Menu
HAKİKAT-SONRASI: GERÇEĞİN ZEHİRLENMESİ
Deneme/İnceleme/Eleştiri • HAKİKAT-SONRASI: GERÇEĞİN ZEHİRLENMESİ

HAKİKAT-SONRASI: GERÇEĞİN ZEHİRLENMESİ

“Hakikat-sonrası en saf halini,
kalabalığın gösterdiği tepkinin bir yalan
hakkındaki gerçekleri sahiden
değiştireceğine inandığımızda alır.”

Lee McIntyre


Son’lu ve sonrası’lı bir çağda yaşıyoruz. Doğal olanı bir şeyin sonu geldiğinde diğerinin doğmasıdır. Ama bu kez sonu ilan edilenlerle sonrasılar iç içe yaşıyor ya da en azından sonlar, sonrasıların doğumu için uygun vasatı hazırlıyor. Tarihin sonu, sanatın sonu ve hakikatin ölümü sonların en meşhuruyken, postmodernizm de sonrasıların meşhuru. Fordizm sonrası, kolonyalizm sonrası, yapısalcılık sonrası, insan sonrası, hakikat sonrası vd. postmodernizmin uygun vasatında uç veren diğer semptomlar. Ancak ilginç olanı, sonrasıların, sonlardan bir kopuş değil, onun biçim değiştirmiş yeni halleri olmasıdır. Az önce andıklarımızın sonuna, sonrasını eklemekle onların ölmüş-bitmiş olduğunu ilan etmiş olmuyoruz, sadece yeni biçimlerle kendilerini sürdürdüklerini beyan etmiş oluyoruz. Yoksa ne Fordizm’in işçinin önünden akıp giden bantları ne kolonyalizmin toplumları iliğine kadar sömürmesi ne de modernizmin kibirli, müstağni kurucu öznesi öldü. 

O zaman ne oldu? Pratik sonuçlar açısından olan, servetin kısa zamanda bir avuç 
insanın elinde toplanması, yalan gerekçelerle ülkelerin işgal edilmesi, milyonlarca insanın öldürülmesi, bir o kadarının topraklarından koparılmasıydı. Paranın bir avuç insan elinde toplanmasına uygun olarak medya da bir avuç insanın elinde toplandı ve ‘gerçekten olan’ların üzerini medyanın (gazete, televizyon, billboard, internetin sunduğu tüm olanaklar) ürettiği ‘söylem’ bir tül gibi örttü. İnternet sayesinde sanallık giderek kendi gerçekliğini üretti. Medyada üretilen söylemin, internetin sağladığı dolaşım ve erişim imkanlarıyla dolaşıma sokulması ve korkunç bir hızla insanların ekranlarına düşürülmesiyle haber, kökünden kopmuş oldu. Haberin kökünden yani gerçekten, olgudan kopmasıyla birlikte dilediğince ve keyfince haber üretmek mümkün hale geldi; dahası bireysel yayın imkanlarının da bu üretime katılmasıyla da haberlerin korkunç şekilde çoğaldığını ve insanın önüne yığıldığını belirtmeliyiz. Daha neler olmadı ki! Bir tık uğruna giderek şeffaflaşıldı, idealler istopyaya, gerçekler sanallığa bıraktı yerini … En kötüsü insanların tevarüs ettiği değerler aşındı; performans, hijyen, görünürlük, şeffaflaşma, çatlayıncaya kadar tüketme yeni değerler olarak ikame edildi. Varolma, kendilik bilinci ancak bu yeni değerlerle mümkün hale geldi. 

Elbette sonların ve sonrasıların iç içe geçmeleriyle bunlar mümkün olabildi. Zira bu iç 
içe geçişler yeni anlam ve değerlerin üretiminde  önemli bir kaynaktır. Bilinenlerin sonlarının ilanıyla yaratılan karamsarlık, yeni sonrasıların yarattığı ümitle iç içe geçerek bir  karnavala dönüştü. Karnavallarda bütün kurallar askıya alınır, her şey meşrudur, gayrimeşru yoktur. İşte bu gayrimeşrunun olmadığı  vasatın oluşturulmasında ‘gerçekten kopma’ önemli bir adımdır. Gerçekten kopunca geriye ‘gerçeğimsi’ kalır. Geriye gerçeğimsiden başka bir şey kalmayışa ya da gerçeğimsinin kurucu bir ilke hatta temel ilke haline gelmesine, dolayısıyla hakikatin önemsenmemesine hakikat-sonrası deniyor. 

