Menu
İKİ YAZI
Deneme/Eleştiri • İKİ YAZI

İKİ YAZI



Müslüman Kadın, İş Hayatı ve Aşınan Değerler

Kocaman şirketlerimiz oldu. Yüzlerce insana iş imkânı sunduk. Artık ayaklarımız üzerinde durabiliyorduk. Yıllar boyunca gece gündüz dünyayı imar etmek için uğraşmıştık. Manevi adımlar atmayı da sürdürmüştük. Ev sohbetlerimiz, zikir meclislerimiz, tarikat-cemaat bağlarımız, düzenli kulluklarımız vardı. Kızlarımızı okutmamanın bedelini zamanında çok ağır bir şekilde ödediğimizden, artık farklı düşünüyorduk. Onlar da okumalı idi. Çünkü hayat müşterekti. İhtiyaç duyduğumuz anda toplum içerisinde işimizi görecek bir kadın aradığımız zaman, boynumuzu büküp kalmamalı idik. En iyi okulları okumalı, en iyi yerlere gelmeliydi onlar da.

Ülkemizde yıllardır kız çocuklarının da okula gitmeleri için her kesimden büyük teşvikler geliyordu. Ancak başörtülü kızlar büyük bir itina ile bunun dışında tutuldular, hiçbir zaman “haydi kızlar okula” sloganındaki kızlardan kabul edilmediler. Buna rağmen onlar, her zaman türlü mücadelelerle, bazen fetvalı tavizlerle, bazen ailelerini de karşılarına alarak eğitimlerini sürdürdüler. Bazıları yarı yolda kalmak zorunda bırakıldı. İş, tercih yapmaya gelmişti. Onların çoğu “bir diploma için değerlerimden taviz veremem” dediler. Bazıları ise “maslahat” gereği yollu öğretilerle diplomalarına kavuştular. Yıllar geçtikçe “taviz veremem” diyenler azalıp ortadan yok olurken, “tabii ki okumak için başımı açmalıyım” diyenler çoğaldı. Sadece söylemlerdeki bu tavır değişikliği bile aslında bir yerlerde yanlış giden bir şeylerin olduğunu göstermeye yeterdi. Çünkü diploma giderek daha vazgeçilmez bir olgu olarak kodlanmıştı.

Evet, diplomalar alındı. Artık topluma çıkılabilirdi. İş sektörünün tam göbeğinde nur topu gibi “başörtülü olarak çalışmayı talep eden kadınlar problemi” doğdu. Aslında bu, özelde bizim problemimizdi. Öyle ya, zaten değerlerimize savaş açanlar bu kadınlara iş vermezdi. Ve namazlı abdestli ve şirketli zenginlerimiz kapılarını bu kadınlara açtı. Ama şöyle bir problem vardı: Bu kadınlar hiçbir zaman hak ettiklerini alamadılar. Kendileri kalitesinde açık kadınlardan daha fazla iş gördüler, şirketleri için fedakârlıklar yaptılar, canlarını dişlerine taktılar ama onlarla aynı ücreti dahi hiçbir zaman göremediler. Böyle geçip gitti yıllar. Ancak değişen bir şey olmadı. İşverenlerin söylemi neredeyse hep aynıydı: Biz onlara iş vermezsek, başka bir yerde mevcut durumlarıyla çalışamazlar. Aslında bu, zımnen şu anlama geliyordu: Elimize mahkûmlar, dediğimizi yapmak zorundalar. Bazı işverenler ise daha netti: “Bu kadınlarla çalışmak çok zor. Kariyer planı olgusu bunlarda kesinlikle yok. Birkaç sene çalışıyorlar sonra da çekip gidiyorlar. O yüzden biz, bu kadınlara iş veremiyoruz.” Buna benzer ifadeleri tenis kortunda heşamosu ve elinde tenis raketiyle objektiflere poz veren, zengin-Müslüman/Müslüman-zengin dikotomisinde patinaj yapan Müslüman kesimin patronlar kulübünün ileri gelen bir yöneticisinin de söylediğini hatırlatalım. Ne de güzel mazeretlerdi bunlar!

