Menu
Madalyonun İki Yüzü
Deneme/İnceleme/Eleştiri • Madalyonun İki Yüzü

Madalyonun İki Yüzü

“Hanımefendi çiçekleri kendi alacaktı.”


​Virginia Woolf, Mrs. Dalloway’e bu yalın ama derinlikli cümleyle başlarken, aslında modern insanın en büyük trajedisine ve aynı zamanda en büyük özgürlüğüne kapı aralıyor: Kendi dünyasını inşa etme çabası. Bugünün gürültülü, dijital bildirimlerle parçalanmış ve hızın kutsandığı dünyasında, Woolf’un 1925 yılında bir Haziran gününe sığdırdığı o devasa iç evren, bize aynadan daha fazlasını tutuyor. Karakterlerin zihinlerinde yankılanan o derin sarsıntılar, aradan geçen bir asra rağmen bizim de ruhsal kıyılarımıza vurmaya devam ediyor.


​Clarissa Dalloway, Londra sokaklarında akşamki partisi için çiçek bakmaya çıktığında, sadece taze bir buketin peşinde değildir; o, akıp giden zamanın, kaçırılmış fırsatların ve toplumsal maskelerin arasından kendi varlığını çekip çıkarma derdindedir. Bugün bizler de benzer bir devinim içindeyiz. Elimizde akıllı telefonlar, zihnimizde yarım kalmış onlarca düşünce kırıntısıyla caddelerde yürüyoruz. Woolf’un karakterleri gibi biz de kalabalıklar içindeyiz ama o kalabalığın yarattığı uğultu, içimizdeki ıssızlığı bastırmaya yetmiyor.


​Woolf, roman boyunca Big Ben’in sesini bir hatırlatıcı gibi kullanır. Saat kulesinden yükselen o metalik ses, Londra semalarına yayıldığında sadece vakti haber vermez, aynı zamanda insanın nesnel zamanın içinde nasıl hapsolduğunu fısıldar. Günümüzde bu sesin yerini bildirim sesleri, sonu gelmeyen "deadline"lar ve dijital saatlerin buz gibi rakamları aldı. Clarissa, saatin vuruşlarıyla zihnindeki geçmişe yaptığı yolculuktan uyanıp ana dönerken, bizler de ekranın parlaklığında kendi gerçekliğimizden kopuyoruz.


​Ancak Woolf’un dehası, bizi sadece Clarissa’nın ışıltılı salonlarına davet etmesinde değil, aynı zamanda Septimus Warren Smith’in karanlık dehlizlerine indirmesinde saklıdır. Septimus, savaşın yıkımını ruhunda taşıyan, modernitenin görmezden gelmeyi seçtiği o "yaralı" ötekidir. O, Clarissa’nın antitezidir; Clarissa hayatın estetiğine ve sürekliliğine tutunurken, Septimus hayatın katlanılamaz ağırlığı altında ezilir.


​Septimus Warren Smith karakteri, bugün "başarı" ve "mutluluk" sergilerinin arkasında büyüyen o dilsiz acının edebiyattaki en sarsıcı temsilidir. Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerinden dönen bu genç adam, aslında sadece savaşın değil, duyarsızlaşmış bir toplumun da kurbanıdır. Toplum, tıpkı romandaki Dr. Holmes ve Sir William Bradshaw gibi, bireyin içsel krizlerine "uyum sağlama" ve "normale dönme" reçeteleri yazar. "Hobi edinin", "kendinizi yormayın", "hayata karışın" gibi içi boş tavsiyeler, Septimus’un parçalanmış zihninde birer işkence aletine dönüşür.


​Bugün bizler de Septimus ile aynı kaderi paylaşıyoruz. Modern psikolojinin sunduğu tanıların ve ilaçların ötesinde, insanın anlam arayışına verilen mekanik cevaplar ruhu iyileştirmeye yetmiyor. Septimus, ağaçların kendisiyle konuştuğunu sandığında aslında doğanın saf gerçekliğine, insani olanın en derinine temas etmeye çalışmaktadır. Ancak sistem, bu "aykırılığı" delilik olarak etiketler. Clarissa partisinde "var olma" sanatını icra ederken, Septimus bir pencere kenarında "yok olma"nın eşiğindedir. Bu iki karakter hiç tanışmasalar da aslında aynı madalyonun iki yüzüdürler: Biri hayatın görünen yüzündeki zarafet, diğeri ise o zarafetin altındaki derin uçurumdur.


