüm bu belirsizliklerle bütünleşebilen bir -izm arasında pazarlık yapar ve yeni bir düşünme paradigması hâline gelir. Ayrıca metamodernizm, postmodernizmin bağlam ve ironi konusundaki farkındalığını salınım yoluyla korurken, modernizmin pozitivist yönlerini canlandırır. Dolayısıyla metamodernizm, paradigmaların evrimsel bir süreçteki adımlar olarak göründüğü bütünleştirici bir bakış açısı sağlar. Sınırları modern-postmodern felsefe ve uygulamalar arasında biçimlenen metamodernizmin kavramsal haritasının çizilmesinde belli başlı anahtar kelimelerin tespiti önem arz etmektedir. Bu anahtar kelimeler kuramın öncü isimlerinin belirlediği nosyonlar etrafında ʻsalınımʼ, ʻduygusal derinlikʼ, ʻyeniden inşaʼ ve ʻsamimiyetʼ üst başlıklarında toplanabilir. Her bir kavramın arka planını oluşturan temel değişkenler ise sırasıyla modernizm-postmodernizm birlikteliği, yeni samimiyet (new sincerity), neoromantizm ve/ya tüm çağdaş sanat akımlarıyla doğrudan ya da dolaylı şekilde ilişkilendirilebilir. Bir duygu yapısı olarak modern-postmodern duyarlılık arasında bir ʻsalınımʼ şeklinde tanımlanan metamodernizm, kendine has taraflarını ʻyeniden inşaʼ kavramı etrafında yaratır. Kavramsal bakımdan metamodernizmde yeniden inşa edebî metinlerin belirli estetik ve şekilsel özellikler aracılığıyla farklı derecelerde harekete geçirilebileceği bir potansiyelin yanı sıra bir okuma stratejisi olmakla beraber, yeniden inşanın ağırlığı, bir iletişim stratejisi olarak okuyucunun tepki yeteneğini harekete geçirmeyi planlayan kurgusallık potansiyeli taşır. Yeniden inşanın işlevine değinecek olursak; postmodernistlerin aksine yeniden inşada, altındaki boşluğu ortaya çıkarabilmek için yüzeyleri yapısöküme uğratmanın yerine, doğrudan manaya götürmese bile, anlam ve bağlantı ile dolu derinliklere göz atma tercih edilmektedir. Bu bakımdan metamodernizmin kendisi de modernizm ve postmodernizm üzerinden başlı başına bir yeniden inşadır denebilir. (Evis:2022)
Dina Stoev 21 Eylül 2022’de yayımladığı makalesinde; “Metamodernizm; dijitalleşmiş, post-endüstriyel, küresel çağa denk gelen bir yaşam felsefesi ve bakış açısıdır. Metamodernizmi kavramsallaştırmanın en temel yolu, onu postmodernizmden sonra gelen zihniyet, duyarlılık veya kültürel kod olarak düşünmektir. Meta-modernite kavramını kabul edersek, onu bir meta-çağ olarak kabul etmeliyiz. İlk olarak, öz-farkındalığı nedeniyle, kendisinin bilincindedir ve birbiriyle bağlantılı olması sayesinde, popüler, politik, ekonomik veya başka türlü olsun, varoluşunun tüm yönlerinde kendine gönderme yapar. İkinci olarak, kendisinden öncekilere çok benzese de, daha üst bir düzeydedir. Üçüncü olarak, meta-referansların, metal-bağlantıların ve metametinlerin (hem teknolojik hem de gayrı resmi anlamda), meta-ironilerin, metafiziğe dönüşün ve etnik, ulusal, politik, ırksal veya dinsel olanın ötesinde yeni meta-anlatıların zamanıdır. İlk kez, tamamen ayrı bir politik, sosyal, kültürel veya doğal iklimde yaşayan insanlarla bir meta-gerçekliği paylaşabiliyoruz.”
Yine Dina Stoev der ki “Metamodernite ile metamodernizm arasında ayrım yapmanın en önemli nedeni, yeni bir dönemin görece başlangıcında (ve geçiş dönemine hâlâ çok yakın) olmamızdır. Bir yandan sanat ve felsefedeki eğilimleri, diğer yandan da dönemin özelliklerini incelediğimiz iki terimin olması zorunludur. Birine atfettiğimiz bazı şeylerin diğerinin de özellikleri olması oldukça olasıdır. Öyle olup olmamasından veya böyle bir farkındalığın hangi yöne gideceğinden bağımsız olarak, bir dönüşe hazırlıklı olmalıyız ve bu ancak onları birbirinden ayırarak başarılabilir. Dahası, zamana farklı bir şekilde tepki veren kültür alanları ve eserleri vardır ve her zaman da olacaktır. Bana öyle geliyor ki, metamodernizm teorisini desteklemek için, çağdaş gerçekliği yansıtmak için 'daha eski', 'daha yeni' veya farklı estetikler kullanan metamodernite ürünlerini ayırt edebilmeliyiz. Bu tür eserler metamodernist olarak değerlendirilmemeli, ancak metamodern tematik dönüşleri veya aksiyolojik yatkınlıkları nedeniyle salt modernist veya postmodernist de değildir; bunlar, bir dönemi yansıtabilecekleri olası boyutlardan birkaçıdır. Bu da bizi iki kategoriyle baş başa bırakır: metamodernist sanat ve duyarlılık ile metamoderniteye ait ürünler ve sanat. Bugün olgunlaşan duyarlılık, uzun zaman önce büyümeye başladı; başlangıcı ilk olarak Kafka'da hissedildi, Camus tarafından teorileştirildi, Beckett ve Ionesco'da bir sonuç olarak dile getirildi; ardından Zavarzadeh, duyarlılığın gerçekliği kesinlikle sıradan bir şekilde istila ettiğini ve geniş çapta tanınmayı talep ettiğini gördü; o zamandan beri, gündelik hayatın bir gerçeği olarak yayılmaya devam etti, ancak önemli ölçüde değişmedi. Modernitenin sonunda mevcuttu ve meta-modernitede kendi aşkın düzeni olarak tekrar mevcuttu. Modernizmin acıklılığı yerine, metamodernizm ironi yoluyla şüpheciliği, postmodernizmin alaycılığı ve rasyonalitesi yerine ise samimiyet yoluyla umut duygusunu kullanır. Tüm bunlar, absürt sonrası bir gerçekliğe, metamodern dönemin gerçekliğine yanıt veren dengeli bir sistemde yer alır. Zavarzadeh'nin anlattığı şey değişmedi, yalnızca olgunlaştı. Büyük kategorileri göz önünde bulundurmalıyız çünkü bunlar, sezgisel kavramlar biçiminde nesneler hakkında farklı bir bilgi türü taşır ve genelleme yoluyla kültürdeki gelişmeleri öngörür. Örneğin, bugün bu gelişmelerden bazıları daha da meta görünüyor; örneğin Facebook'un arkasındaki şirketin adını Meta olarak değiştirmesi ve Metaverse adlı sanal gerçeklik için yeni bir vizyon üzerinde çalışması gibi.”(Dina Staev, 2022)
Metamodernizmin edebî eserlerdeki teknik yansımalarını Ahmet Evis’in makalesinde bulabiliriz. Makalede roman sanatının unsurlarına yönelik genel olarak; kurgu, kişi kadrosu, zaman, mekân, bakış açısı, anlatıcı, tema, dil ve üslupta yaşanan metamodernist dönüşümler karakteristik yönleriyle açıklanmıştır.