Öyle veya böyle, az veya çok toplumda artık böyle bir sınıf da vardı. Okumuş, diploma sahibi (daha doğrusu diploma ile değer kazandığını zanneden), para kazanan (sonradan anlaşıldı ki, bu “paraya hükmetme” ya da “paranın hükmüne girme” gibi bir anlam taşıyormuş), ailesinin değerleriyle çatışmaya başlayan (çünkü onların “çağın gerisinde kaldığı” düşüncesi vardı, kendi anlayışları ise en pürüzsüz ve en doğruydu), özgür olduğunu düşünen (buradaki özgürlük genellikle aile bağlarından bağımsızlığı ifade ediyor), her türlü ortama girip çıkabilen (bu da özgüven tezahürü olarak sunulmuştu), ikili ilişkilerinde serbest, evliliği ve aile yaşantısını öteleyen bir “modern inanan kadın.” Bu kadın tipi, tabii ki çalışan Müslüman kadınların tamamını ifade etmiyor ancak böylesi bir karakter arz eden kesimi görmezden gelme lüksü de olmamalı.

Şimdi yine tamamen bizim sorunumuz olan bu meselenin toplumsal tezahürlerinden bazılarına kısa bir bakışla konuyu toparlamaya çalışacağız. Birinci problem alanımız bu kadınlarımızın aile algılarına dair. Evlilik yaşının geciktirilmesi ve çocuk sayısının azaltılması, bu tipin en istikrarlı olduğu konular olarak dikkatleri çekiyor.

Ailenin meyvesinin çocuk olduğunu, iyi bir toplum için iyi yetiştirilmiş evlatların önemini mezkûr kadınlar da elbette biliyorlar. Ancak ne tam feminist olabilmiş ne de değerlerini özümseyebilmiş olan bu portre, bedeni ile ilgili tüm tasarruf hakkını ve toplumsal konumunu belirleme yetkisini sadece kendisinde gördüğü için binlerce yıldır bin bir tecrübe ile yerleşmiş olan aile yapısının dışında kalmaya çabalamaktadır. Beden onundur, her bir çocuk ise bedenin deforme olması anlamına gelmektedir. O halde bundan uzak durulmalıdır, eğer yapılamıyorsa en az zayiatla (bir, en fazla iki çocuk) konu baştan savılmalıdır!

Toplumda anne profili saygınlığını yitirmektedir. Evinde tüm enerjisini çocuklarına sarf etmeyi nimet bilen anne gitmekte, yerine yatırımı nesle değil, maddeye yapma konusunda oldukça kararlı bir modern inanan kadın gelmektedir. Ev işleri kesinlikle onun işi değildir, zaten dinen böyle bir sorumluluk alanı da yoktur. Tüm ömrünü ailesine kesinlikle hasretmeyecektir. Gençliğini duvarlar arasında heder etmeye hiç niyeti yoktur. Yapacak çok işi vardır. Kariyeri önemsemektedir. Dolayısıyla buna engel olma ihtimali bulunan her şeyden itina ile kaçınmalıdır. Başka bir deyişle, evde “rabbu’l-beyt” olarak bir tanecik olan bu kadın tipinin, iş dünyasında üçüncü sınıf insan olarak yaşantısını sürdürmeye çabalaması ilgi çekicidir. Hem de sadece, maddi kaygılar yüzünden.

İlgi çekici olan bir diğer nokta, ilmi anlamda geleneğine gayet bağlı olduğunu ifade eden kadınların dahi, kadın hakları savunusunda feminist anlayış ile neredeyse tam bir uyum arz etmeleri, aile, çocuk, akraba ziyaretleri konusunda ise oldukça sorunlu bir portre çizmeleridir. Mesela doktorayı bitirmeden çocuk düşünmeyen bir kadının (ki, bu en iyimser deyişle 28-29 yaşa tekabül ediyor), aile ile ilgili sağlıklı bir şekilde düşündüğü söyleyebilmek oldukça güç. Belli bir yaştan sonra her şeyin çok daha zor olacağını bilemeyecek kadar cahil değil tabii ki bu hanımlar, ama sorun şu ki, bir zihniyet dönüşümünün etkisiz elemanları olarak bir şeyleri sürdürmeye çalışıyoruz. Halbuki nesiller, Türkiye şartlarındaki akademik seviye göz önüne alındığında kalitesi tartışılacak 100-150 doktora tezi ile değişmez, bilinçli anne-babalar ve cennet misali aile yuvaları ile değişir. Bir kadın en az 6-8 yıl boyunca enerjisini bu işlere sarf edeceğine, iki-üç güzide evladı topluma muştulasa herhalde daha büyük bir hizmet yapmış olacaktır.

