Menu
MAHREMİN ŞEFFAFLAŞMASI
Deneme/Eleştiri • MAHREMİN ŞEFFAFLAŞMASI

MAHREMİN ŞEFFAFLAŞMASI

1980 sonrasını medya araçlarının patlaması ve çeşitlenmesi olarak nitelemek sanırım yanıltıcı olmaz. Gerek radyo, televizyon, gerekse gazete, dergilerdeki çeşitlilik neredeyse bir bombardımana dönüştü. Radyo ve televizyonlar kısa zamanda hem sayıca artmış, hem de tam gün yayına geçmişti. Yaklaşık on yıl sonra da sayıca artış devam etmiş ve tematik yayıncılıkla birlikte kanallar kategorik olarak da çeşitlenmeye başlamıştı. Dijital alıcılar sayesinde de nerdeyse her uydu, televizyonların kapsama alanına girivermişti.
Benzer bir gelişme gazete ve dergilerde de yaşandı. Sayıca artışa paralel olarak, yayın periyotları kısaldı; her biri kendi alanında uzman dergiler baş döndürücü bir şekilde raflarda yerini aldı. İnsanlar, haberleri nasıl anlaması gerektiğine; hangi saatte, hangi televizyonu izleyeceğine; neleri yiyip neleri giyeceğine; nasıl daha iyi bir anne-baba olacağına kadar gündelik hayatın her anını nasıl düzenleyeceğine, dergilere bakmaksızın belirleyemez oldular.
İnternet ise her şeyi bir ‘tık’ mesabesine indirgeyiverdi. Basım-yayım maliyetini nerdeyse sıfırlamasıyla bireylerin kendilerini ifade ediverecekleri ‘denetimsiz’ bir ortam oluşturdu. Ayrıca oldukça ucuz ve kullanması basit web kameralarla canlı yayın imkanı; zaten başkalarının ‘şu an’ ne yaptığı tecessüsüyle kıvranan oldukça geniş bir kitlenin ilgisini çekti.
Bunca çeşitlilik ve imkan bireyin özgürlük alanını genişletmek olarak takdim edildi. İnternetin maliyetsiz ortamında birey kendini ifade edebilmenin türlü imkanlarına kavuşmuştu. Artık, hiç tanımadığı, yüz yüze gelme ihtimalinin de olmadığı insanlarla utanmasız, ayıpsız chat yapabilir, mailleşebilir, video konferans eşliğinde arkadaşlıklarını derinleştirebilirdi. Hatta web kameralarla ‘şu an’ ne yaptığını tüm dünyaya açabilirdi.
Dijital gelişmeleri ve çeşitlenmeleri sürekli olarak bireyin özgürleşmesi; seçme özgürlüğü önünde seçeneklerinin çoğaltılması olarak takdim edildiğini söylemiştik. Kendini ifade etmenin önündeki sınırlar kalkmıştı artık; her şey, herkesle paylaşılabilir; her sunulana kolaylıkla erişilebilir bir hale gelinmişti. Kamusal baskı da, yüz yüze iletişimin mahcubiyeti de kalkmıştı. Sokakta karşılaştığında selamlaşamayacak olanlar; hatta selam vermenin, göz göze gelmenin taciz olarak kabul edilebileceği ilişkiler sistemi, toplumsal yapılanma çatırdamaya, çökmeye yüz tuttu.
Daha sonraki yıllarda bu teknolojinin cep telefonlarıyla elde taşınabilir olmasını ve CD, DVD’lerin tezgah altlarında simit parasına satılmasını da unutmayalım. Evet, herkes her şeye dilediğince, ‘anında’ ulaşabiliyordu: Yaşasın seçme, yapma, kendini ifade etme özgürlüğü! Yine aynı dönemlerde Cumhurbaşkanımızın bilişim-iletişim teknolojileriyle nasıl da çağ atladığımızı medyalarda anlatıp durduğunu da unutmayalım. Kendisi de bilgisayar düşkünüydü. Artık daktilo bile kullanamayan yöneticiler geride kalmıştı. Elimizdeki kumanda bize yüzlerce kanalı seçme özgürlüğünü veriyordu: Beğenmezsen zapla!
Oysa artık ebeveynler her kanal zapladığında nasıl bir manzarayla karşılaşacağından tedirgin olmaya başlamışlardı. Reklamların ekserisini seyredemiyor; radyolardaki gece yarılarına kadar süren talk-showlarda, telefonla katılanlarla spiker arasında geçen sohbeti dinleyemiyorlardı. İnternette aradığı, bulduğu bir siteye neler eklenmiş olabileceğinden, sitede nasıl bir reklam ya da sponsorla karşılaşacağından emin olamıyorlardı.
