Menu
MAĞLUBİYET ERDEMDİR
Deneme/İnceleme/Eleştiri • MAĞLUBİYET ERDEMDİR

MAĞLUBİYET ERDEMDİR

 

Küçük kızın uzun ısrarlar ve çocuksu kararlılığı sonrası bir kedisi olmuş. Kedi de kız kadar küçük… İki yavru birbirini sevmiş… Tâ ki kedinin büyüme evreleri kızcağızınkinden hızlı olmaya başlayana kadar… Nitekim kedi bir yıl içerisinde büyüyüp bir aslan müsveddesi haline gelince eski oyunbazlığı kalmamış. Küçük kızın sıkıştırmalarına, can yakıcı oyunlarına küçük ama merhametli pençeleriyle mukabelede bulunmak mecburiyetinde kalmış… Kedicik derdini anlatmak istedikçe küçük kız hırçınlaşmış… Bu hırçınlığın temelinde sevgi olduğu kat’i imiş lâkin şahikaya varan sevginin nefret ile karışır olmasına mani değil imiş.

Günün birinde kedicik oyun arkadaşı küçük kızın ellerinde boğularak hayatını kaybetmiş. Kızın yanaklarında biriken yaşların kudreti kediyi geri getiremeyecek kadar yetersizken, zaman hükmünü icraya memur olduğu ikaz bâbından bir nidâ ile âleme ilan eylemiş.

Bilenler, bilmeyenler, bilmeyi bildiğinden ötürü bilmemeyi hicâp sayanlar önce sükût edip ardından eyvah demiş. Zaman hükmünü icrâ etmiş ya! Kahırlar sanmayın ki ertelenmiş…

*

Bir sazın yorgun tellerine binip yedi iklim dolaşan bir bozlak, nikotine bulanmış karanlıkların içinden yıldırım aydınlığına benzer bir çabuklukla tutundu perdelerin ucuna… Abdal yüreğinin, şiirin hasına ezgiler ulamasından mürekkep bir hikâye gibi bekledi bir müddet… Hançeresinden kopan “Ay dost!” nârası ile ötelerden seslenen bir gönüldü kulaklarda çınlayan… Bâkî’nin hoş sâdâ olarak nitelediği bundan fazlası değilmiş meğer… Zaten dörtlükler arasında kafiyeler nezaretinde saf tutan hece ölçüsüyle, aruzun bir anneden doğan bebekler kadar aynı olmasının temelinde de bu mevcut değil miydi? Hor görülen iki kardeş…

Sırlı metinler üzerine kafa patlatanlarla hem-hâl olmak deminde ayağım sürçüp düştüm nazardan… İntikam almak istercesine her şair ve yazardan… Kelimelerimin lüzumsuzluğuna sükûtu tuz eyledim. Tezenemin yıpranmışlığına öykünen tellerle dargınlık üzerine bir akit imza eylediğimi de duyan olmadı. Güz geldi ve geçti iklimlerin seyr-ü sefer eylediği o fasit daireden… Açmayan çiçekler sanmayın ki solmadı. Bağbân cahil… Cemreler beyhude… Söz… Küllenen köz…

*

Şadırvanlar ağlıyor. Kahkahalarla kol kanat geren güvercinlerin tombullaşan gövdelerine bakıp… Çeşmelerin usanmazlığından bir mana çıkarıp… Mermerlerin ciğerini dağlıyor.

Ebced hesabı ile içinden çıkılamayacak bir müşkülün orta yerinde… Farz edin ki bir yakut ya da altın değerinde… Müselleslerin makassız koptuğu bir seyahat misali… Çantasında iç kırıklıklarıyla peronda ağlayan bir küçük oğlancık gibi… Budanmış hasretlerin adanmış gözyaşlarına nazire ettiği mazide… Belki de kurulalı beri doğru tartmayan terazide… Kefesinden düşen bir can… Müşkül ile keşkül arasında… Issığ ot tadında bir mevzu…

Keyfe keder metinleri kıskanan kalemlerden dinledim. Mürekkebin siyahına bulanıp inledim. Üzerime çevrilen nazarların beyhudeliğini sezinledim. O vakit gök yırtıldı, yer yarıldı. Etrafım cinnetin süvarileriyle sarıldı. Duydum ki zaman onu tükettiğim için bana darıldı. Ve ruhum… Hayfâların harcı ile karıldı.

*

 Kediler kibirli olurmuş. Öyle der kimileri… Nankör olurmuş. Peh! Ekmek yediği ele köpekler gibi yaltaklanmadığından bu hükme varır dar bakışlı, kem nakışlı nazarlar… Bu sebepten kediyi nankörlükle aynı cümle içinde yazarlar. Hak’kın verdiği nimeti kediye ulaştıran vasıta kendini (Hâşâ!) Hak mı zanneder ki kedinin boynu ona bükülsün! Kedi şükrünü Hak’ka eyler. Vasıta vasıtalığını unutunca kediye zulüm eyler. Kedi haklıdır vasıta haksız. Hem sokaklar kedisiz olmaz kediler de sokaksız!

Kediler ve güvercinler… İkisi de birbirinin peşinde… Güvercinin fazladan yediği her darı kediye giden bir adım… Kedinin her bekleyişi bir âkîbete koşan uçurum… Uçmak deyince uçurtmalar süzülüyor hayalimin semalarında… Kuyruğuna ümitlerimi bağladığım bir uçurtma… Kuzuların yayıldığı bir çayırda bayır aşağı koştuğum zamanlara uçuyor. Bu hayale ne vakit uzansam… Başıma iş açıyor!

*

Şiirlerim ricât ediyor. İlham yitik akşamların ayyaşı… Kısılmış gözlerin ışığa bakmaktan caymamasından öte bir ıstırâb ile kendinden geçmiş… Taraflar taraf olmanın şuurundan sıyrılarak taraf seçmiş… Öyle mi kalem? Yanan ocağın közü geçmiş! Olamaz! Olmaz ey kalem! Şiir… Yüreği yanık yüzü güleçmiş… Kim bilir kaç şair zemheride harman kaldırmış… Yanık buğdayları can orağıyla biçmiş…

Hâmiş…

Birbirine giren hissiyatların içinden eserler yükselir her dem… İşte bu yüzden kaybetmek… Kaybetmek olduğundan beri erdem! 

 

 

 

 

 

 

Diğer Yazıları