Menu
KONYA NOTLARI
Deneme/Eleştiri • KONYA NOTLARI

KONYA NOTLARI

Sabah 07.50’de idi Konya uçağı. Bir dostumun düğün daveti için buradayım. Konya her yönüyle idrak edilmesi gereken bir şehir. Tabii ki büyük şehirlerde hele de İstanbul gibi bir şehirde yaşayanlar için, genel görünüm diğer Anadolu şehirlerinden pek farklı değil: Sakin, telaşsız, yemeyi ve gezmeyi seven, hasılı hayattan zevk almayı bilen insanlar, trafik yok vs. Geliş sebebim olan düğün merasiminden ayrıldıktan sonra beş saat kadar Konya’nın merkezinde gezilebilecek yerleri dolaşıyorum. Alaaddin’den, Karatay ve İnce Minareli Medrese’ye, Selçuklu yapısı daha başka cami ve mescitlerden, Konevî türbesine ve bazı kitapçılara kadar varan bir yelpazede ayaklarıma kara sular ininceye kadar turluyorum.

Tabii ki böyle bir gezi mutlak olarak Mevlânâ’dan başlamalıydı. Hayâlimdeki, Mesnevî’deki, Dîvân-ı Kebîr’deki Mevlânâ’yı bulabilecek miydim acaba bu şehirde? Kalabalıktan çekinmedim desem herhalde gerçeği saklamış olurum. Ürkek adımlarla vardım Mevlânâ’nın huzurun ya da Müze’sine. Her bir köşede bir grup insana bir şeyler anlatan birileri. Hangisine kulak verdiysem “keşke duymasaydım” cinsinden söylendiğim anlatılar. Her neyse... Müzeyi kabaca gezdikten sonra içeriye yani türbeye geçiyorum. İsmini hatırlama imkânım olmayan onlarca çelebinin ardından heybetli bir sanduka ile karşı karşıyayım. Mehâbet hissi uyanıyor gönlümde. İçli bir fâtiha gönderiyorum Rûmî’nin aziz ruhuna. Ancak insanların sanduka etrafındaki tutumlarını paranteze alarak söylemem gerekir ki bu heybetli sandukanın etkisi Konevî’nin türbesini gördükten azaldı gönlümde. Oradaki dinginliği/gönül huzurunu Mevlânâ’da bulamadım. Sanki Mevlevî hâli, neşvesi ve semâının bir tür dışa bakışına mukabil, daha entelektüel bir zemine sahip vahdet-i vücûd teorisinin daha ziyade gönülde ve zihinde kalışının muhtemel bir etkisiydi bu. Belki de sadece aşırı kalabalıktan bana öyle gelmişti…

Mevlânâ’dan çıkınca sokak aralarına dalıyorum. Çünkü şehirler ara sokaklarıyla konuşur çoğu kez insanlara. Her yanından tarih damlayan bir şehirde olduğumu bir kez daha anlıyorum Konya’da. Türbeler, mescidler, restore edilen onlarca mekan vs. dolaşıyorum akşama kadar. Evliyâ’nın şehirle ilgili keyifli izlenimleri geliyor zihnime. Alaaddin Tepe’sindeki çalışmalara da bakılırsa belediye tarihi eserlerin ihyâsına önem veriyor. Sadece bir örnek vereyim: İkindi için ufak bir mescitteyim, Beyhekim Mescidi’nde. Taşın serinliği ne iyi geliyor insana, özellikle de sıcak günlerde. Biraz soluklanıyorum, kitap karıştırıyorum. Taşların konuşabildiğini Cansever’den öğrendiğimizi söylerken ne kadar haklı Cündioğlu. O şirin kompozisyonun içerisinde varlığını yitirip bütün ile anlam kazanan taşlar ne çok şey söylüyorlar…

Akşam yani dönüş vakti yanaşmışken şehirde son adımlarımı atıyorum. Konevî’yi gösteren tabelayı görünce hiç tereddüt etmeden okun gösterdiği yöne dönüyorum, biraz sonra sakin, tekellüfüz ve mütevazı türbedeyim. Her yanı açık, sade ve heybeti sadeliğinde gizli olan bir mekan. İçeride bir hanım var, bir şeyler okuyor içli çili. Ben de varıyorum kabrin başına. Bir fâtiha okuyup biraz duraklıyorum, ayrılmak istemesem de çıkıyorum türbeden ağır ve düşünceli adımlarla. Uçak 20.25, İstanbul’a varışım 21.30. Yorucu mu yoksa dinlendirici mi olduğunu kestiremediğim bir günün ardından uzanıyorum yatağıma.

05.05.2013