Bunca mefsedet arasında özgürleşen insan; seçimleri konusunda afallamıştı. Görüntü ormanı içinde yolunu bulmaya, yoldan çıkmamaya çalışan insan iğvadan nasıl korunabilecekti?
Dinlerin vazettiği değerler sistemini çoktan yıkan modernite; ortaya koyduğu bu gözalıcı, ışıltılı dünyayı zaten yaklaşık iki yüzyıldır diğer toplumlara da taşımaya başlamıştı. Dinlerin emir ve yasaklarla düzenlediği ahlaki değerler hem insanı, hem de toplumsal hayatı kapsıyordu. Dahası insana toplumsal yükümlülükler de yüklüyordu. Zaten bu toplumsal yükümlülükler olmadan dini-ahlaki bir yaşantıdan sözetmek muhaldir. Kendilerini ‘ıslah ediciler’ olarak takdim eden müfsitlerin ifsadı; ancak salih amelle yani ıslah edici amelle ortadan kaldırılmadıkça ahlaki olandan sözetmek gittikçe zorlaşır. Zaten kimi yorumcular, Kur’an’ın vurguladığı ‘işitme ve görme kabiliyeti’ vurgusunu mecaz olarak kabul eder ve burada asıl vurgunun; insanın fıtri olarak iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneğine dolayısıyla ahlaki sorumluluğuna bir atıf olduğunu söylerler. Bu bağlamda ‘kör ve sağır’ olmanın da, insanın hakikati kavrama yeteneğini kaybetmesi ve iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek bir karanlığa doğru sürüklenmesi olduğunu iddia ederler. Hz. İsa’nın körleri iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi olayını da bu yoruma paralel olarak; insanın ve toplumun içine düştüğü ahlaki çöküşten çekip çıkarma olarak değerlendirirler.
Semitik dinlerin, insanı ve toplumu yaratılışlarına mütenasip bir biçimde; hem Allah’la; hem kendileriyle; hem toplumla; hem de doğayla uyumlu bir şekilde düzenlemesini modernite özgürlüğün kısıtlanması, aklın engellenmesi olarak reddeder. O, insanın sınırsızca özgürleşmesinin imkanlarını arar.
Dinlerin reddedilmesiyle doğan boşluk, bilindiği gibi rasyonaliteyle doldurulmaya çalışılmış ve ahlaki değerlerin yerine ‘norm’lar ikame edilmeye çalışılmıştır.
Artık ahlaksız bir etikten; etiksiz bir ahlaktan sözedilebilir olmuştur. Ahlaki olmak yükümlülüğü deontolojinin sınırlarına hapsedilmiştir. İnsanı iğvadan koruyabilecek ahlaki değerlerin deontolojiyle eşitlenmesiyle birlikte, insan için ahlaklı olmanın tek ölçüsü normlara, etik kodlara uymak olmuştur. Tabii toplumsal normları kimin belirleyeceği tartışmaları bir yana, bugün normlar da toplumsal olmaktan çıkıp bireyselleşmiştir. Geriye sadece ‘kalp temizliği’yle birlikte ‘vicdan’ kalmıştır. Vicdanının sesine uyan birey ahlakidir.
Kalp temizliğinin meşru tek ölçüt olarak kaldığı vasatta, bütün bu gelişmeler mahremin yıkılmasıyla, şeffaflaşmasıyla sonuçlanmıştır. Her şeyin, herkesin gözü önünde olup bitmesiyle bir ‘gözetim toplumu’ oluştuğu; insanların her eğilimlerinin ‘sistem’lerce malum olması bir yana artık kimsenin kimseden gizlisi saklısı kalmamıştır.
Elbette bu bir pornografidir. Tam gün yayın yapmasıyla oburlaşan televizyonlar kimi meşhurların eviçlerini hatta yatak odalarını objektiflere açmasıyla; çaresiz kalmış yoksulların aile içi sorunlarını stüdyolarda diğer konuklarla konuşmaya başlamasıyla; insanların bilinçaltlarını uzmanların nezaretinde faş edip ağlamalarıyla derin bir soluk almış oldu. Bir dönem konuşulması, yazılması hatta düşünülmesi yasak olan konuların, ‘belirlenmiş bir söylem’ içinde televizyon meydanlarında sabahlara kadar konuşulabilir olması da pornografinin bir versiyonuydu. Çünkü bu tartışmalarda başı sıkışanlar rahatlıkla kendinden, aile hayatından, hanımıyla, çocuklarıyla ilişkilerinden örnekler getirebiliyorlardı.