Oxford İngilizce Sözcükleri hakikat-sonrasını şöyle tanımlıyor: “Nesnel olgulardan 
ziyade duygulara veya kişisel inançlara başvurmanın kamuoyu oluşturmada daha etkili olduğu durumlar.” 1 Oxford 2016 yılında hakikat-sonrasını yılın kelimesi olarak seçti. Çünkü 2015 yılına göre kelimenin kullanımı yüzde 2000 artmıştı. 8 Kasım 2016’da ABD seçimlerini Trump’ın kazanmasıyla hakikat-sonrasının bu kadar revaç bulması arasında bir ilgi olduğuna dair ima sürekli gündemde tutuldu. Stephen Colbert, olgular tarafından zorunlu olarak desteklenemese de bize doğruymuş gibi gelmesinden ötürü bir şeye ikna olmak anlamında ‘hakikatimsi’ tanımını daha 2005’te ortaya atmıştı. Kitle imha silahlarını yok etmek üzere Irak’a savaş açma kararında George Bush’un ‘içsesine’ güvenmeyi de konuya örnek olarak gösterir. 2 

Kelimenin anlamında da açık olan, olguyla bilgi arasındaki bağın koptuğu ve 
kamuoyunun yönlendirilmesinde duygulara ve kişisel inançlara müracaat edileceğidir. Kelimenin tanımında akıl ile duygunun karşıtlaştırıldığı zaman zaman eleştirilir. Çünkü insanlık tarihi boyunca duygular hep devredeydi, bilginin oluşumunda da duygu yerini hep korumuştu. Hakeza yalan da yeni bir durum değildi, o da insanla birlikte hep varolageldi. Bu yeni durumda olan hakikatin ölmesi ve sonrasının başlaması değildir zaten. Olan hakikatin bir mikyas olmaktan çıkıp giderek gözden düşmesidir. Hakikatten beklenen sadece mikyas olmak da değil, bizatihi değeri, bilgiyi değerlemeyi  mümkün kılmasıyken onun gözden düşmesiyle birlikte gerçeğin isteğe göre üretilebilmesinin önü açılmış oldu. 

Hakikat-sonrasının temeli bu gözden düşmedir. Çünkü gerçekleşmişi gerçekleşmemiş, 
gerçekleşmemişi gerçekleşmiş gibi göstererek, gerçekten, doğrudan koparak var olabilmektedir. Bu ‘olana var, olmayana yok’ denecek tekabüliyet rejiminin yıkılması demektir. Hakikat-sonrası rejimde önermenin doğruluğuyla gerçek arasındaki bağı ‘söylem’ kurmayı dener. Şöyle ki; postmodernliğin büyük anlatıların ölümü ilanının da desteklediği bu durum sayesinde olgulara yönelik dikkatin yerini ‘söylem/yorum’ alır. Başta iktidarların ve sonrasında medyanın ağızbirliğiyle kurduğu söylem, olguları örtebilir, gizleyebilir, dijitallik sayesinde sanal olgular yaratabilir, böylelikle yeni bir hakikat rejimi üretebilir. Bu noktada hakikat-sonrası, olguların yeni bir rejime tabi tutularak yeniden anlamlandırılması, yeni yan yana getirmeler sayesinde yeni anlam kümeleri oluşturulması demektir. Sürekli olarak birbirlerini nakzeden haberlerin, yorumların yan yana getirilmesiyle gerçeklik duygusu ciddi bir şekilde tahrip edildiği için insan gerçeği kendi ideolojisine uygun olarak seçmeye başlar. Burada belirleyici olan gerçek değil, (zaten hakikatin gözden düştüğünü söylemiştik, bir de insanın haberlerin sağlamasını alabilme imkanı da kalmamıştır) gerçek diye sunulanın insanın kendi ideolojisine yatkın olup olmamasıdır. Hatta kimi kez inanılan bir şeyin kısa süre sonra yalanlanacağı biline biline insan inanır, inanmak ister. 