Metamodern eserlerdeki temel mantık özellikleri yanında roman unsurlarının kapsamını belirleyen teknik kullanımlara değinirken öncelikle kişi kadrosu ve işlevselliği açısından başkişinin temel yönlerine değinmekte fayda vardır. Çünkü özne konumunda kurguyu şekillendiren başkişi, edebî eserlerdeki metamodern duygunun vücut bulmuş hâlidir. Metamodernizmde her şeyden evvel öznenin öz bilince yönelik farkındalık durumunun olması gereklidir. Öznenin salt kendiliğinden uzaklaştırılarak öznelerarası ilişkiyi de önceleyen bir eğilimde bulunması beklenir. Burada umut odaklı bir neoromantik arayıştan söz edilebilir. Nitekim çözümün imkânsızlığı bilinmesine rağmen arayışın devamlılığı önemlidir. Amaç ne klasikler gibi idealar yaratmak veya idealarla evreni açıklamak ne marksistler gibi sorunlu toplumsal, ekonomik, siyasi yapıya reçeteler yazmak ne modernistler gibi mutlak akılcı bir tavırla kapitalist fayda odakları yaratmak ne de postmodernistler gibi yapısökümcü bir ironik söylem yahut algı ortaya çıkarmaktır. Bütün bunların arasında daha naif, samimi ve referansını anılan kuramların yapıcı taraflarından alan bir gelecek arzusunu duyumsamaktır. Çünkü kriz içindeki bir dünyada özneler bir kez daha diğerlerine ve çevrelerine bağlılık isteği içindedir. (…) böylesi kırılgan ve parçalayıcı bir realite içinde merkezini kaybetmiş bir benlik; kendisini öznelliğini, varlığı ve çevresi arasındaki etkileşimlerin yanı sıra yaşanmışlıkları içinde temellendirerek yeniden ileri sürmektedir. Dolayısıyla umut, mutluluk ya da ilkeli bir duruş sergileme yönelimi ile mevcut sorunlu evrenle ütopik bir evren arasında salınımı gerçekleştirmek metamodern öznedeki en karakteristik yönlerdendir. Belirtilenler dışında yazarın da metamodern eserler içinde aktif bir rolü bulunur; fakat bu rol postmodernlerdekinden farklıdır: Yazarlar hikâye dünyası içinde anlatıcılar ve karakterler olarak görünürler, ancak görünüşlerinin etkisi postmodernist kurguların ironik oyununa ters düşer; burada yazar-karakterler düzleştirici bir işlev görür ve kurgunun inşa edilmiş metinsel yüzeyini ön temellendirir. Şimdiye dek tüm söylenenler bir noktadan sonra bizi, metamodernizmle birlikte ortaya çıkan özgün bir “benlik” algısına yönlendirir. Edebî metinlerde kurgu boyunca “yalnız olmayan, bunun yerine başkalarının varlığının ve yakınlığının şiddetle farkında olan, karakterlerinin ve anlatıcılarının genellikle varsayılan olarak bahsedildiği solipsistik deneyim dünyalarını zenginleştiren ama aynı zamanda bozan yeni bir ʻbenlikʼin” varlığı söz konusudur. Zaman yönüyle modern, postmodern, post-postmodern ve daha çok yeni romantizmi benimsemiş ve kapsamış çağdaş sanatın sınırları içerisinde inşa edilen bir şimdi tercih edilir. Söz konusu şimdilik durumu ne modernistlerinki gibi kapitalist ve sistematik ne de postmodernler gibi şahsi, bencil yahut haz odaklı olmalıdır. Metamodernin öngördüğü şimdi algısı daha samimi, içten, biyolojik ve kısmen dijitalleşmiş zamana uygun, yapıcı, geçmiş şimdi ve geleceği kapsayan türdendir. Dolayısıyla geçmiş-şimdi arasında üst üste ve/ya eş zamanlı okumalara imkân tanıyan bir şimdiden bahsedilebilir. Şimdinin inşasında geçmişin fonksiyonelliği ise daha çok geleceğe dair ifade ve ihtimallerin belirlenmesinde etkilidir. Hem şekil alabilen hem de şekil verebilen bir unsur olarak geçmiş gerçekleşecek olanın formunda hakikatin ifade edilmesini mümkün kılar. Başka bir ifadeyle geçmiş, şekil gelecekteki yeniden şekilleniş potansiyeli işaret ettiğinde anlaşılır. Zira gerçekleşecek olanı önceden görme ihtimali (voir dʼavance) özne için mutlak saf ve salt bir gelecek ufkunu açan şeydir. Metamodernizm Üzerine Notlar’daki ifadesiyle metamodernizm, şimdiki zamanın parametrelerini, geleceği olmayan bir mevcudiyetin parametreleriyle değiştirir ve bizim yerimizin sınırlarını, yersiz olan gerçeküstü bir yerinkilerle değiştirir. Gerçekten de metamodern insanın ʻkaderiʼ budur: Sonsuza dek gerileyen bir ufkun peşinden gitmek. Ayrıca kronotopik okumalara kayan zamansal kullanımlar da metamodern zaman algısı içerisinde sunulabilir. Daha evvel de bahsedildiği üzere temelini somut evrenden alan fakat yer yer soyutlaşabilen, insan bilincinde şekillenmeye de müsait olan her tür mekân metamodern mekâna uygundur denebilir. Metamodern kullanımda mekânlar; küresel krizler, çevre sorunları, kapitalizm ve sömürgecilikle ortaya çıkan dünya tahribatı ve tüm bunlarla yeniden fakat salt ütopik olmaktan uzak bir mekân/mekânlaştırmalar şeklindedir. Geçmişe yapılan göndermelerle nostaljik olanın da günümüze taşınabilirliği mümkündür. Fakat bu taşıma, modern dünyanın imkânlarından da yalıtılmış olmamalıdır. Çağdaş sanat ve düşüncelerle sentezlenmiş ve dolayısıyla yeniden inşa edilmiş bir görünümde olabilir. Ayrıca mekânın uzamlaştırılması da söz konusudur. (Evis: 2022)
Teknik unsurlardan anlatım biçimlerine bakıldığında metamodernizmde modernpostmodern teknikler arasında daha çok bütünleştirici ve yenilikçi uygulamaların tamamı tercih edilebilir. Teknik ve düşünsel bağlamda kaynağını içinde bulunulan postpostmodern çağdan alan metamodernizm, başta postmodernist gelişimlerin her türden pratiğini ve evrensel geçekliğini yeniden yorumlayarak işe koyulur. Metamodernist metinler bir 'gerçeklik etkisi' -gerçekliğin bir performansı ya da üzerinde ısrarla- üretirler ve ironik bir şekilde bu etkiyi postmodernist aygıtların çoğunu kullanarak yaratırlar. Luke Turner metamodern söylemin teşkilini açıklarken bu hususu öncelikli bir ölçüt olarak sunar. Ona göre postmodernizm yapısöküm, ironi, pastiş, görecilik, nihilizm ve büyük anlatıların reddi ile karakterize edilirken, metamodernizmi çevreleyen söylem; samimiyet, umut, romantizm, duygulanım ve büyük anlatıların yeniden canlanmasıyla ilgilenir. Böylesi bir söylemin teknik düzlemde uygulanması için bilindik kullanımların dışında özgün metotlara yönelmek kaçınılmaz olur. Klişeleşen metinlerarasılıktan uzaklaştırılmış yeni ve yapıcı bir metinlerarasılık yaratılabilir. Örneğin salt gönderme ya da içerik yahut tematik istifadeye odaklanan pastiş yerine umutlu bir şimdinin inşasına dayanan ve geçmişin büyük alıntılarını sadece hortlatmakla yetinmeyen yeni romantik bir göndergeler sistemi yaratmak ve bunu eserlerde göstermek arzulanır. Bir diğer metinlerarası teknik olan ironi ise metamodern eserlerdeki temel anlatım tekniklerinden ve metamodern ruhun çıkış noktalarındandır. Ancak bu ironi, postmodernin ironisinden çok daha farklı bir görünümdedir. Artık güldürme ve eleştirme işlevinden kopan, dolayısıyla klişeleşen ironi yerine Batılı toplumların kültürel yapısına yaslanan post-ironiyi benimseyen bir yöntemdir. Metamodernizmde salt bozmak, alay etmek yahut eleştirmek için tercih edilen bir ironi yerine dürüst, samimi ve içten bir ironik tasavvur beklentisi söz konusudur. Lee Konstantinouʼnun “Postironinin Dört Yüzü” adlı yazısında metamodernizm-postironi bağını nedenli postmodernizm, saf üstkurmaca, postironik buildingsroman ve çağdaş sanat türlerinden hareketle açıklar. Yazıda, postironinin, problematikleşen yönüne rağmen gücünü yine ironiden aldığı hatırlatılır. Kavramsal bakımdan ise postironinin ironiye göre kapsamının genişliği ve güncelliği bakımından farklılaştığı vurgulanır. Postironi terimi ayrıca bize ironi problemi için pek çok çözüm olduğu kadar problemin çözümüne kendisinden başlanacak pek çok analizi olduğunu da hatırlatır. Ve çağdaş postironik sanatın heterojen olacağı kehanetinde bulunur. Belirtilenler dışında postironinin sınırlarına dair bir çerçeve de çizilir. Postironi, sanatsal postmodernizmin çeşitli yeniden değerlendirmelerini, postyapısalcı teorileri, kuşkucu felsefeyi ve kuşkunun yorum birimini içine alan edebiyat dünyasının ötesine geçmektedir. (Evis: 2022)
Metamodern bağlamda incelenebilecek eserlerde biçim ve öz hususunda biçimle özün birbirinden kopamayacağı, özün formalist bir tutumla yorumlanabilecek bir organik düzlemde inşa edilebilmesi mümkündür. Metamodernistler, anlamı kısmen bozan ve fakat yeniden inşa edebilecek düzeyde onu koruyan bir söylemle içerik bakımından Derridaʼdan ayrılıp mantıksal düzlemde yine ona yakın dururlar. (Evis: 2022)
Metamodern eserlerdeki dil ve üslup tercihleri ise bahsedilen teknik unsurların ifadesine uygun her türden söylemi kapsayabilir. Ne modernistler gibi kusursuzun peşinde koşan ne de postmodernistler gibi anlamın belirsizleştirildiği yahut yok edildiği bir yapı sökümcü okuma deneyimidir. Modern-postmodern ifade kabiliyeti arasında salınan ve salt seçkinci, gündelik yahut deneysel olmaktan uzak bir dil deneyimi şeklinde tanımlanabilir.