Aslına bakılırsa ilerleme ile az çocuk sahibi olma arasında kurulan mantıksız ilgi sadece herhangi bir kadının değil, modern Müslüman kadının zihnini de istila etmiş görünmektedir. Yine ilerlemenin sadece maddi olanla ilişkilendirilmesi ise bambaşka bir paradigma kaymasına işaret etmektedir. Halbuki içerisinde yetiştiğimiz ailelerin yapısı herkesin malumu. Fıtri görev taksimi, nasıl olması gerekiyorsa o şekilde belirlenmiş. Bunun dışındaki talepler ise olsa olsa garpzede güruhu ilgilendirmelidir. Ama mesela burada kalmamış kesinlikle. Artık bu birey başkası için fedakârlık yapmayı göze almamaktadır. Hatta bunu önemsememektedir. Dolayısıyla eskinin beraber sıkıntılara göğüs geren aile tipi gitmekte, maddi imkân oldukça yan yana duran, maddenin tükenmesi ile de soluğu mahkeme kapısında alan bir tipi gelmektedir. Çünkü taraflar birbirileri eksiklerini tamamlayacak yarımlar olarak değil, bir şekilde aynı çatıyı paylaşmak durumunda kalan iki tam olarak konumlandırmaktadırlar. Bu ise temelde zevc-zevce birlikteliğini kavrayamamak anlamına gelmektedir.

Aile algısından sonra kısaca temas edeceğimiz diğer konu, marka kullanımı. Buradan markalaşmaya karşı olduğumuz anlaşılmasın (orası zaten öyle de, şimdi farklı bir mecradayız). Bilindiği gibi Hz. Peygamber, yerlerde sürünecek şekilde uzun elbise giyilmesini yasaklamıştı. Bunun gerekçesi ise, rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, bu tavrın kişiyi gurura sevk etmesi veya kişinin bu tarz bir giyinişle toplumsal statü kazanmayı arzulaması idi. Şimdi şöyle bir soru sorsak: Eğer yasağın illeti kibir ve statü kazanma ise, bugün marka giyerken statü elde etmeyi arzulayan ve içten içe kendisini ayrıcalıklı/üstün hissetme takıntısına dûçar olan biri bu yasağın kapsamına girer mi? Zor bir soru değil bu. Peki, şimdi asıl konumuza dönecek olursak, günümüz insanı sadece kaliteden dolayı mı, marka giyer? Mesela Burberry, Vakko, Gucci vb eşarp, Louis Vuitton, Lacoste, Dockers vb çanta, ayakkabı markalarını Müslüman bir zihnin neresine yerleştireceğiz? Yani işin israf boyutuna türlü çıkış yolları bulabilirsiniz, işte “imkânın kul üzerinde görülmesi gerektiği”, “zekât verildikten sonra istenildiği gibi davranılabileceği” vs. (tabii bu vb nasların durumu meşrulaştırma tarzındaki anlamlandırılışları ayrı bir sorun teşkil etmektedir) Peki, emperyalizm-marka ilişkisinde bu tavır nereye oturur? Hadi daha değişik bir surette soralım: Ahlak, böylesi bir zihniyetin, tesettürün, hayatın neresinde? Ya da değişik bir şekilde ifade edecek olursak, yaşantı tarzındaki doğruluk, dürüstlük, erdem, hayâ, tutarlılık, eylem vb ile ayrı ve özel olamayan bu insan, mevcut zaaflarını ya da komplekslerini giyim-kuşamı/dış görüntüsü ile aşabilir mi? Sahi insan içini/özünü yıprattığı, ondan bir şeyler tırtıkladığı oranda mı dışına özen gösteriyor? Bu kadınları bu tip giyim tarzına iten sosyal çevrilmişlik güdüsüne ve muhafazakar kesimin içerisinde artık daha bir yoğunlukla yer alan “şartlara uygun eş” arayan erkek tipolojisine de temas etmek gerekir. Yani bu kadınlar giyim-kuşamlarıyla statü ararken, aslında kendilerini markalarıyla ve paralarıyla değerli gören bir güruha da göz kırpmış olmaktadırlar.