Herkesin hakikati kendine göre olduğu bu yeni anlam dünyasına rahatlıkla hakikat- 
sonrası diyebiliriz. Kamunun ikiye yarılması ve kurulan söylemin sürekli olarak bu yarılmayı beslemesi önemlidir. Bu sayede insanların kafasının karışık olduğu somut bir şekilde gösterilmiş olur. Kafa karışıklığı da birçok konuda konsensüs sağlanamayışının meşruiyetini oluşturur. Hakikat-sonrasının yaptığı gerçek ile yalana kendilerini ifade etmek bakımından eşit olanak sağlamasıdır. Burada yapılan hakikatin önünün açılması, kendini göstermesi için olanak yaratılması değil, tersine onu yalanla eşitlemektir. Eş olmayanların eşitlenmesi gibi mantıksız bir sonuç ortaya çıkacağı aşikardır. Ama mesele eşitsizliği eşitlik gibi göstermeye kalkışan bir abrakadabradır. Lee McIntrye’nin yerinde saptamasıyla söylem her iki tarafa da eşit söz hakkı vererek bir eşdeğerlilik yaratır ve bu sayede her iki iddia da eşitlenmiş olur. Böylece insanlara sözde alternatifler sunulmuş olur, her görüşe kendini ifade etme olanağı verildiği için demokratik bir ortam yaratılmıştır. Ancak eşitsizlik üzerine kurulan eşitliğin yarattığı bağlamda olgular bir şey ifade edemez hale gelir; bundan böyle söyleme/yoruma tabidirler. Dileyen kürenin ısındığının büyük bir yalan, hatta şaka olduğu, dileyen fena ısındığı iddiasını seçebilir. İnsana düşen de inançlarına yakın olan teze katılmak, diğerini şiddetle reddetmektir ki hakikat-sonrası tam da budur. İktidarlar ve medya işte bu eşdeğerlilikte, bu arada konumlanırlar ve hakikat-sonrası söylem de bu yarıktan doğar. Burada olguyla sanı, gerçekle yalan birbirinden pek de ayrıştırılamaz bir şekilde sadece seçeneklerden bir seçenek olarak yan yana durur. 

Tabii seçmeli tezlerle bilgi oluşmaz, oluşan sadece sanılarımızın pekişmesinden 
ibarettir. Hatta zaman zaman sanılarımızı değiştirmemizde bir beis yoktur. Çünkü sadece sanılarla bir paradigma oluşturulamayacağı için insanlardan tutarlılık beklemek de giderek totaliter bir baskı gibi algılanır. Eğer bir gerçeklik rejiminde söz ediyorsak aynı zamanda bir mevcudiyetten, bir varolma durumundan da söz ediyoruzdur. İster yüzü bize dönük olsun ya da olmasın, gerçeklikten söz etmek mevcut olanları dile getirmektir. Hakikat-sonrasının epistemolojisinde bilgi-deneyim (buna hadi uygunluk diyelim) üç tarzda kurulur: 1. Önce bilgi vardır, (tabii buna lafın gelişi olarak bilgi diyoruz) bir karar verilmiştir ya da bir konuda fikir doğmuştur, sonra bu fikre uygun olan olgular ya da durumlar inşa edilir. 2. Olgu vardır, ancak olguya dair bilgi, üretilen söylem sayesinde keyfice yorumlanarak yerinden edilip yenisiyle ilişkilendirilir. 3. Olgu da bilgi de yoktur, her ikisi söyleme uygun olarak inşa edilir. Hakikat-sonrası anlamında da olsa bir hakikatten söz ediyorsak bu rejimi kurup sürdürenler klasik önerme-olgu uygunluğunu yine de önemserler, nihayetinde kamuoyu ikna edilecektir çünkü. Bu uygunluk aynı zamanda söylemin iç tutarlılığını da sağlayacaktır. İşte sözünü ettiğimiz üç uygunluk kipiyle tutarlılık üretilmeye çalışılır. Hakikat-sonrasının uygunluğunu şöyle  örneklendirebiliriz: 1.Bilgi/fikir, Irak’ın işgalidir. Olgu, kitle imha silahlarıdır. 2. Olgu, küresel ısınmadır. Bilgi, bunun yalan olduğudur. 3. Bilgi, bir ülkede insan hakları fena halde ihlal ediliyordur. Olgu, oraya müdahale edilmesidir. (Üçüncü durumda olgu-bilgi ya da bilgi-olgu yer değiştirebilir.) 