Ayrıca metamodern kavramının günümüzden kopuk olmadığı hatta günümüzle yakından ilgili olduğu için bugünün dil mantığını veya jargonunu da kapsama ihtimali yüksektir. Dijital platformlarla şekillenen güncellenmiş bir internet dili bu bağlamda emsal gösterilebilir. Örneğin günümüzde evrensel bir etkisi bulunan sosyal ağlar (facebook, twitter, instagram) yahut bilgisayar oyun yayınlarının gerçekleştiği (twitch, youtube gibi) platformların dili geniş kitleler üzerinde etkili olduğu için metamodern eserlerin kapsamında olabilir. Bu durum modern estetiğin kusursuzluğu kovalayan öznel fakat tekelci tavrından tamamen kopuk, postmodernizmle yaygınlaşan ama bir noktadan sonra klişeleşen dijitalleşme dilinden uzaklaşılmaya referans vererek metamodern eserlerin diline yönelik bir sınır belirlemede fikir vermektedir. Bu bakımdan metamodernizmin dil anlayışı dijimodernizmden de izler taşıyabilir. (Evis: 2022)
Bakış açısı ve anlatıcı bakımından metamodern eserlerde stabil bir kullanımdan bahsetmek doğru olmayacaktır. Edebiyat tarihi içerisinde ne kadar anlatıcı var ise bunların tamamına edebî metinlerde yer verilebilir. Başka bir ifadeyle anlatıcı paradigmalarının değişiminin gerisindeki ilk dinamiğin tarihsellik olduğudur. Kat edilen zaman içinde estetik yordam evrilmiş; bu kültürel edimi okumak/anlamak isteyen kuram, repertuvarını gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamda metamodernizm de anlatıcı unsurunu kendi düşünsel doğruları etrafında ve tarihsel birikimin zenginliği içinde her türden anlatıcı tipolojisini tercih edebilecek şekilde konumlandırmıştır. Kurama uygun anlatıcının tespitinde evvela dikkat edilmesi gereken hususun şimdiye dek tüm söylenenlere uygun, eserde kurguya yön veren merkezi bir özne bulunmasıdır. Anlatıcı konumunda olsun ya da olmasın önemli olan öznede/anlatıcıda bir duygu durumunun ve bilincin bulunması, etrafına karşı duyarlı bir duruş sergileyebilmesidir. Dolayısıyla anlatıcı ve bakış açısı için statik bir konumlanmadan bahsetmek mecbur ve gerekli değildir. Gerekli olan bireysel yahut evrene yönelik ontik bir sorgulama kabiliyeti bulunan samimi, içten, dürüst bir anlatıcıdır. Sonuç olarak bakış açısı ve anlatıcı metamodern eserlerde tek veya birden fazla şekilde tercih edilebilir. (Evis: 2022)
Tematik yönüyle incelendiğinde metamodernist eserlerin geniş bir kapsama sahip olduğugörülür. Dolayısıyla metamodern eserlerin tematik yapısını toplumsal ya da bireysel olarak sınırlandırmak doğru olmayacaktır. Çünkü kuramın çıkış noktalarından birine işaret eden evrensel sorunlar her ne kadar bireyler üzerinde yankısını bulsa da belirtilen problemler sosyal hususları kapsadığı için temalar toplumsal da olabilir. Bunun yanında öznenin kişisel çıkmazlarıyla boğuştuğu her türden yaşantıdan kaynaklanmasıyla temalar daha çok bireysel muhtevaları kapsar, çıkarımında bulunulabilir. Söylenenlerden hareketle toplumsal minvalde ilerleyen muhtevada yer alacak tematik tercihler kaynağını genelde insanlık tarihinin tamamından, özelde ise günümüz postpostmodern çağın problemlerinden alabilir. Amaç her ne kadar doğrudan çözüm önerileri sunmak olmasa da evrene romantik bir duyuşla bakılır ve bireyden topluma doğru açılan bir duygu derinliği yaratılarak temalar inşa edilebilir. Örneğin artan terör saldırıları barışçıl bir düzenin yeniden inşası, ekonomik krizler karşısında daha müreffeh bir hayat standardı yaratmak, ırkçı söylemlere karşın hümanist bir algının kanıksanmasını sağlamak gibi. Ancak bu noktada vurgulanması gereken husus, tüm bu yeniden inşaların “polyannacılık” düzeyinde değil de ölçütlerini nesnel gerçeklerden alan bir yapıda olması gerekliliğidir. Kaldı ki metamodern felsefede söz konusu çözümler çoğu zaman bir ütopya şeklinde betimlenir. Bahsedilen hususların uygulama safhasında esas belirleyici nokta ise daha önce de vurgulandığı üzere öznenin farkındalık durumunun yüksek ve içtenlikle örülü olma zaruriyetidir. Sonuç olarak bireyden topluma doğru açımlanan bir kitlesel ve/ya düşünsel duygu inşası metamodern metinlerdeki toplumsal temaların genel çerçevesini oluşturmaktadır, denebilir. (Evis: 2022)
Bireysel temalar ise daha çok “arayış” durumu etrafında edebî eserlerde karakteristik bir görünümde yer edinir. Dış dünyayla uyumsuzluk yaşayan modern bireyin kendini gerçekleştirme sürecinde değişime bağlı yaşadığı sorunlar, dünya algısına ve insanlarla ilişkilerine yansıdığı gibi bireyi huzursuz ve tedirgin bir ruh halinin eşiğine getirir. Böylelikle kişi içinde bulunduğu çıkmazı aşmak için çıkış yolları arar ve arayış durumu eserin türü ve muhtevasına göre arketipsel bir kimlik kazanabilir. Ne ki bu arayış hâli tek boyutlu değildir. Yer yer ütopik yer yer ontolojik bir söylemle yoğurulan fenomenolojik ve hermaneutik okumalara müsait bir görünümdedir. Küresel ve bireysel her türden kriz karşısında öznenin kendini ve çevresini sorgulayan durumu, söz konusu arayış hâlinin temelini teşkil eder. Bunun yanında arayışın umutvari tarafının yanında -mevcut krizlerden kaynaklı olumsuz yaşantıların yoğunluğu nedeniyle- başarısızlıkla sonuçlanmanın daha baskın bir ihtimal olarak yorumlanması beklenti ve gerçeklik durumunu salt diyalektik söylemin sınırından kopararak bir paradoksa dönüştürür.( Evis: 2022)
Kurmaca içerisinde özellikle öznenin konumlandırılışı da arayış temi etrafında şekillenir. Olay örgüsünün merkezindeki oluş yahut durumların yorumu modern yahut postmodern bireyin duruşundan farklı olarak göreceliği ve fakat bir çözümü de kapsaması bakımından orijinallik kazanır. Reel evrenin kişiyi mutsuzluğa iten her yaşantısına karşın hayata tutunma ya da “yeniden inşa” arzusunun romantize edilmiş bir kimlikte görünmesi söz konusu arayış teminin sınırlarına dâhil edilebilir. Modernizmle tanrılaştırılan insan deneyiminin çöküşü ve postmodernizmle öldürülen öznenin hortlatılmadan fakat yeniden
saf, günahsız bir çocuk şeklinde doğumu, metamodernizmdeki arayış teminin doğal bir neticesi olarak okunabilir. Bu tarz bir yeniden doğuş, esasen dünyaya bakış açısında özgün bir duyuşun da habercisidir. Nitekim metamodernizmle birlikte önem kazanan kavramlardan biri de duyuşsallıktır. Kavram, postmodernizmle birlikte yiten kimlik ve duygu durumuna içinde bulunduğumuz çağdan bakarak metamodern duyuşsallığın sınırlarını çizmek için kullanılır. Alison Gibbonsʼa göre çağdaş kimlik ve duyuşsallık bağı kişinin farkındalık durumuyla yakından ilişkilidir: Çağdaş kimlik bir taraftan deneyimlerin inşa edilmiş doğasının farkındayken diğer taraftan da anlamlı kişisel duygusal deneyim ile harekete geçirilir. Ayrıca metamodern duyuşsallık durumsaldır; ironik ama ʻdürüstʼtür, kuşkucu ama içtendir, tekbenci ama bağ kurma konusunda isteklidir. En önemlisi, deneyimseldir. Söylenenlerden hareketle formüle edilecek olursa arayış temi, “gerçekleşme ihtimali olmayan bir umudun peşinden samimi bir inançla koşmak” ya da “nesnel gerçeklikle inşa edilecek göreceli bir ütopya yaratmak arzusu” şeklinde yorumlanabilir. ( Evis: 2022)