Takdir edileceği üzere, marka/kibir/statü merkezli bu tarz bir giyim-kuşamı benimseyen onlarca insan çevremizde artık. İşin ilginç yanı ise, bu kadınlar oldukça eğitimliler. Bir başka gariplik ise, bu kadınların ailelerinin büyük kısmının, bu ülkede değerleri için zorluklar yaşamış, bedeller ödemiş aileler olması. Gariplikler saymakla bitmez ama bu kadınların ciddi bir kısmı ibadetlerine devam eden kimseler. Herhalde bu doneler yanlış giden bir şeylerin olduğunu gösteriyor. Özetle ahlak-ibadet, ibadet-muamelat dengeleri yıpranmışlık arz ediyor.

Atılası yükler…

Nedir yük dediğimiz şey? Nedir bize yüklenen? Nedir bizim olmadığı halde bizim sırtımızda olan? Nedir taşınası yük? Nedir atılası yük?

Atılası yükle taşınası yükü birbirinden ayırmak gerçekten zor. İnsanın bu dünyaya yük taşımak için geldiği aşikâr. Daha doğduğu anda başlıyor yük taşımaya ve öleceği ana kadar sürüyor bu hamallık. Mesela yaratıcıya karşı olan ödevlerin/kullukların tamamı yüktür. Zaten bunlara din dilinde teklîf denilmektedir ve bu kelime dahi insanın bazı yüklerin altına girmeye davet edildiğini gösterir. Evet, inanan biri bu yükleri taşınası yükler olarak kabul eder ve bir ömür “of” demeden sırtlar.

Peki, nedir yük? İnsanın özü itibariyle kendisinde olmayan yani cevherinde bulunmayan ancak kendisi, ilahı ve çevresi ile ilişki kurabilmek için istemli veya istemsiz olarak taşımayı kabul ettiği şey. Ancak burada kalmıyor tanım. İnsan, kendisi ile ilişki kurmak için ayrı, ilahı ile ilişki kurmak için ayrı, çevresi/sosyal çevrilmişliği ile ilişki kurmak için ayrı yükler yükleniyor. Kendi sesini duymak için yükleniyor insan. Öncelikle kendisini duyması gerektiğinin bilinci ile yani bilinçlilik yüküyle. Zihnini durulaştırmak, gönlünü arındırmak için, kendi dışında olan şeyleri kucaklıyor ve sırtına alıyor ve uzunca bir çabadan sonra yeniden kendisine adımlıyor. Yani insan, özünü işitmek için özü dışındaki şeyleri kendisine taşınası bir yük biliyor. Az yoklarsa insan kendisini, bu noktada, sırtlamak zorunda olduğu bir yük olup olmadığına karar verebilir. Yani insanı(n özünü) kucaklamak için insan(ın kendisi) dışındaki herhangi bir unsurla beslenmek sadece zaman kaybıdır. Bu aslında her türlü aracın yük olduğuna dair bir kabulü de içermektedir. Zaten herhangi bir araç, insanla uyum arz ettiği zaman/kadar kullanımda kalabilir. İnsanla çatışan/çelişen araçlar ise zamanla tasfiye edilir. Ancak bir araç insanla ne kadar uyumlu olursa olsun, insanın dışında olmak hasebiyle atılası yük kapsamında ele alınmalıdır. Bu manada dingin bir zihni ve kalbi yapının, insani melekelerle, dolayısıyla insanı insan yapan hasletlerle aracısız olarak irtibat kurması beklenmelidir. Tabii ki, bu kabulün de bazı sorunları vardır. En ciddi sorun ise, insanın kendisini dinlemeyi unutmuş olması ve aracı olmadan özü ile irtibat kuramayacağına dair şartlanmışlığıdır.