Bu üç tarzda kurulan uygunluğun çökmemesi için cehalet övgüsü, aklın 
küçümsenmesi, bilim karşıtlığı… hakikat-sonrasının önemli tezahürlerindendir. Çünkü kendi hakikat rejimine uygun olguların oluşturulabilmesi ya da var olan olguların yoruma tabi tutulabilmesi bu sayede mümkün olur. Gerçeğin sağlamasının alınabileceği mikyas değersizleştiği için ‘olana var, olmayana yok’ demeyi mümkün kılan gerçeklik düzeninin yerini hakikat-sonrasının bilgi/fikir-olgu/durum uygunluğu alır. Bu yeni uygunluk rejiminin sanal gerçeklikten farklı olduğunu belirtelim. Sanal gerçeklik fizik dünyadan ayrı olarak dijital dünyada varolurken; hakikat-sonrası fizik dünyada varolmaya devam eder, kendisine farklı bir dünya yaratmaz. Oluşturulan, inşa edilen olgu/durumlar yine fizik dünyadadır, ne ki yokturlar. Bir paradoks gibi dursa da hakikat-sonrasının olgu/durumları her ne kadar inşa edilse de aslında yokturlar, yani gerçek değildirler, yalandırlar. Varlıkları, kendilerini inşa eden fikirlere muhtaçtır, gerçeğimsi olmaklık özleri olduğu için fikirle uygunluk sorunu yaşamazlar. 

Hakikat-sonrasının kendi içinde kurduğu bu tutarlı gerçeklik insanı kendi içine çeker 
hapseder ya da sınırlar diyebiliriz. Şöyle ki, hakikat-sonrası fizik dünyayı zemin alır demiştik, buna gerçekle yalanın çelişkili ilişkisi diyebiliriz. Ancak bu çelişkili ilişki işlevsel bir birlikteliğe dönüşüp algının inşası ve aktarımı için uygun ortamı yaratır. Burada fiziki dünya gerçeğe benzerlik/hakikatimsi için maddi, somut bir zemin işlevini üstlenir. Gerçek ve yalanın birbirine bitişik vaziyette medyada akmasıyla insanın önünde bir çöp yığını meydan gelir. Burada artık insan yaşadığı beyhudelik nedeniyle neyin gerçek neyin yalan olduğunu araştıracak durumda değildir, bu tamamıyla ambale olma durumudur. Gerçek, kulaktan kulağa, ağızdan ağıza üretilip sonra medyada hızlıca yayılan haberlerle eşlenir. İnsan bu çöp yığından başını kaldırıp etrafını gözlemlemek ya da bu kirden kurtulmak ister. Ama gerçeğe dair tüm erişimleri, bilgi yığınları/çöpleri nedeniyle nerdeyse sonsuzca çatallanmış, alternatifler üretilmiş olduğu için neyin gerçek neyin yalan olduğu ayırt edilemez olmuştur. 