İster toplumsal isterse bireysel olsun temaların teşkil ve ifadesinde post-ironik söylemin metamodernizmin temel ifade yöntemlerinden biri olduğunu da vurgulamak yerinde olacaktır. Zira post-ironi toplumsal yahut bireysel çıkmazlar karşısında özne yahut toplumsal algıya yansıyan arayışın dışavurumu, hatta kaynağı şeklinde yorumlanabilir. Toplumsal ya da bireysel hassasiyetler etrafında sembolik okumalara imkân tanıyan temalar, anlama da derinlik kazandırır. Metamodern eserlerdeki simgesel derinlik modernliğin zamanla klişeleşen tekil anlamlılığının dayattığı çözümleyici yahut tasvirci sınırlarının ötesinde ütopik bir sınırsızlığa uzanan türden bir kimlikte teşkil olur. Ne var ki bu ütopik arayış, ütopyanın ümitvar tarafından beslendiği gibi distopyanın veya nesnel gerçekliğin karanlık taraflarından da izler taşır. Yani arzulanan ve kaçınılan durumların bir salınım hâlinin tasavvuru şeklinde derinlik kazanır. Öznelliğin sınır tanımaz imkânları içinde metaksist bir duruşun yeniden inşasında metamodernist olur. Bu durum eseri, modernist yazar/anlatıcının tekelinden kurtardığı kadar postmodernist tavrın gerektirdiği silik yahut var olmayan öznesinden de uzaklaştırır. Reel dünya etkisiyle tasarlanmış ve gücünü/varlığını ütopik ve distopik duyuştan alan art-dünyaların algısal boyutuyla tasarlanışı eserin kahramanında olduğu kadar okur üzerinde de yaratıma olanak tanıyan bir işlev kazanır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da edebî eserin estetik derinliği özgün bir değer kazanıp postyapısalcı görünümden uzaklaşır ve metamodernist bir yeniden inşanın doğumuna kapı aralar. Buçan’a göre metamodernist anlayış, “bir gerçeklik olduğu yönündeki modernist inancı kabul ederken; aynı zamanda, bu gerçekliğin göstergelerle temsil edilebilmesinin mümkün olmadığı yönündeki postmodernist argümanı da kabul eder. Dolayısıyla, derinliği göstergelerle değil performans olarak uygular ya da ifade eder”. Nitekim eserdeki estetik derinlik bundan böyle ne modernistlerin kusursuzlaştırmaya çalıştığı mutlakçı görünümde olacak ne de postmodernistlerin yapısöküme uğratarak ortadan kaldırdığı bir belirsizlikte kalacaktır. Estetik derinliğin umut dolu arayışı onun varlığını doğruladığı gibi ütopik-distopik muhtevanın ortaya çıkarabileceği oksimoron söylemlerle de pekiştirilebilecek bir şekil alır. Bu durum beraberinde her ne kadar paradoksal bir çıkmaz yaratsa da metamodernizmin öncelediği “ile veya içinde”, “arasında” ve “sonrasında” ilkeleriyle paralellik göstermesi bakımından tutarlı ve anlamlı görünür. Tüm bu söylenenler metamodernin estetik derinliğinde ütopyanın görecelik kazandığı ve “göreceli ütopya” nosyonuna atıfta bulunduğu söylenebilir. (Evis: 2022)
Sonuç olarak tema düzleminde tüm bu söylenenler metamodernizmin kurucularından Timotheus Vermeulen ve Robin van den Akkerʼin belirlemiş olduğu ilkelerle paralellik göstererek çift yönlü bir doğrulama yaratır. Metamodernizm özellikle farklı disiplinler ve sanat alanlardaki görünümüyle kuramın Batı ve Slav coğrafyasında yaygınlık kazanmaya başladığı rahatlıkla söylenebilir. Teknolojik gelişmeler, internetin sınırları aşan global ve çabuk erişilebilirliği ve insanoğlunun karşı karşıya kaldığı günümüz çıkmazları karşısında takındıkları yapıcı tavırla -gücünü biraz da modernizm ve postmodernizm gibi iki köklü ekolden alması sayesinde- metamodernizmin öncü kuramcılarının söylediğinin aksine hâkim sanat ve/ya düşünce akımlarından birine dönüşme potansiyeline sahip bir kurama evrilmesi kuvvetle muhtemel görünmektedir. ( Evis: 2022)
Ahmet Evis, Türk edebiyatında İhsan Oktay Anarʼın Puslu Kıtalar Atlası romanının her yönüyle olmasa da belli açılardan metamodernizmin temel ilkelerine uygunluk gösterdiğini ifade eder. Özellikle olay örgüsü, kişi kadrosu, zaman ve tematik yapının teşkilinde kuramın felsefî ve edebî bağlamına işlevsel şekilde etki ettiğinin anlaşıldığını belirtmiştir. Eser, muhtevası bakımından hem modern hem de postmodern özellikler taşımakla beraber verdiği mesajlar ve teknik kullanımlar bakımından söz konusu kuramlardan ayrılarak metamodern estetiğin sınırlarına yaklaşır. Kültürel yahut edebî düzlemde metamodernizmin Türk toplum ve sanatında ne gibi etkiler yaratacağını ise zaman gösterecektir. (Evis: 2022)
Metamodern duyarlılık da çeşitli düşünce yapıları, uygulamalar, sanatsal formlar ve türler aracılığıyla kendini ifade eder. Önde gelen metamodern uygulamalardan biri olan ‘Yeni Romantizm’, Vermeulen ve van den Akker'in çağdaş estetikte gözlemledikleri duyarlılıkların başında gelir. Metamodern duygu yapısı, en belirgin biçimde Romatizmin dönüşü ile kendini ifade eder. Olafur Eliasson, Gregory Crewdson, Kaye Donachie, Catherine Opie, Glenn Rubsamen, Justine Kurland ve David Thorpe gibi sanatçılar ve Herzog & de Meuron gibi mimarlar gündelik ve sıradan olanla ilişki kuruyor, sıradan olanı abartıyor, gizemleştiriyor ve yabancılaştırıyorlar. Bu sanatçıların çoğu Romantik döneme atıfta bulunarak figüratif uygulamalara geri dönüyor; görkemli manzaraları, harabeleri ve yalnız gezginleri gösteriyorlar. Bu sanatçılar, "Sıradan olana anlam, alışılmış olana gizem, bilinene bilinmeyenin itibarını, sonlu olana sonsuz bir görünüm katarak onu romantikleştiriyorum" diyen Novalis'in düşüncelerinden ilham alırlar. Novalis'in vurguladığı gibi, Romantizm, benliğin niteliksel gelişimi ve dünyanın gerçek anlamının keşfi için gerekli bir duyarlılık ve tutum olarak görülmelidir. Romantikleştirmeyi "niteliksel bir yükselme" olarak niteleyen Novalis, bu süreçte düşük bir benliğin daha iyi bir benliğe doğru evrilebileceğini savunur. Bununla birlikte, Romantizm, karşıt kutuplar arasındaki salınımıyla öne çıkan bir duyarlılıktır. Sonlu olanı sonsuza dönüştürme çabasıyla ilgili olan Romantizm, bunun asla gerçekleştirilemeyecek bir girişim olduğunu kabul eder. Romantik tutum; girişim ve başarısızlık arasında ya da Schlegel'in deyişiyle, "coşku ve ironi" arasında salınır. Diğer bir deyişle, romantizm; modernizm ve postmodernizm arasındaki gerilimin bir ifadesidir. Isaiah Berlin'e göre ise, Romantizmi tanımlayan sözcüklerin başında "çelişki" gelir. Romantizm; birlik ve çokluk, yaşam ve ölüm sevgisi, barış ve savaş, güzellik ve çirkinlik arasındaki çelişkinin bir ifadesidir. Neoromantik