Pornografinin bir ‘sosyal kuram’ olma yolunda epeyce mesafe kat ettiği yeni dönemde; kendi meşruiyetini kendileri yaratan marjinal cinsiyet ve kimlik politikaları; yaşanan çoğulculuk vurgularıyla birlikte kamusal alanda yan yana gelebildiler. Özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra marjinal cinsel eğilimler; bireysel ‘tercih’, dahası bireysel ‘hak’ olarak toplumsal alanda; kitleselleşerek, siyasallaşarak kendilerini ifade etme imkanını yakalamış oldu. Vurgulamakta fayda var: Bütün bunlar bir özgürleşme vaadiyle birlikte varoldular. “80’lerde insanların yabancılardan uzak tuttukları alanın kapıları bir an için başkalarına, yabancılara açılırmış, kamusal alandaki boşluk mahrem olanın kamusal bir değer kazanmasıyla doldurulurmuş gibi oldu. İnsanlar bunda bir özgürleşme vaadi bulmasalardı, öznelliğin alanı bu endüstriye bu kadar kolay açılmazdı. Basın ya da medya bu kadar başarılı olamazdı.” (Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, Metis yay., İstanbul 2001, s. 55). Artık yasaklamanın, örtmenin, gizlemenin yerine söze dökme, göze sunma revaçtaydı.
Zaten ahlakla yolları uzun yıllar önce ayrılan sanat / edebiyat mahremin yıkılışından, pornografiden epeyce nasibini aldı. Elbette bu gelişmelerde, moderniteyle birlikte disiplinlerin birbirinden bağımsızlaşıp özerkleşmesinin payı büyüktür. Her şeyin görece bir anlam ifade ettiği mezkur ayrışmayla birlikte ahlak da göreceleşti. Sanat /edebiyat da, diğer disiplinler gibi bundan böyle ahlaki değerlerin çizdiği belirleyici sınırlara uymak zorunda değildi. Dahası göreceleşmenin getirdiği rahatlıkla birlikte toplum tarafından ‘ayıp’ kabul edilenler, sahnede role dönüştüğünde, sanatsallaşıyordu. Zaten sanat / edebiyatın anlattığı da ‘kurmaca’ idi yani ‘rol icabı’ydı.
Sanat / edebiyatın rol icabı, kurmaca gerçekliği; toplum tarafından konuşulması, bakılması kerih görülenleri konuşulabilir, bakılabilir bir normalliğe kavuşturdu. Zira anlatırken ya da gösterirken sadece ‘sanat yapma’, insanlarca malum olanı estetik bir dille ölümsüzleştirme derdindeydi. Özellikle görsel sanatlarda pornografinin geldiği noktayı; yazı diliyle aktarmaya çalışmak dahi ahlaki sınırlarımıza tecavüz anlamına gelecektir. Benzer bir şekilde edebiyat da, 1950’lerde başlayan ‘anlam’ tartışmalarının açtığı kapıdan; anlamdan, bir sözü söylemekten uzaklaşarak oyuna, eğlenceye, hazza doğru yola çıkmıştı. Aslında edebiyatın bu yolculuğu, bütün zincirlerinden kurtulan özgür bireyin yaşadığı heva ve heves patlamasıyla uyum içindeydi. Birbirlerini etkileyip değiştiriyorlardı.
“Haz, özü gereği doyulmazdır ve doyumsuzdur. Gerçek ve gerçek dışı cinsellik bu noktada ortaya çıkar. Biz gündelik hayatta hazzı normalin sınırları içinde yaşamayı biliriz. Ahlakın sonu, sonucu ve dictumu budur. Oysa hazzın sınırlarının başladığı yerde normallik biter, tanımı gereği.” (H. Bülent Kahraman, Postmodernite İle Modernite Arasında Türkiye, Everst yay., İstanbul 2004, s. 234). Anlata anlata, göstere göstere kendi nesnesini meşrulaştıran sanat / edebiyat; zaten siyasal da bir içerik kazanmış olan sınırsızca özgürlük taleplerine tam da bu nokta da cevap vermeyi denedi. Öncelikle ‘normallik sınırları’ndaki hazzı iplerinden kopardı. Sonra da kopuşu anormallikten çıkarıp normalleştirdi. Burada, nesnesini meşrulaştırmasının yanında dilin gittikçe imgeselleşmesinin payı büyüktür. 1980 sonrasının görüntü bombardımanı dili derinden etkilerken; esasen yeni iktidar yapılanması da dil üzerinde etkili olmuştur. Şöyle ki, darbeyi meşrulaştıracak bir söylem ‘anarşi ve terör’ olgularına vurgu yapılarak yaygınlaştırılıyor ve darbe öncesi ideolojik söylemin güç aldığı kavramlar anlamlarından, içeriklerinden boşaltılarak; satılmışlığın, vatan hainliğinin, uşaklığın gösterenine dönüştürülüyordu. Yüklerinden ve çağrışımlarından soyutlanan dil, daha çok imge yoluyla göstermeyi, resmetmeyi deniyordu. Artık yeni bir hayat başlamıştı: Devasa alış-veriş mekanlarının sunduğu ‘hayat biçimleri’; reklamlarında kullandığı inandırıcı dille, sanki herkes için alınabilir, tüketilebilirmiş gibi sunuluyordu. “Burada reklamın yaptığı yalnızca, bize kıskanılır duruma daha gelmediğimizi – ama gelebileceğimizi – söylemektir.” (John Berger, Görme Biçimleri, (çev, Yurdanur Salman), Metis yay., İstanbul 1995, s. 149).