Gerçeklik duygusu bunca tahrip olmuş bir insan sonunda her şeye sırt dönmeye başlar. 
Fizik dünyaya sırt dönen insan yüzünü hakikat-sonrası rejimin kurduğu gerçekliğe dönmüş demektir. Eğer hakikat-sonrasından bir kavram olarak söz ediyorsak bu kavramın denk düştüğü olgu ve durumların da varlığını kabul ediyoruz demektir. Hakikat-sonrası da tıpkı sanal gerçeklik gibi kendi gerçeklik rejimini kurduğunu söylemiştik. Sanal gerçeklik varolduğu an itibariyle bilfiil mevcut gerçekliğe, somut varoluşa dayanmaz. Onunla fiziki olan arasında bir gidiş geliş yaşanır. Fiziki olan daha çok dijital teknolojiye açılan bir kapıdır. İnsan her halükarda fiziki olana döner, ama hakikat-sonrasında durum böyle değildir: “Gerçek ötesi ise, gerçeğe dayanmakla beraber ona geri dönme gereği oluşturmayacak şekilde bilinci cezbeden ve ele geçiren, bilince alternatif bir dünya sunan bir ortam oluşumudur. Yani orada bir tür gerçeklik biçimi mevcuttur, ama reel olana kişi sırtını dönmüştür, ötekine de yüzünü! Bizatihi gerçek olan ve varolan, bu noktada, gerçek ötesi ülkesinin vatandaşını rahatsız ve hoşnutsuz eder.” 3 Milay Köktürk bu sırt dönüşü daha çok psikolojik etkilerle değerlendirerek, kişinin reel dünyada mutsuz olmasına, reel dünyanın yüklediği sorumluluklardan kurtulmaya çalışmasına bağlar. Psikolojik etkiler de önemli olmakla birlikte insanın gözünde hakikatin bunca değer kaybetmesinde, gözden düşmesinde sürekli olarak maruz kaldığı gerçeğimsilerle gerçeğin yerinden edilmesi, giderek elden kaçması meselenin özünü oluşturmaktadır. Gerçeğin bir türlü ele gelmemesi, bir türlü kavranamaması insanı beyhudeliğe, giderek bir nihilizme sürükleyeceği aşikardır. Bazen kameralar bir anda başka bir olguya dönmeye karar verirler ve günlerce üstüne gidilmiş, insanların bütün sinir uçları uyarılmış bir konu bir anda buharlaşıverir; şimdi bambaşka bir olgu vardır, sürekli zoom yapılan. Örneğin bir ülke kimyasal silah ürettiği için işgal edilebilir; otuz-kırk tane kamyonetle gezen bir örgüt bir anda iki ülkeyi denetimi altına alabilir; yüzbinlerce sığınmacı ülkelerin sınırlarına yığılabilir. Ama çok geçmeden bütün bunlar buharlaşabilir. Kimyasal silah gerekçesi unutulabilir, örgüt yok olur, sığınmacılar buharlaşır. Ülkelere dair sırlar birden internet ortamına boca ediliverir. Daha makro düzeyde ozon tabakasına ne olduğu, kürenin ısınıp ısınmadığı meselesi ideolojik bir tartışmaya dönüşür. Bütün bunlar, olguları keyfice yan yana getirilebilmeyi ve bu sayede yeni bir hakikat rejimi kurabilmeyi mümkün hale getirir. Keyfilik sayesinde birilerine göre küre ısınırken, diğerlerine göre ısınmıyordur; birilerine göre devlet sırlarının internete boca edilmesiyle ülkelerinde neler de olmuştur neler, diğerlerine göre ülkenin rutin işleridir, hep olagelmiştir. 

Hakikat ölmedi, gerçeklik de bizim onu kavrayıp kavramamızdan bağımsız olarak 
olduğu yerde mukim. Sorun gerçeklikle kurduğumuz ilişki tarzının radikal bir şekilde değişime uğraması. Gerçekliğin kavranmasında aklın devre dışı bırakılıp duygu ve kişisel kanaatlere göre yorumlanması, olmazsa duygu ve kanaatlere uygun gerçekliğin üretilmesine postmodernizmin uygun bir vasat yarattığını söylemiştik. Postmodernizmle birlikte yaşanan iç içe geçmeler sayesinde gerçeklik durmaksızın yerinden edilir, sonrasılarla sonu gelmez yorumlara tabi tutulup buharlaştırılır. Özellikle sanal gerçekliğin hakikat-sonrasının neşvünema bulmasında payı büyüktür. 