tavrı benimseyen sanatçılar sıradan olana anlam, gündelik olana gizem katarak en olası olmayan âlemlerle ilişki kurarlar. Bu tavır, Justine Kurland'ın, Amerikan kırsalında şehrin kalabalığından uzak komünlerin doğayla ve akranlarıyla bağlantı içinde betimlendiği fotoğraflarında; Gregory Crewdson'ın, doğanın musallat olduğu, açıklanamaz doğa olaylarının yaşandığı küçük kasabaları ve banliyö evlerini gösteren büyük ölçekli çalışmalarında gözlemlenebilir. Glenn Rubsamen ise, elektrik direklerini çam ağaçlarına, sokak lâmbası direklerini ise meşe ağaçlarına dönüştürerek, en yapay ve sıradan nesneleri doğal ve olağanüstüymüş gibi sunar. Sinemada ise, eleştirmen James MacDowell, bağımsız sinemada yeni bir eğilim olarak "tuhaf" (quirky) yapımların ortaya çıkışına ve metamodern neoromantizm ile ilişkisine dikkat çeker. İroni ve kayıtsızlık ile kendini gösteren 1990'ların postmodern sinemasının aksine, "tuhaf" sinema, çocuksu bir saflığı geri getirme girişimi ile karakterizedir. Neoromantik tavır; Michel Gondry, Spike Jonze ve Wes Anderson gibi bağımsız yönetmenlerin, çocukluk dönemlerinin masumiyetini ve saflığını yeniden canlandırma girişimlerinde karşımıza çıkar. Herzog ve De Meuron'un mimari tasarımları ise, neoromantik tavrın önemli birer örneğidir. San Francisco'daki De Young Müzesi'nin dış cephesi oksitlenme sonucu giderek yeşile dönüşecek olan bakır levhalarla kaplanmıştır. Madrid'te bir müze ve kültür merkezi olan Caixa Forum'un dış cephesi ise kısmen paslanmış ve bitki örtüsü ile kaplanmıştır. Cottbus'taki Brandenburg Teknik Üniversitesi Kütüphanesi gotik bir kaleyi andırır. Pekin'deki Çin ulusal stadyumu çok uzaklardan bakıldığında devasa bir kuş yuvası görünümündedir. New York'ta 560 Leonard caddesindeki konut tipi gökdelen, aşınmış bir kayayı andırır. Miami Sanat Müzesi, Babil'in asma bahçelerinin modern bir yorumuna sahiptir. Hamburg'taki Elbe Filarmoni Salonu karaya vuran dev bir buzdağı görünümündedir. Herzog ve De Meuron'un bu tasarımları, zıt kutuplar arasındaki metamodern salınımla karakterizedir. Bu yapılar kültür ve doğa, sonlu ve sonsuz, sıradan ve ruhani arasında salınarak başarısız bir pazarlığa girişir. Bu noktada sorulması gereken, çağdaş sanattaki bu Romantik dönüşü nasıl anlamlandırmamız gerektiğidir. Vermeulen ve van den Akker'e göre bu dönüşün nedeni, Romantizmin, giderek yaşanmaz hale gelen mevcut tarihsel anla ilgili memnuniyetsizliklerini ve daha iyi bir gelecek arzusunu ifade etmeleri için günümüz sanatçılarına uygun bir dil sağlamasıdır. Akışkanlığın arttığı ve sosyal bağların azaldığı bir şimdiki zamanda yakınlık, bağlantı ve güvenlik için yeni bir arayış ve özlem söz konusu. Kötü haber seli ve terör görüntüleri nedeniyle insanlar güvenli yerlerin ve kurtarıcı bakış açılarının özlemini çekerken bu durum günümüz sanatlarını da etkisi altına almaktadır. (Buçan: 2021)
Modern ve postmodern kutuplar arasındaki salınımıyla öne çıkan diğer bir metamodern uygulama ise performatizmdir. Metamodern duyarlılık aynı zamanda performatizm yoluyla da kendini ifade eder. Alman teorisyen Raoul Eshelman tarafından teorileştirilen performatizm, postmodernizmden sonra sanatta teist anlatının canlanmasıyla karakterizedir. Eshelman'ın postmodernizm sonrası sanatta gözlemlediği olgulardan biri de sanatçıların, yazarların, film yapımcılarının ve mimarların ironik tavrı beslemeyi bırakmaları ve sevmek, mutlu olmak, inanmak, bir şeyleri yeniden deneyimlemek, kısacası duygulanımı yeniden canlandırmak için karakterler oluşturarak onları harekete geçirmeleridir. Oluşturulmaya çalışılan bu kurgu, karakterlerin güç ve eşsiz performanslar gerçekleştirmelerini gerektirdiğinden, Eshelman bu yeni gelişmeyi performatizm olarak adlandırır. 2001 yapımı Amélie adlı film, Eshelman'a göre performatizmi örnekleyen sinematografik yapımların başında gelir. Mucizevî küçük durumlar tasarlayarak insanların yaşamlarını değiştirebileceğini ve onları mutlu edebileceğini düşünen yalnız bir genç garson olan Amélie, etrafındaki insanlara etki ederek bir bakıma Tanrı benzeri bir rol üstlenir. Örneğin, çocukken sakladığı oyuncak kutusunu kaybeden orta yaşlı yalnız bir adamı, kutuyu bulmasına izin vererek mutlu eder. İnsanları mutlu etmek için küçük oyunlar oynamak, bir tür sanal ya da yapılandırılmış bir eylemdir. Fakat ortaya çıkan mutluluk, insanlar için oldukça gerçek bir duygulanımdır ve onların hayatlarını değiştirir. Eshelman, bu durumun "bağlantı" olarak adlandırılması gerektiğini düşünür. Diğer bir deyişle, bu durum, bizleri postmodernizm ile birlikte gözden düştüğü düşünülen bir kavrama yani ilişkiselliğe götürür. Bir bakıma, Amélie karakteri, bağlantı arayışı içinde olan bir öznellik anlayışını temsil eder. Filmde mutluluk ve sevgi gibi duygulanımların kasten oluşturulması veya tasarlanması, işin içinde her zaman Tanrı'yı oynayan bir aracının olduğuna işarettir. Bu nedenle, performatizm, sanatta teizmin canlanışı olarak da nitelenir. Postmodernizmin aksine, performatizm inşa edilmiş olma durumlarını, izleyiciler olarak az çok farkında olmadan deneyimlememizi ister. Diğer bir deyişle, performatist eser, yeni ve derin bir şey deneyimleyecek şekilde karakterleri kurar. Eshelman'a göre aynı şey izleyiciler için de geçerlidir. İzleyiciler de karakterlerle özdeşleşmekten kendilerini alamayacak şekilde kurulur ve harekete geçmeye zorlanır. Diğer bir deyişle, performatizmde yazar çeşitli zora dayalı estetik araçları işe koşarak belirli bir çözümü bilerek dayatır. İzleyici ya da okuyucular olarak eseri alımladığımızda, bazı kişiler, eylemler ya da durumlarla özdeşleşmeye zorlanırız. Bunun anlamı, performatist sanatın, izleyicileri ya da okuyucuları, eserde verili olan değerleri yani mutluluğu, sevgiyi, umut etme arzusunu, bağlantısallığı ve samimiyeti kabul etmeye ve benimsemeye zorluyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, eserin içsel verili değerleri yazarsal fail tarafından alımlayıcıya dayatılır. Yazar, dünyayı yeni bir biçimde görmemizi ve deneyimlememizi ister. Eserin içsel verili değerlerinin, alımlayıcı tarafından benimsenmesi ya da kabul görmesi halinde, alımlayıcının bu değerleri kendi çevresine de yansıtabileceği varsayılır. Dolayısıyla, bir performans, alımlayıcının inanç örüntüsünü değiştirdiğinde ve alımlayıcı, edindiği yeni inanç örüntüsünü gerçekliğe geri yansıtmaya başladığında başarılı olmuş sayılır. Performatist sanatı, postmodern bireyin içinde bulunduğu duruma bir tepki olarak görmek mümkündür. Bir metamodern uygulama olarak performatizm, yeni bir öznellik anlayışının inşasında bir bakıma kendine rol biçer. Bu gelişme, postmodernizm ile birlikte ortadan kaybolduğu düşünülen öznenin yeniden canlandığının, dolayısıyla duygulanımın ve derinliğin çağdaş estetikte yeniden gündeme geldiğinin bir işaretidir. Öznenin dönüşü metamodernizmi oluşturan temel özelliklerin başında gelir. (Buçan: 2021)
