Menu
KÜÇÜK ASYA'YA AĞLAMAK
Deneme/Eleştiri • KÜÇÜK ASYA'YA AĞLAMAK

KÜÇÜK ASYA'YA AĞLAMAK

Gelecek herkes için karanlıktır. El yordamı işe yaramaz. Ama politikalar ülkelerin ve insanların kaderini etkileyecek güce sahipken geleceğin tamamen ışıksız olduğunu söylemek de anlamsızdır.

XIX. asırda, Avrupalıların ‘küçük Asya’ dedikleri Anadolu topraklarının içinde,  bugünkü Irak ve Suriye de bulunuyordu. Tarihi Mezopotamya toprakları, Doğu Akdeniz’deki Suriye toprakları ve Anadolu en eski medeniyet merkezleri iken bugün, bu toprakların kan gölüne dönmüş olması insanlık için yeterince utanç vericidir.

Geçmişe bakıyoruz. Birçok kıyımın ve kıyamın olduğu bir tablo ile karşılaşıyoruz. Jeopolitik konum itibariyle birçok gücün kıskacında olan bu topraklar, karışıklıklarla birlikte yine de en sessiz ve huzurlu günlerini İslam medeniyetinin zirve yıllarında yaşamış.

Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet zamanında(1451-1481) Memluklar ile hacc yollarının güvenliği ve ‘Bürke’ adı verilen su kuyularının tamiri için mücadele etmişti. Sultan II. Beyazıd (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim (152- 1520) Suriye, Hicaz ve Mısır topraklarına siyasi hakimiyet için çeşitli müdahalelerde bulundular. Nihayet XVI. asrın başlarında Ortadoğu’da 405 yıl sürecek olan (1517-1922) Osmanlı Devlet yönetimi başlamış oldu.

Daha IX. asırda Türkistan bölgesinden süren Türk göçleri bu bölgedeki Türkmen varlığını Araplar arasında homojen bir yapıya çoktan kavuşturmuştu. Osmanlı’nın bu homojen yapı karşısında takındığı tavır, bütün tercihlere gösterilecek hoşgörü şeklinde tezahür etti. Özellikle İslam medeniyetinin Osmanlı tarafından temsil edildiği dönemler bu hoşgörünün tüm coğrafyaya yayıldığı dönemler oldu. 405 yıllık bu süreç, İslam medeniyetinin bu coğrafyalar tarafından taşındığının da deliliydi.

XIX. asırda Osmanlı hakimiyetinde bulunan Irak ve Suriye toprakları üzerinde altı vilayet üç de müstakil mutasarrıflık mevcuttu. İnsan nüfusu ve sosyo-ekonomik hayata baktığımızda kendi kendisini idare edebilen bu topraklar, birçok ilim adamına ev sahipliği yaparak medeniyet inşasında da önemli rol oynamıştı.

Irak toprakları insanlığın ilk medeniyet alanı olarak biliniyor. Cudi Dağı’nın altında bulunduğundan eski Sami kavimlerinin ‘Arem’ adıyla andıkları bir kavme ev sahipliği yapmış, Babillerin (İlkçağ’da Keldaniler’in başkenti olan, günümüzde Hale mevkii olarak geçer), Ninovalar’ın mekanı olan bu topraklar rivayete göre Nuh’un evlatlarını da bağrına basmış, Babil kalesi yapılıncaya kadar burada yaşayan çocuklar, çoğalıp dünyaya yayılmışlardı.

Bu topraklar Büyük İskender’in dinmek bilmez ihtiraslarına da Cengizhan’ın, Timur’un Şah İsmail’in zulmüne de şahitlik etmiş, Silifkiya’nın ve Sasaniler’in yönetimlerine de girmişti. Emeviler döneminde gerçekleşen, İslam tarihinde içler acısı bir olay olan Kerbela da bu bölgenin talihsiz kaderinin bir parçası olmuştu.

Fakat bugüne kadar Türkler dışında bu bölgeyi tam olarak siyasi hakimiyetine alan devlet olmamıştı. Türk hakimiyetindeki Irak, en önemli siyasi ve ticari merkezlerden birisi haline gelmişti.

Kanuni’nin Bağdat ziyareti şii-sünni kaynaşmasını merkeze alan bir politika ile gerçekleştiğinde, bu bölgenin uzun sürecek olan barış havasına ciddi katkı sağlamıştı. Dört ay kaldığı Bağdat’ta Kanuni, en son Şah İsmail’in yakıp yıktığı enkazı temizlemiş, harab olan Ebu Hanife’nin kabrini tamir ettirmiş, İmam Kazım’ın ve Abdulkadir Geylani’nin türbelerini de ziyaret ederek kubbe ve diğer onarımlarını yaptırmış ve böylece şii-sünni kaynaşmasını vurgulamıştı.

Batının modern haçlı ruhu, Irak’a girerek, Bağdat, Kufe, Basra, Necid, Kerbela, Necef, Şatra gibi İslam tarihi ve insanlık medeniyeti için vazgeçilmez olan bu toprakları tarumar ettiğinde sadece insanlar ölmedi, bir tarih de kökünden silindi. İslam’ın insanlığa yayılmasında başat rol oynayan, bedel ödeyen, kurbanlar veren bu topraklar, bugün, batının azgın ticari hevesleri uğruna talan edilirken yine bedel ödüyor, kurbanlar veriyor.