İkinci yük türü kişinin ilah(ı) ile iletişimini temin için yüklendiği yüklerdir. Bunlara ibadet denilmektedir ve daha önce belirtildiği üzere bunlar teklîf şeklinde nitelenir. Temelde ahiret düşüncesi bu teklifleri yüklenmeyi gerektirmektedir. Bu yükleri yüklenen kimse ise mükellef diye tesmiye edilir. Yapılan işlerin bir karşılığı olacağına dayanan temelli bir inanç, burada yapılan ve zâhiren pek de mantıklı durmayan pek çok unsurun sevilerek kabul edilmesi sonucunu tevlîd eder. Ancak burada da yüklenilesi ve atılası yükler arasında karışıklık olabilmektedir. Örneğin Rabb Teâlâ’nın, elçisinin örnekliği ile “yap” dediğini severek yapmak bireye yetecekken, onun haddizatında “yap” demediği ve biraz tefekkürle yapılmasını istemeyeceğinin düşünülebileceği bazı eylemleri, kişinin kendisine ödev bilmesi, atılası yükün kapsamının bazen oldukça hassas alanlara uzanabileceğini göstermektedir. Aslında Elçinin (s.a.s) sıklıkla aşırılıktan sakındırma hassasiyeti göstermesini bu bağlamda okumak gerek. Kul-yaratıcı arasında atılması gereken yüklerden biri de, kişinin, ilahın ve dinin hakikatine bir aracı olmadan erişilemeyeceği şeklindeki kabulüdür. Bu kabul de ciddi sorunlar barındırmaktadır. Burada en göze batan nokta, kişinin esmâ’ya tecelli olan seçilmiş bir kul olarak kendi yerini tayin edemeyişidir. Yani kişinin, “ben”inin farkında olmamasıdır. Ancak bu “ben bilinci” ile ben’in putlaştırılması arasındaki hattın yakınlığı tehlikesi birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar ise sağlam temelli bir Allah bilinci ile aşılabilir ve bu Allah bilinci ise yine kişinin kendisini dinlemesi ile doğrudan ilişkilidir. Klasik İslam literatüründeki nefsini bilenin Rabbini bileceği şeklindeki ifade de bu bağlamda okunabilir.

En sorunlu alan ise insanın kendi çevrilmişliği içerisindeki vasatını tayin eden yüklerin tespitidir. Bu yüklerin ne kadarı taşınası, ne kadarı atılası yük, bunu tayin etmek gerçekten oldukça zordur. Mesela teknolojinin insanı kuşattığı bir ortamda “imkânım var” deyip her türlü aleti kendine yük etmek hangi kapsama girer? Yani cidden eşyalarla hınca hınç dolmuş bir ev kime yük? İnsanın, fıtraten sade olandan hoşnut oluşunu öteleyen her artı şeyi atılası yük kapsamında değerlendirebiliriz. İnsanın tercih ederken zorlanacağı kadar çok giysi, ayakkabı; içerisine girince, sükûnetten çok bir karnaval yerine girmiş izlenimi veren bir ev; insani ilişkileri ve kişinin kendisi ile hemhâl oluşunu sekteye uğratan her türlü teknolojik alet bu kapsamda değerlendirilebilir. Burada önemli olan, kişinin, etrafının bu yüklerle dolu olduğunun farkına varmasıdır. Çünkü bu farkındalık sağlanmadığı müddetçe, kişinin kendisi ve ötesi ile kavî bir bağ kurması mümkün değildir. Bu bilinçlilik hali ise çözüm arayışlarını tetiklemelidir. Yani sosyal hayatta “olmazsa olmaz” bir biçimde kodlanan pek çok şeyin, “olmasa da olacak” şeyler olacağının ayırtına varmak, öncelikle kişinin kâinattaki konumunun tayini, son tahlilde ise öte dünyalı bir kul olduğu bilincini doğuracaktır. Çözüm arayışları her zaman kesin sonuçlar vermeyebilir ancak düşünme mecburiyeti, gerçekleşmeyen tekliflerden dolayı yok sayılamaz.

Atılası yüklerin, insanî melekeleri peder pey zedelediği aşikârdır. Erdemli bir insan olma yolunda taşınası yükler yerine atılası yükleri omuzlayan insanlar, ekseriyetle çabucak soluğu kesilen ve umutsuzluğu içselleştiren kimselerdir. Hâlbuki insanın, topraktan başlayarak mele-i a‘lâ’ya giden yolculuğunda en ihtiyaç duyduğu şey, farkındalıktır. Bu farkındalık bireyin kendisi, çevresi ve rabbi ile olan ilişiklerini tanzim etme imkânı verecektir. Her ne kadar atılası yükler bazı zamanlar cazip bir karakter arz etse de, insan taşınası yüklerle insan olabilmektedir. Ve bu dünyada taşınası yükleri sırtlananlar sonsuz hayatta her türlü yükten âzâde olurken, atılası yükleri yüklenenler, bu dünyada onları taşıdıkları yetmiyormuş gibi, bir de diğer tarafın yükleri için hamallık rezervasyonu yaptırmış olmaktadırlar. Özetle dünyevi/atılası yükler yerçekimine dayanamayıp yükleneni aşağı doğru çekerken uhrevi/taşınası yükler layığınca yüklenildiğinde insanı ait olduğu yere götürür.

Diğer Yazıları