Vermeulen, son yıllarda sanatsal üretimi etkisi altına alan üçüncü bir yöntemin varlığından söz eder: şnorkelci. Metamodernist sanatçılara göndermede bulunmak için "şnorkelci" metaforunu kullanan Vermeulen, bu sanatçıların sörf tahtalarına binip suya atladıklarını, fakat ellerinde bir şnorkel maske de bulundurduklarını, derin sulara yüzemeseler de derinliği algılayabildiklerini belirtir. Vermeulen, "[...] şnorkelle yüzüyor, gözleri aşağı doğru bakarken rüzgârı sırtlarında hissediyorlar" diyerek, bu sanatçıların modern ve postmodern arasındaki salınımlarını eşsiz bir metaforla dile getirir. Bu sanatçılar, bir istiridyeyi bulup içindeki inciye dokunamazlar. İncinin varlığını ampirik olarak deneyimlemezler, fakat onu hayal ederler. Diğer bir deyişle, bu sanatçılar derinliği sezgisel olarak algılayabilirler. Şnorkelle yüzen açısından, "derinlik hem kesin olarak teoride vardır hem de ona ulaşmadığı ve ulaşamadığı için pratikte yoktur". Başka bir şekilde ifade edilirse, metamodernist, bir gerçeklik olduğu yönündeki modernist inancı kabul ederken; aynı zamanda, bu gerçekliğin göstergelerle temsil edilebilmesinin mümkün olmadığı yönündeki postmodernist argümanı da kabul eder. Dolayısıyla, derinliği göstergelerle değil performans olarak uygular ya da ifade eder. Göstergelere dayalı bir temsil, ampirik bir deneyimi gerektirirken; performans, hayal etmeyi gerektirir. (Buçan: 2021)
Postmodernizm tutarlı ve birleşik modern öznenin tasfiyesiyle öne çıkarken, görsel sanatlar ve yazın alanındaki yakın tarihli öznellik temsilleri, öznenin duygulanımsal canlanışını yansıtır. Bağlantısız, ifadesiz, anlamlı kimlikten yoksun postmodern öznelliğin ötesine geçen yeni bir öznellik temsili ortaya çıkar. Duygulanımın yeniden canlanması, öznenin dönüşü olarak yorumlansa da, bu dönüş ya da yeniden canlanma, modernist öznellik anlayışının ya da Kartezyen egonun tıpa tıp tekrarı değildir. Metamodern öznellik olarak adlandırılan bu yeni öznellik anlayışı, Alison Gibbons'un vurguladığı gibi, parçalanmayı tam olarak reddetmez; diğer bir deyişle, modern öznelliğe doğrudan ya da eleştirel olmayan bir dönüşü yansıtmaz. Daha çok bu ikisi arasında salınan bir kararsızlığı dile getirir. Metamodernizm, modern ve postmodern arasındaki salınımla karakterize iken, metamodern öznellik temsili de doğal olarak birlik ile parçalanma, düzen ile düzensizlik, bağlantı ile bağlantısızlık, duygulanım ile duygusuzluk arasındaki salınımıyla öne çıkacaktır. Edebi metamodernizm üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarla bilinen Alexandra Dumitrescu, öznelerarası bağlantıya dönük arzunun yeniden canlanışından söz eder. Dumitrescu, metamodern öznelerin "şimdiki zamanı ve benliği anlamlandırmak ve zenginleştirmek için diğerleriyle –diğer insanlarla, diğer kültürlerle, doğayla ve diğer zamanlarla- bağ kurma" arzusunda olduğunu vurgular. Postmodernizm bireyselciliği, anti-kolektivizmi ve yalıtılmış deneyimi kutsarken, metamodernizm bağlantısallığın değer gördüğü yeni bir duygu yapısı olarak öne çıkar. Metamodernizm hem benliğin birlik arayışında hem de doğayla ve diğer insanlarla bağlantı arayışında yaşanan evrenselleşmenin bir ifadesidir. Metamodernizmi postmodernizmden sonra gelen yeni bir dönem ve kültürel paradigma olarak gören Dumitrescu, bu yeni paradigmanın kısmen postmodenizmle örtüştüğünü, kısmen ondan ortaya çıktığını ve postmodernizmin birlik ve bütünlük gibi kavramları reddedişine, parçalılığı benimsemesine ve bireyselciliğine bir tepki olarak geliştiğini savunur. (Buçan: 2021)
Simon Stirner ise postmodern söylemin özneyi tasfiye etmesine rağmen, çağdaş kültür, estetik ve politikada yaşanan yakın tarihli gelişmelerin öznenin "iyi ve hayat dolu" olduğunu gösterdiğini; fakat bunun güçlü, tutarlı, rasyonel ve özerk olarak nitelenen Kartezyen ego şeklinde olmadığını ve parçalanmayı inkâr etmediğini belirtir. Stirner, Karen Coats'un görüşlerine atıfta bulunarak, Coats'un postmodern söylemden öğrendiğimiz onca şeyden sonra Kartezyen egonun bütünüyle geri dönmesinin mümkün olmadığını, fakat "Seviyorum, öyleyse varım" sloganını kullanıma sokarak, benlik kavramını yeniden düşünmeye ve benlik inşasında sevginin rolünü kabul etmeye çağırdığını söyler. Stirner'e göre yazar ve film yapımcısı Miranda July, metamodern öznelliğin temel niteliklerinin örneklendiği çalışmalarıyla öne çıkan bir sanatçıdır. July'ın karakterleri, postmodern bir arka plana rağmen, karşılıklı anlayış ve duygusal yakınlığın geliştirildiği geçici ancak samimi ilişkiler kurarlar. July'ın çalışmalarında da örneklendiği gibi, yeni kuşak yazarların çalışmalarında artık postmodern olarak nitelenemeyecek özelliklerle karşılaşıyoruz. Söz konusu olan, varoluş ve birlik duygusunun, iletişime ve bağlantısallığa yönelik yeni bir arayışın ve duyguların çarpıcı bir ifadesinin dikkat çekici hale gelmesidir. (Buçan: 2021)
Son zamanlarda görsel sanatlar ve yazın alanında politik öznellik açısından da değişimin işaretleriyle karşılaşıyoruz. Bireylerin küresel kapitalizm karşısında güçsüz oldukları pek çok kez öne sürülmesine rağmen, Stirner, ekonomik eşitsizliklere karşı gerçekleştirilen Occupy Wall Street protestolarının simgesi haline gelen, demir boğanın üstündeki "kırılgan, ancak cesur ve cüretkâr" balerinin yeni bir tür siyasi öznenin ortaya çıkışına işaret ettiğini belirtir. Alison Gibbons ise, ana karakter veya anlatıcının yazarın adını taşıdığı çağdaş bir roman türü olan oto-kurgular (autofiction) özelinde gerçekleştirdiği analizlerinde, bütünüyle sorunsuz olmamakla birlikte, duygulanımın dönüşünden söz eder. Gibbons'un oto-kurgular dâhilinde gerçekleştirdiği analizler, duygulanımın azalmasıyla karakterize olan postmodern durumunun devam ettiğini değil, aksine duygulanımın canlanmasına tanık olduğumuzu gösterir. Gibbons, Jameson'ı referans göstererek, duygulanımın azalmasının ayrılmaz bir şekilde derinliksizlik ile bağlantılı olduğunu, postmodern sanatın temsilin ötesinde herhangi bir hermenötik gerçekliği dile getirmediğini ve insan biçimine tamamen karşı olduğunu (anti-antropomorfik) belirtir. Postyapısalcılık ve yapıbozum, göndergeselliği yani herhangi bir dışsal gerçekliği reddederken, aynı zamanda öznenin göndergeselliğe dönük talebini de ortadan kaldırarak kimliği düzleştirir. Sonuç olarak, postmodern söylem öznenin ölümünü ilan ederek anlamlı bir kimlikten ve duygulanımdan tamamen uzaklaşır. (Buçan: 2021)