Suriye topraklarına baktığımızda o da tıpkı Irak gibi birçok talihsizlik yaşamıştır. Bugün Ürdün, Lübnan ve İsrail arasında paylaşılmış olan Biladü’ş-Şam, tarihte ekonomik, askeri ve dini konumu nedeni ile birçok devletin nüfuz sahibi olmak istediği topraklardı.

Fenikeliler ve Aramiler’in toprakları olan Suriye, sonraları Asurlular, Babilliler, Persler, Silifkeliler ve Roma devleti tarafından yönetildi.

İslam medeniyetiyle Hz. Ömer döneminde tanışan Suriye, tıpkı bugün olduğu gibi o dönemde de azgın haçlı ruhuyla karşılaştıında önlerine korkusuz Atabeğler çıktı. Bu müslüman Türk beyliğinden sonra Eyyübiler haçlıları Kudüs’den de temizlediler.

Osmanlı yönetimi ile tanışma ise Yavuz zamanında oldu. Yavuz’un Şam’da ilk yaptığı şey, Şeyh Muhyiddin-i Arabi’nin kabrini bulmak oldu. Yeniden inşa edilen şehir sanki Arabi’nin ruhaniyetine emanet edilmişti. Yavuz’un başlattığı Suriye-Osmanlı bağı en son Hicaz demiryolu ile bu iki coğrafyanın kaderini de birbirine bağlayan zincirin son halkası oldu.

Suriye’nin bugün içinde bulunduğu içler acısı haline bakıp Şam, Beyrut, Sayda, Nablus, Halep, Cebel, Hama, Havran, Akka, Nasıra gibi İslam medeniyeti için önemli olan merkezlerinin sadece birer isimden ibaret olduğunu görmek bu topraklar için olduğu kadar insanlık için medeniyet için de büyük bir talihsizliktir.

Suriye’nin bugün artık dindiremez bir yarası vardır. Modern haçlı ruhu, Suriye’ye üç aşamalı bir saldırı ile girmeyi planladı. Birincisi; kendi kontrolündeki bir siyasi yönetimin, ciddi muhalifler oluşturacak şekilde kötü bir yönetim sergilemesini desteklemek, ikincisi; bu muhalif güçlerle yönetim arasında yaşanan savaşta masumların katledilmesine sessiz kalarak bunun bir ‘iç mesele’ olduğunu belirtmek ama el altından da muhalifleri desteklemek, üçüncüsü; sessiz kalan ya da yapacak bir şeyi olmadığı için ‘değerli yalnızlığı’ seçen devletlerin çıldırtıcı sessizliği/çaresizliği karşısında, müdahaleyi gündeme getirecek şekilde kendisini ‘vazifeli’ addederek bir akbaba gibi bu topraklara üşüşmek.

Şu anda olan şey budur. Bu üç aşama, titizlikle sürecini tamamlamış ve bütün dünyanın gözleri önünde (Irak müdahalesi rezaleti ortadayken) Suriye’ye Abd güçleri tarafından müdahale gündemdedir. Abd, Kongre’den çıkaracağı karar ile devletlerin sessizliğindeki onama eşliğinde Suriye’ye çatışmaları durdurmak üzere girecek. Sonuç Irak’takinden daha beter olacak. Bunun için müneccim olmaya gerek yok.

Ortadoğu’nun bu derin ve zengin insanlık tarihi, son yüzyılda işbirlikçi yönetimler vasıtasıyla politikanın ve uluslararası ilişkilerin kirli oyunları ile halkların kanları üzerinde yeniden biçimlenen bir ‘dünya düzeni’ne dönüşüyor. Abd, son iki yüzyıldır sözcülüğünü yaptığı demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda ‘işgal’den başka hiçbir şey yapmamasına rağmen, nasıl oluyor da dünya çapında insan hakları savunucusu kesilebiliyor anlaşılmış değil. Bireysel ve kitlesel sömürünün PR çalışmalarıyla bu denli üzerinin örtüldüğü, sevimli ve yararlı gösterildiği bir ortamda, bunun anlaşılması da pek mümkün görünmüyor.

*

Yazımı bitirdikten sonra elime bir kitap geçti. Ortadoğu’da Direniş adını taşıyan bu kitabın içindekiler bölümüne baktığımda şu başlıkları gördüm:

Deir Yassin Katliamı

Kibya Katliamı

Kefer Kasım Köyü Katliamı

Ürdün İç Savaşı

Yom Kipur Savaşı

Ain El Helweh Katliamı

Sabra ve Şatilla Katliamı

Kudüs Katliamı

Cenin Katliamı

Ve buraya alamayacağım kadar çok katliam vakası… Ortadoğu’nun tarihini bu dönemden sonra da katliamlarla mı yazacağız? Bunu görüp göremeyeceğimiz konusunda bir bilgimiz yok. Gelecek herkes için karanlıktır evet, ve maalesef tarihin bir tekerrür olduğu düşüncesi de tünelin ucundaki ışığı görmemize engel.

( edebistan-ekim 2013)