Elbette bunda kapitalizmin payını görmezden gelemeyiz. Sanat / edebiyat bir yandan daha önce andığımız özel hayatların televizyon objektiflerine açılmasını ve radyo programlarındaki talk-showlarda bir iç dökme, itiraf etme olarak yaşananları estetize ederek, her şeyi metalaştırıp pazarlanabilir, satılabilir bir hale getiren piyasa ekonomisine eklemledi; diğer yandan da heva ve hevesleri kışkırtıp arz ettiğine talep yarattı. “Para, medya ve popüler eğlence artık kültürel etkinliklerin finansmanını sağlayıp bizi kültür konusunda bilgilendirmekle kalmıyor, kültürel değerleri biçimlendiriyor, hatta yaratıyor. Bizim toplumumuzda onlar ne derse ‘kültür’ o oluyor. Çağdaş kültür kitle zevkini tatmin etmeli, yani biçimi çok karmaşık olmamalı, anlamı şeffaf olmalı.” (Donald Kuspit, Sanatın Sonu, (çev. Yasemin Tezgiden), Metis yay., İstanbul 2006, s. 189). Bu gelişmelerle birlikte 1990’lardan sonra popsanata eklemlenen modern seçkinci sanat sokağa inerek daha geniş kitlelerle buluşmaya başladı. Bu bir dönem kumpanyalarla, çadırlarla kasabalara kadar inen ifsada göre daha yaygın ve devamlıydı; üstelik çok daha geniş araçları ve biçimleri deniyordu. Kumpanyadakilerle kitle arasında derin bir yabancılık vardı. Artistler kötü; kasabalılarsa, her ne kadar ifsada bulaşsalar da kendilerini iyi insanlar olarak görüyorlardı. Bu ayrım nedeniyle taraflar arasında münasebet kuracak herhangi bir ortak ‘dil’ yoktu; oluşmuyordu. Oysa bu yeni dönemde medyaların ve reklam iletişiminin imge saldırısıyla yeteri kadar uyarılan kitleler; sanat / edebiyatın da muhasarasına maruz kaldılar. Üstelik maruz kaldıkları muhasara öyle yüksek, seçkinci filan olmadığı için ‘onlardanmış’, ‘onlar gibiymiş’ türünden bir his de yaratıyordu. Şovmenlerden mankenlere; talk showçulardan spikerlere kadar herkes kendini sanatçı olarak takdim etmekte bir mahzur görmüyordu: Ben de sizden biriyim, Kadırga’da bir gecekonduda doğdum demelerle; kitleyle aralarında ortak bir ‘dil’ üretilebiliyordu. Elbette onlar imrenilesi, kıskanılası bir konumdaydılar; ama kitleleri ‘temsilen’ oradaydılar; onların vicdanlarının sesi, taleplerinin dillendiricisi olarak…
“İnsan özne, nihayet kendi özgürlüğüne kısıtlama getiren kendisinden kurtulur. Katı olan her şey eriyip havaya karışacaksa, insan bunun bir istisnası olamaz.” (Terry Eagleton, Kuramdan Sonra, (çev. Uygar Abacı), Literatür yay., İstanbul 2003, s. 194). Gelinen bu nokta; daha önce de andığımız ‘kör ve sağır’ olma halinden başka bir yer değildir. Mahremin şeffaflaştığı; her şeyin herkesin gözü önünde olduğu; iyiyle kötünün, güzelle çirkinin ayırt edilemediği bu ‘kör nokta’yı paganlaşma olarak adlandırmakta sanırım beis yoktur. İnsanların baktığı her yeri imgelerle dolduran; dahası bütün araçlarla çevreyi bir imge ormanına çeviren bugünkü muktedirler; Hakikatle insan arasına kalın perdeler çekmeye devam ediyorlar. İnsanları yeniden ahlakın ilkeleriyle, ahlakın değerleriyle uyaracak, çağıracak yeni bir dil bulmak ahlaklı olan herkesin sorumluluğundadır.

Söz ve Adalet, temmuz-ağustos 2008

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır....

Diğer Yazıları