Thirlwell ve Beigbeder, gerçek olaylara dayanarak yani "göndergesel temellendirme yoluyla" derinlik yaratır. Benzer şekilde, yazarların öykü dünyasında anlatıcılar ve karakterler olarak boy göstermesi, aynı zamanda göndergesellik olasılığını ya da bir dışarısı olasılığını gündeme getirir ve böylece okuyucular öykü dünyasının kurgusal ya da kurgusal olmayan özneleri ile duygusal bir yakınlık yaşayabilirler. Dolayısıyla, 21. yüzyıl yazınında yazar karakterlerin ortaya çıkışı, gerçek yazarın ve okuyucuların paylaştığı çağdaş bir dünyayı betimleyerek derinlik ve derinimsilik uyguladığı ve böylece duygulanıma davet ettiği için performatiftir. Okuyucular; anlatıcıları, karakterleri ve içinde yer aldıkları öykü dünyasını performatif olarak oluşturulmuş bir gerçeklik olarak deneyimlemeye teşvik edilir. Diğer bir deyişle, gerçeklik ya da Jameson'ın deyişiyle derinlik, metamodernizmde doğrudan deneyimlenen bir şey değildir. Modernizmde derinlik, Van Gogh'ta karşımıza çıktığı gibi, ampirik olarak doğrudan deneyimlenirken; metamodernizmde derinlik bir performans olarak gerçekleştirilir. Diğer bir deyişle, modernizmde ampirik olarak deneyimlenen derinliğin yerini, metamodernizmde performatif derinlik alır. Vermeulen'in belirttiği gibi, metamodernizmde "derinlik kazıyıp ortaya çıkarılmaz fakat uygulanır, keşfedilmez fakat iletilir." Vermeulen'in "derinimsilik" (depthiness) olarak kavramsallaştırdığı bu yeni derinlikte, performatif derinlik yani bir derinlik icrası ya da canlandırımı söz konusudur. Jamesoncu anlamda derinlik, epistemolojik bir nitelik iken; derinimsilik, derinliğin ampirizm yerine performatif bir eylem olarak yaratılması anlamına gelir. Vermeulen, derinimsilik uygulayan bir metamodernist sanatçının derinliği deneyimlemediğini, fakat onu hayal ettiğini ve böylece sezgisel bir derinlik oluşturduğunu vurgular:
" 'Yeni derinimsilik' [new depthiness] kavramından bahsederken, derinliği sezen, onu hayal
eden, onunla karşılaşmaksızın onu algılayan bir şnorkelci sezgisel derinliği düşünüyorum. Jameson’ın 'yeni derinliksizlik' terimi ideolojik, tarihsel, hermenötik, varoluşsal, psikanalitik, duygulanımsal ve semiyotik derinliğin mantıksal ve/veya ampirik reddine işaret ediyorsa, o zaman 'yeni derinimsilik' ifadesi bu derinliklerin performatif olarak yeniden değerlendirilmesine işaret eder"
Vermeulen'in "şnorkelci" metaforu ile göndermede bulunduğu şey, derinimsilik uygulayan
metamodernist sanatçılardır. Vermeulen, İtalyan yazar Alessandro Baricco'ya atıfta bulunarak, The Barbarians adlı denemede Baricco'nun, Jameson'ın derinlik ve derinliksizlik
kavramsallaştırmalarını somutlaştıran iki deneyimsel konum -dalgıç ve sörfçü- arasında bir ayrıma gittiğini belirtir. Baricco, derinlik uygulayan modernistlere göndermede bulunmak için "dalgıç"metaforuna başvurur. Dalgıç, "belirli bir mercan, balık ya da deniz canavarı bulmak için giderek daha derine dalarak suyu derinlemesine araştırır." Diğer bir deyişle, anlamı ya da gerçeği okyanusun derinliklerinde arar. Bu kişi, Proust ya da Joyce okumayı seven, modernist olarak nitelendirilen kişidir. Aksine, postmodernist yani sörfçü, anlamı yüzeyde, yüzeyi oluşturan dalga dizilerinde arar. Dalgaların kendisini taşımasına izin vererek tam anlamıyla anı yaşar. Dalgıç, Proust ya da Joyce okumayı seviyorken, sörfçü internette gezinmeyi sever. Vermeulen'in belirttiği gibi, derinlikte altta yatanı ve özel olanı, derinliksizlikte ise görülmeye değer olanı yani gösteriyi ve heyecanı ararsınız. Metamodernizm, dünyanın gidişatına ve bunun sorumlusu olduğunu düşündüğü kimlik politikalarına yönelik bir itiraz dilidir. Her şeyden önce insan krizine bir yanıttır. Metamodern söylem, her ne kadar hiçbir ütopik tasarımı önermediğini, sırf hareket etmek için hareket ettiğini ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir olasılığın peşinden gittiğini teoride öne sürse de, metamodern pratik bunun aksini göstermektedir. Bu girişimin, kitle iletişim araçlarının ve dijital kültürün yüzeyselliği karşısında başarılı olup olamayacağını zaman gösterecektir. (Buçan: 2021)
Daniel Görtz de Dina Stoev gibi metamodernizmi, postmodernizmden sonra gelen kültürel koddur diye tanımlar ve metamodernizm kavramın altı farklı alanını veya boyutunu ortaya koyar. Görtz'e göre metamodernizm;
1. Bir Kültürel Aşama Olarak
Burada metamodernizm, görsel sanatlar, tiyatro, mimari, edebiyat, müzik, film ve benzerlerini içeren genel kültür içindeki eğilimleri ifade eder. Bu bağlamda, postmodernizmin alaycılığını ve ironisini telafi eden ve ondan sonra gelen harekettir. Vermaulen’in çalışmaları, pospostmodernizm, digimidernizm, transmodernizm, performatizm, postkonstrüktivizm ve enaktivizm üzerine çalışan kültür kuramcılarının karşılaştırılabilir niteliktedir.
2. Toplumun ve Kurumlarının Gelişim Aşaması Olarak
Kültürel gerekçelendirmelerin ve onları destekleyen talimatların evrimini tanımlanabilir aşamalar aracılığıyla izleyebiliriz. Bunlar arasında avcı-toplayıcı ve bahçıvanlık toplumlarını karakterize eden biçim öncesi yerli gerekçelendirme sistemleri yer almaktadır. Burada sözlü anlatılar, yüz yüze etkileşimler ve katılımcı anlam oluşturmayı geliştirmek için kullanılan büyülü/mitolojik ritüel uygulamalar temel özelliklerdir. Üç ila dört bin yıl önce, modern öncesi biçimsel gerekçelendirme sistemlerinin ortaya çıkışına tanık olduk. Bunlar, Budizm, Konfüçyüsçülük, Zerdüştlük ve Yahudi-Hristiyan-İslam inanç sistemi gibi büyük dini ve felsefi geleneklerdir. Bu inanç sistemleri kutsal yazılı metinlerden oluşur, neyin olduğu ve neyin olması gerektiği konusunda biçimsel bir anlatı sunar ve çok sayıda insanı koordine etme işlevi görür. Yaklaşık 400 yıl önce modernizmi, ardından yaklaşık 70 yıl önce de postmodernizmi gördük. Metamodernizm, modern toplumdan sonra ortaya çıkacak ve istikrara kavuşacak bir sonraki gelişim aşaması için sosyo-politik bir vizyon olarak düşünülebilir.
3. Kişisel Gelişimin Nispeten Geç ve Nadir Bir Aşaması Olarak
Birçok gelişim psikoloğunun belirttiği ve belki de en geniş anlamda Ken Wilber tarafından özetlenip popülerleştirildiği gibi, ahlaki, bilişsel, duygusal, varoluşsal ve ilişkisel aşamaların gelişimini izleyebiliriz. Gelişim çizgileri boyunca, insanlar doğumda söz öncesi aşamalardan, küçük çocukluk döneminde somut ve nispeten basit düşünme biçimlerine, daha soyut ve geleneksel düşünme ve ilişki kurma biçimlerine ve ardından daha bütünsel, entegre ve gelenek ötesi varoluş biçimlerine doğru ilerlerler. Bu nedenle, kültürel bir kod olarak metamodernizm de kişisel gelişimin daha yüksek bir aşamasıyla örtüşmektedir.