Mrs. Dalloway, bir dış gözlem kitabı değil, bir "oluş" kitabıdır. Karakterlerin birbirine çarpan düşünceleri, tıpkı bugün bizim sosyal medyada gördüğümüz o fragmanvari hayatlar gibidir. Birinin neşesi, diğerinin kederine teğet geçer ama kimse kimsenin tam olarak ne hissettiğini bilmez. Clarissa’nın partisindeki o sahte kahkahalar ve şık giysiler, aslında bugünün "mükemmel" filtrelenmiş fotoğraflarından farksızdır. Herkes orada, herkes vitrinde ama herkes kendi iç odasında yapayalnız.


​Woolf bize şunu öğretir: Hayat, büyük olayların toplamı değildir. Hayat, bir pencereden süzülen ışıkta, bir yabancının yüzündeki ifadede veya rüzgârın bir ağacın yapraklarını kımıldatışında gizlidir. Bizler bugün büyük anlamlar peşinde koşarken, anın o ince sızısını ıskalıyoruz. Clarissa’nın bir Haziran sabahı hissettiği o tazelik duygusu, aslında her sabah bizim için de mevcuttur, ancak biz bu tazeliği tüketim toplumunun tozlu raflarında kaybetmeyi tercih ediyoruz.


​Septimus’un intiharı ve Clarissa’nın bu haberi alış biçimi, romanın en can alıcı noktasıdır. Clarissa, bu trajik ölümde kendi hayatının bir yansımasını, bir tür "kurtuluşu" görür. "Ölüm bir meydan okumadır," diye düşünür. Ölüm, hayatın ortasında duran o aşılması imkânsız duvar gibi görünse de Woolf’un kaleminde bir tür bütünleşmeye dönüşür. Septimus’un ölümü, Clarissa’nın yaşamaya devam etmesini sağlayan o karanlık feda ediliştir. Modern insan olarak bizler ölümden kaçıyoruz, onu medikal terimlerin arkasına saklıyoruz. Woolf ise ölümü, yaşamın parlayan bir parçası olarak karşımıza koyuyor.


​Sonuç olarak, Virginia Woolf’un bu başyapıtı, tozlu bir rafın çok ötesinde, her gün yürüdüğümüz kaldırımlarda yankılanmaya devam ediyor. Clarissa’nın hazırladığı o parti aslında hiç bitmedi. Bizler hâlâ o partiye hazırlanıyoruz, hâlâ en güzel elbiselerimizi giyip içimizdeki Septimusları, yani o kırılgan ve yaralı yanlarımızı gizlemeye çalışıyoruz. Ancak Woolf, bize bu oyunun içinde küçük bir aralık bırakıyor: Zihnimizin o derin, durdurulamaz akışı. Eğer o akışa kulak verirsek, saatin vuruşları bizi sadece yaşlandırmayacak, aynı zamanda var olduğumuzu da hatırlatacaktır.


​Çiçekleri kendimiz almalı, zihnimizin koridorlarında korkusuzca yürümeliyiz. Çünkü Woolf’un da dediği gibi; "Hayat, üzerine simetrik olarak yerleştirilmiş bir dizi lamba değil, her şeyi kuşatan bir ışık halesidir."

Ayşe

1983 yılında Merzifon’da doğdu. 2006 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun oldu. 2010  yılında İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Kimya Bölümü’nde Tezsiz Yüksek Lisansını tamamladı ve pedagojik formasyon eğitimini alarak öğretmenliğe adım attı.Yaklaşık 15 yıl boyunca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı çeşitli kurum ve kuruluşlarda, engelli bireyler ve destek ihtiyacı olan çocuklarla  çalıştı. Bunun yanı sıra çeşitli eğitim kurumlarında Kimya ve Fen Bilgisi öğretmeni olarak görev yaptı. Hâlen öğretmenlik mesleğini büyük bir tutkuyla sürdürmektedir.Edebiyat alanında özellikle çocuklara yönelik içerikler üretmekten büyük bir mutluluk duyan yazarın, 2025 yılı Mayıs ayında, 3–6 yaş grubuna hitap eden “Hızlı Koşanlar Kasabası” ve “Benim Adım Cesur” adlı iki kitabı yayımlandı.Aynı zamanda Merzifon Bilgi Gazetesi’nde “Hikâye Bahçesi” adlı köşede düzenli olarak yazılar kaleme almakta; kişisel blogu üzerinden de yazın yolculuğunu paylaşmaktadır.İlk yayın deneyimini, 2025 yılında ‘23 Nisan Dergisi’nin özel sayısında yayımlanan “Egemenlik Ormanı” adlı öyküsüyle yaşadı.2025 Temmuz ayında yayımlanan Derin Kalem Dergisinin ikinci sayısında ise Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" eseri üzerine kaleme aldığı "Zaman Unutur, İnsan Tekrarlar: Macondo'da Yalnızlık Üzerine" başlıklı inceleme yazısı yayınlandı.

Daha fazla görüntüle