Açıktır ki hakikat-sonrasından anlaşılması gereken gerçekten, doğrudan, sabit olandan 
kopmak, olumsallık, gerçekleşmemiş bir şeyi gerçekleşmiş gibi göstermektir. Mesele hakikatin sadece uygunluğun ölçütü olması değil, onun aynı zamanda ahlakın da ölçütü olmasıdır. Hakikat değersizleşip gözden düştüğü bir yerde ahlak ölçütü olma değerini de yitirir. ‘Tam olarak maksada uygun düşen söz’ aynı zamanda ahlaki bir tavrı da içerir ki hem bu tavır hem de bu söz hakikatin tezahürlerindendir. Zira insan sadece bilgi edinen, öğrenen birisi değildir, daha önemlisi yargıda bulunan ve buna göre seçim yaparak eyleyen birisidir. Hakikatin değerini yitirdiği ya da önemsenmediği bir yerde insan eylemlerinin övgü ya da yargı bakımından değerlendirilmesi giderek zorlaşır. Dahası insan, hakikat anlayışına uygun olarak olayları, olguları, durumları yorumlayıp kendisini inançlar manzumesinin içine yerleştirir. Bu sayede doğruca eylem ve doğruca değerlendirme yapabilmek için bir mikyas elde etmiş olur.

1 Graham Harman, Nesne Yönelimli Ontoloji, çev: Oğuz Karayemiş, Tellekt Yay. İstanbul 2020, s. 25.
2 Lee McIntyre, Hakikat-Sonrası, çev: M. Fahrettin Biçici, Tellekt Yay., İstanbul 2019, s. 27.
3 Milay Köktürk, Post-Truht ya da Mağaraya Dönüş, Pasajlar Dergisi, Ocak 2020, sayı 4, s. 44.

CEMAL

1962 yılında Gönen/Balıkesir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı ilde tamamladı (1979). Gazi Üniversitesinde işletme okudu (1983). Beyaz Gömlek isimli ilk öyküsü 1982 yılında Güldeste Dergisinde yayımlandı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece, Hece Öykü ve Muhayyel’in çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere Arnavutçaya, Pencere ve Utanç Farsçaya; bazı öyküleri Korece ve Azericeye çevrildi. Esenlik Zamanları 1999 yılında TYB; Mürekkep 2012 yılında ESKADER ve Ömer Seyfettin öykü ödülünü aldı. Cemal Şakar 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat; 2019 yılında da Necip Fazıl Hikaye-Roman ödülüne layık görüldü. Eserleri: Öyküler: Gidenler Gidenler, 1990; Yol Düşleri, 1996; Esenlik Zamanları, 1999; Pencere, 2003; Hayalperdesi, 2008; Hikâyât, 2010; Sular Tutuştuğunda, 2010; Mürekkep, 2012; Portakal Bahçeleri, 2014; Kara, 2016; Adı Leyla Olsun, 2018; Utanç, 2020; Bir Avuç Dünya, (toplu öyküler) 2022. Deneme-İnceleme: Yazı Bilinci, 2006; Yazının Gizledikleri, 2010; Edebiyatın Sırça Kulesi, 2011; İmge, Gerçeklik ve Kültür, 2012; Edebiyat Ne Söyler, 2014; Hasan Aycın’ın Çizgi’si, 2016; Edebiyatın Doğası, 2019; Satır Arasındaki Anlam, 2020; Fragmanlar-Gerçeklikten Koparılmış İmge, 2022; Sanatın Kendiliği, 2024.Söyleşi: Dile Kolay, 2017.Edisyonlar: Sessiz Harfler, 2013; 40 Soruda Türk Öyküsü, 2018; Dilsiz’in Dile Gelişi, 2021; Kurmacanın Grameri (Ed.), 2021.

Daha fazla görüntüle