4. Metamodernizm Bir Meta-Meme Olarak
Meme, çoğalan ve yayılan kültürel bir fikir veya simgedir. Bazıları metamodernizmi bir tür meta-meme olarak kabul eder. Bu, anlam oluşturma ve semboller alanında, kendi sosyal, ekonomik ve teknolojik dinamiklerine sahip, kalıpların kalıplarından oluşan derin bir koda işaret eder. Örneğin, burada açıklanan "ortaya çıkma" kavramını ele alalım. Bu hareket, farklı parçaların birbirleriyle yankılandığı ve özellikle dijitalleşmiş bir internet toplumunun ortaya çıkışı etrafında birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirdiği, tutarlı ve keyfi olmayan bir şekilde bir araya gelen temaları işaret eden bir meta-meme olarak düşünülebilir.
5. Bütüncül Bir Felsefi Paradigma Olarak
Metamodernizm, bütünleşik bir çoğulculuğu vurgulayan bir dünya görüşüdür. Bu bağlamda, onu ontoloji, epistemoloji, estetik ve etik konularını içeren bir felsefe ailesinden oluşan bir paradigma, model veya şema olarak düşünebiliriz. Bazı örnekler arasında Karen Barad'ın eylemsel gerçekçiliği ve ontolojik-epistemolojisi ile Quentin Meillassoux'nun spekülatif gerçekçiliği yer almaktadır. Metamodern felsefi paradigmalar, bütüncülük; karmaşıklık bilimi, bilgi teorisi ve sibernetik; ortaya çıkışa dair gelişimsel görüşler; doğa ve sosyal bilimleri uzlaştırma yolları; bilimsel ve insancıl değerlendirmeler arasında köprü kuran potansiyele odaklanma gibi unsurları vurgulama eğilimindedir.
6. Metamodernizm Toplumsal ve Siyasi Bir Proje Olarak
Metamodernizm aynı zamanda politik bir proje olarak da düşünülebilir. Esasen nispeten "ilerici" ülkelerde ve "gelişmiş" toplumların kesimlerinde ortaya çıkan bu akım, açık, katılımcı süreçler, kolektif zekâ, içsel çalışma ve "bedenleşme", ortak gelişim ve ritüellere deneysel bir bakış açısının yanı sıra günlük yaşamı ve sosyal gerçekliği "yeniden yapılandırma" girişimleri ve sol ve sağın bakış açılarını ve kültür savaşlarının farklı taraflarını (örneğin, gelenekçiler ve ilericiler arasında) birleştirme ve sentezleme girişimleriyle yönlendirilir. Metamodernistler, içsel gelişimi politik ve sosyolojik bir mesele olarak, müzakereyi ve bakış açısı almayı politik araçlar olarak vurgulama eğilimindedir ve içsel derinlik ile dışsal karmaşıklığın kesişimine odaklanırlar. Bu hareketin demografik yapısı, Hanzi Freinacht'ın "Dörtlü H nüfusu" (Hipsterlar, Hackerlar, Hippiler ve Hermetikler) olarak adlandırdığı kesimden oluşmaktadır. (Görtz: 2020)
Sosyolog Hanzi Freinact’a göre Metamodern felsefe, ancak internet ve sosyal medya insanların hayatlarında gerçekten baskın faktörler haline geldiğinde ve çoğumuz artık endüstriyel ürünlerin üretim ve dağıtımına doğrudan katılmadığımızda sahneye çıkar. Modern ilerleme inancını postmodern eleştiriyle birleştiren bir dünya görüşüdür. Elde ettiğiniz şey, insanların daha büyük karmaşıklığa ve varoluşsal derinliğe doğru uzun ve karmaşık bir gelişim yolculuğunda olduğu bir gerçeklik görüşüdür. Metamodern felsefe, hem modern hem de postmodern insanlar için sezgiye aykırı olan fikirler ve varsayımlarla dolu bir dünyadır. Ancak hem modern hem de postmodern felsefeler giderek güncelliğini yitirdiğinden, bu metamodern fikirler gelişmeye, kök salmaya ve yayılmaya hazırdır. Bir gün, modern felsefenin bugünkü kadar baskın haline gelebilirler. Sayısız çok yönlü kriz ve zorlukla karşı karşıya olan çağdaş bir dünyada, bilim hâlâ zamanımızın çileleriyle başa çıkmak için en güçlü araçlardan biri olarak hizmet edebilir. Ancak bilim camiasının, yüzyıllardır süregelen mirasını geliştirmenin ve potansiyelini dünya ve insanlık yararına ortaya çıkarmanın yeni yolları üzerine düşünmek için alan sağlaması gerekmektedir. Yazarlar, metamodernizm ve bilimle ilgili tarihsel süreçleri takip ederek, metamodernizmin genel özelliklerini ele alarak, temel felsefi ilkelerini ayrıntılı olarak ortaya koymalıdır. Asıl amaç, çağdaş bilimin metamodernizmin felsefi ilkeleriyle uyumlu unsurlarını belirlemektir. Böylece, bilimin yapısı, bilimsel gerçek, bilimin meta anlatıları, bilimsel düşünme, bilim sistemi, bilimsel disiplinlerin etkileşimi, bilimin toplum ve siyasetle diyaloğu, bilimin dijitalleşmesi vb. gibi bilim ve araştırmanın çeşitli özellikleri, metamodernizmin ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik ve metodolojik ilkeleri perspektifinden yorumlanabilir.
Metamodernist paradigmanın tanınması ve benimsenmesi açısından farklı sosyal bilim disiplinlerinin yakından incelenmesi ve değerlendirilmesi için sistematik bir incelemenin yanısıra, bunun nasıl ve hangi araç ve yaklaşımlarla yürütüldüğünün analiz edilmesini gerektirecektir. Ayrıca, hangi sosyal bilim disiplinlerinin metamodernizm ilke ve kavramlarını en sık tanıyıp uyguladığını anlamak faydalı olacaktır. Metamodernizmin yaşamın ve araştırmanın farklı alanlarına yayılma hızı, muhtemelen bu yeni kültürel aşamanın veya bilim ve toplumsal gelişme için felsefi paradigmanın umut verici doğasına ve potansiyeline tanıklık etse de, henüz tam potansiyeline ulaşmamıştır ve 21. yüzyılın geri kalanı bu vaatlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini gösterecek ve metamodernizmin büyük anlatısı (eğer bu fikri kabul edersek) metakrizden insanlığın parlak geleceğine doğru bir çekim gücü olarak hizmet edebilecektir.
Metamodernizm kavramı, modernizm, postmodernizm ve onları ortaya çıkaran daha büyük kültürel dönemlere dair anlayışımıza dayanır. Modernizm, modernitenin bir ürünü olsa da, postmodernizm kapsamlı bir şekilde iyi tanımlanmış bir dönem içinde konumlandırılmaz. Dahası, geçen yüzyıldaki hareket ve dönem ikiliğiyle uğraşırken, dönemleri ve estetik tezahürlerini birbirine karıştırmanın taksonomik bir ikilemiyle karşı karşıyayız. Ancak metamodernizmden özellikle öğrenebileceğimiz şey, insanların dünyaya dair anlayışlarını değişip geliştirdikleri, duygulanım ve psikolojikleştirilmiş sanata veya başka bir deyişle, günümüz gerçeklerinin absürtlüğüyle uğraşsa bile, duygusal bağ, empati ve umuda- açlık duyduklarıdır. Metamodernist duyarlılık, günümüzün metamodern durumunu anlamanın anahtarıdır. İnsan gelişiminin ve değişiminin, modernitenin metamoderniteye dönüştüğü, o kadar da kasvetli görünmeyen bir yönünü kavrayabiliriz. Metamodernist duyarlılık olmasaydı, umudumuz olmazdı. Gerçekten postmodern olurduk. ( Stoev: 2022)
Makaleyi Besleyen Kaynaklar:
Ahmet Evis, “Metamodernizm ve Roman Sanatı”, Journal of Modernism and Postmodernism Studies, December 2022, Volume: 3, Issue:2
Nadir Buçan, “ Bir Metamodernist Uygulama Olarak Performatist Fotograf ve Öznenin Dönüşü” , İnternational Journal of Interdisciplinary and Intercultural Art”, Volume: 6, İssue: 12, June- July, 2021
Dina Stoev, “Metamodernism or Metamodernity”, Arts. 21 September 2022, 26p. Liconsee MDPİ
Gregg Henriques, Daniel Görtz, “What is Metamodernism”, Journal Psychology Today,
Volume 7, 2020.4.17
Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu’nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta.