Menu
GAZZE’DE “ÇOCUKLUĞUN ÖZÜ YOK EDİLDİ”
Deneme/İnceleme/Eleştiri • GAZZE’DE “ÇOCUKLUĞUN ÖZÜ YOK EDİLDİ”

GAZZE’DE “ÇOCUKLUĞUN ÖZÜ YOK EDİLDİ”

Bu ifade Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu’nun Gazze’deki çalışmalarda çocukların yaşadığı yıkımı, şiddeti ve hak ihlallerini anlatan raporunda yer alan çarpıcı tespittir. 

Bu gün 7 Ekim 2026, İsrail’in Gazze’ye ve daha geniş anlamında Filistin halkına karşı sürdürdüğü canlı yayınlanan soykırımın üzerinden üç yıl geçti. Gazze’nin üzerinde binlerce şafak söküyor. Herbiri çatıların yokluğuna doğuyor. Uykusuz, göz kırpmayan, affetmeyen aynı uğultunun altında binlerce gece. Yirmi bir bin çocuk; okumayı öğrenmeden önce deftere kaydedilmiş bir nesil. On iki bin doğamamış bebek, nefes almadan kökünden vurulmuş bir halk. Çocukların kasten öldürülmesi soykırım niyetinin tespitinin kilit bir unsurudur. “Çocukluğun Özü Yok Edildi” diyen bir rapor bunu teyit ediyor.


Eğer hukuki ilkeler en çok korunmaya ihtiyaç duyulduğu anda en savunmasızları koruyamazsa çöken sadece şehirler olmaz, kurallara dayalı insanlık fikri de aşınmaya başlar. İnsanlık nadiren tek bir suç yüzünden ölür. İnsanlık suçlar sıradanlaştığında, mağdurların acıları karşısında öfke azaldığında, siyasi çıkarlar insan onurunun önüne geçtiğinde ölür. Bir gün silahlar susutuğunda, geriye tek bir soru kalacak: Kim biliyordu, kim konuştu, kim harekete geçti ve kim sessizliği seçti?


İsrail, Gazze’nin ve halkının üç yıldır sistematik bir şekilde yok edilmesi yani soykırım suçunu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir aşırı noktaya taşıdı. Eğer önleme iradesi olsaydı, bu önlenebilirdi. Yani, eğer soykırım dünyayı özellikle de BM’yi, Orta Doğu’daki kardeş ülkeleri ve başta ABD olmak üzere silahlarını ve ruhlarını İsrail’e satan Batı ülkelerini onu durduracak kadar öfkelendirseydi. Ve dünya mevcut soykırımı durdurmak için hâlâ hiçbir şey yapmıyor. İsrail, Gazze’de insan yaşamının temel direklerinin herbirini sistematik ve kapsamlı bir şekilde yok etti. İsrail’in Gazze’deki çocukları kasıtlı olarak hedef alması, Gazze’nin geleceğini yok etme niyetini korkunç bir şekilde ortaya koymaktadır.  

Gazze’nin bir laboratuvar gibi işlev gördüğüne dair geniş iddia çok sağlam bir zemine dayanıyor. Çünkü kanıtı silah endüstrisinin kendi dilidir. Gazeteci Antony Loewenstein, Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor? adlı kitabında İsrail savunma firmalarının ürünlerini “savaşta test edilmiş”, “muharabede kanıtlanmış”, “sahada test edilmiş” olarak nasıl pazarladıklarını belgeledi. Bu etiketlerin değeri tam olarak yurt dışına satılmadan önce Filistinlilere karşı kullanılmalarından kaynaklanıyor. Mantık gizli değil, açıkça ilan ediliyor. 


Bir de ses çıkarmayan silahlar var. Yiyecek, su ve bunları üretme araçlarından mahrum bırakmak; tüm bunlar Gazze’de belgelenmiştir. Kıtlık savaşın bir yan ürünü değildi. Kanıtlar bunun da planlı olduğunu gösteriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü verilerine göre; 2025 yılının sonlarına doğru, Gazze’nin tarım arazilerinin neredeyse % 87’si hasar görmüştü, zeytinliklerin yaklaşık % 90’ı, meyve bahçelerinin ve ağaçlarının % 89’u tarla ürünlerinin % 88’i ve tarımsal kuyuların yaklaşık % 87’si kullanılmaz hale gelmişti. Seralar hayvancılık ve balıkçı filosu harap olmuştu, 2500 kümes hayvanı çiftliği yok edilmiş balıkçı limanları tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu yakıp yıkma taktiğinin imzasıdır. Savaşın tesadüfî hasarı değil bir nüfusun kendini besleme kapasitesinin ortadan kaldırılmasıdır.  


Susuzuluk da eş zamanlı olarak yaratıldı. Kişi başına düşen su miktarı kuşatmadan önce günde yaklaşık 84 litre iken kuşatma sırasında üç litreye kadar düştü çünkü tuz arıtma tesisleri, kuyular ve boru hatları vuruldu veya yakıt ve enerjiden mahrum bırakıldı. Kıyı su kaynakları tuzlanmaya ve kirlenmeye doğru itildi. Açlık uzmanları, kapılar açılırsa açlığın nerdeyse bir gecede sona erebileceğini gözlemlediklerini belirtti. Bu da kuşatmanın bir politika olduğunu gösteriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü kasıtlı su yoksunluğunun bir imha eylemi ve soykırım eylemi anlamına geldiği sonucuna vardı. Tıbbi tesislere yönelik tekrarlanan saldırılar hastanelere yapılan baskınlar, sivillere ateş açan silahlı insansız hava araçlarının kullanımı, bunların hepsi elektrik ve malzeme yoksunluğu ile birleşince insani yardım kuruluşlarının tek bir cümleyle özetlediği sonucu doğurdu: Gazzenin artık işleyen bir sağlık sistemi yok.


Silahlar sustuğunda kullanılan her türlü silahın en vahim sonucu, toprağa, suya, bedenlere ve bir halkın genlerine yerleşmesi dolayısıyla bir nesil veya daha fazla süre boyunca öldürmeye devam etmesidir. 


İsrail’in Gazze’deki Barbarca Ekolojik Yıkımı Planlıdır.


Fiziksel yıkımın boyutu başlı başına bir sağlık felaketi. Birleşmiş Milletler Çevre Programı değerlendirmesinde, ağır metaller ve patlayıcı kimyasalllarla dolu muhimmatın Gazze’nin toprak ve su kaynaklarını kirlettiği, patlamamış mühimmatın çocukları yıllarca sakat bırakacağı ve hatta yıkılan çatıdaki güneş panellerinin bile kurşun ve diğer metallleri toprağa sızdıracağı konusunda uyardı. Sokaklarda tarım arazilerinde kurşun, civa ve kadmiyum molozların içinde yatıyor. Kanserler, doğuştan gelen sakatlıklar, gelişim bozuklukları bir popülasyonun üreme sağlığını değiştiren bu en sinsi miras; biyolojik mirastır. Ve hepsinden önemlisi bedenin ötesinde zihin yatar. Bir nesil çocuk, bombardıman, açlık, tekrarlanan yer değiştirmeler ve aile kaybı arasında büyüdü. Bu hiçbir ateşkesin iyileştiremeyeceği ve çukurlar doldurulduktan çok sonra bile Gazze’yi şekillendirecek psikolojik bir yaradır. Bu nedenle çatışma sonrası iyileşme terimi yanıltıcıdır. Silahların gerçek etkisi onarılamaz. Tüm bunlar bir yönetimin defterindeki ileriye dönük yöntemlerdir. Bütün bu yapılanların bir suçlama olarak kalıp kalmayacağı veya emsal teşkil edip etmeyeceği insanlık kelimesinin hâlâ ne anlama geldiğinin ölçüsü de olacaktır.


Gazze’de ateşkes yok, işlevsel bir Barış Kurulu yok. Soykırımı sona erdirecek bir yol haritası veya Filistin devleti kurulmasına yönelik bir mekanizma yok. Soykırımdan başka bir şey yok. Şekli ve şiddeti değişti ama özü değişmedi.  


Filistin’in egemenliğine ve uluslararası hukuka inanılmaz bir şekilde aykırı davranarak Birleşmiş Milletler tarafından onaylanan barış planı bir propaganda gösterisinden öteye geçmedi. Bu planı İsrail, soykırımı amaçladığı sonuca, yani Filistinlilerin Gazze’den gönüllü göçüne (etnik temizliğin bir çeşit örtmecesi) ulaştırmak için diplomatik bir kılıf sağlamaya dönüştürmeye çalışıyor. “Ateşkes” ten bu yana İsrail binlerce Filistinliyi öldürdü binlerce binayı yıktı. Bu kadar can kaybıyla ilan edilen ateşkesler gerçek ateşkes değildir. “Ateşkes” kelimesinin yıkımıdır. Gazze boşaltıldıktan sonra sıra Batı Şeria’ya gelecek. Ortaya atılan sayısız barış planı arasında bu plan en az ciddi olandır. Diplomatlar çerçeveler üzerinde tartışırken İsrail saldırıları her gün sivillerin ölümüne neden oluyor. İsrail’in Gazze Şeridi’nde uyguladığı “gönüllü göç” politikası fiilen sivil nüfusun zorla yerinden edilmesi anlamına gelmektedir. Bu da bir savaş suçu ve insanlığa karşı suçtur. 


Gazze’de sürekli değişen ve işaretlenmiş Sarı Hat’a; bu hiç erimeyen duvara yaklaşan herkes vuruluyor. Öngörülemez bir humma içinde yaşamaktalar. Yemek dağıtım merkezlerinde sıraya giren Filistinliler ve onlara yardım dağıtanlar İsrail bombalarıyla yok ediliyor. İsrail, ateşkes anlaşmasında belirtilen kamyonların yarısıyla sınırlı sayıda gıda ve insani yardım gönderiyor. Filistinlilerin yüzde 90’ı yerinden edilmiş durumda ve moloz yığınlarının ve açık kanalizasyon sularının ortasında, çadır kentlerde yaşamaya devam ediyorlar. Elektrikleri yok. On binlerce çocuk aşırı yetersiz beslenmeden muzdarip. Ortalama olarak her gün bir çocuk öldürülüyor. Gazze’de çocuklar kasa kasa kan, tıka basa çığlıklarla, bir kovan uğultusu içinde ölümü hissedip yaşamış ve yaşamaktalar. Birleşmiş Milletler  “Çocukluğun Özü Yok Edildi” şeklinde bir rapor düzenleyebiliyor. Birleşmiş Milletler’in bağımsız soruşturma komisyonu İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’ndeki çocukları kasten hedef alarak Filistinlilere karşı soykırım işlemeye devam ettiğini tespit etti. Açıklamada, Filistinli çocuklara benzeri görülmemiş ölüm, yaralanma ve travma yaşatmaya devam ettiğini de belirledi. Tüm bu raporlar birikti. Siyasi hesaplar herşeyin önüne geçmiş durumda. Pusular arasında kaynayan savaşta çocukların boğazında çözümsüz düğüm var. Yokluk bekçiliği yapıyorlar. Yarınlarının boğazı kesilmiş, bebeklerin yüzü hep kanıyor ve gözlerinde sadece yaş ve dua var. Gazze’de çocuklar hâlâ kendilerine vaat edilen şiddetin sona ermesini bekliyor, barışın gelmesini bekliyor.


Uyku! Gazze’ye Geri Dön

Gece Sakin Ve Huzurlu Olsun!


Dünya sözcükleri tartışırken Gazze ölmeye devam ediyor! Tarihte, kelimelerin anlamlarını yitirdiği anlar vardır. Bunun nedeni sözlüklerin yeniden yazılması veya dilin kendisinin değişmesi değil siyasi gücün kelimleri, bir zamanlar tanımladıkları gerçekliklerden arındırmasıdır. Ateşkes kelimesi, İsrail ve ABD yetkilileri tarafından kullanıldığında giderek bu ıssız niteliği kazanmıştır. Bir zamanlar şiddetin askıya alınması, silahların susturulması ve barış için siyasi alan yaratılması anlamına gelen şey tamamen başka bir şeye dönüşmüştür: Savaşın başka yollarla devam ettirilmesi için kullanılan bir yönetim terimi. Günlük dilde ateşkes, ne kadar geçici olursa olsun, silahlı çatışmaların sona ermesi anlamına gelir. İtilafı ima eder. Sivillerin korkusuzca nefes alabileceğini gösterir. Diplomasinin askeri gücün yerini alabileceği olasılığını sunar. Ancak Gazze’deki Filistinlilerin yaşadığı gerçeklik bu anlayışı neredeyse tanınmaz hale getirmiştir. Uluslararası arabuluculukla sağlanan ateşkes anlaşmasının ilanından aylar sonra bile Filistinliler hava saldırıları topçu ateşi ve askeri operasyonlar sonucu ölmeye devam etti. Birleşmiş Milletler yetkilileri, ateşkesin kırılgan, eksik ve devam eden saldırılarla dolu olduğunu defalarca uyardı. İnsan hakları gözlemcileri ateşkes döneminin resmen başlamasından sonra yüzlerce Filistinlinin ölümünü belgeledi, Gazze’nin büyük bir kısmı ise harap ve yaşanmaz halde kaldı. Çelişki şaşırtıcı. Dünyaya ateşkesin var olduğu söyleniyor ancak İsrail uçaklarının altında yaşayan insanlar, patlama seslerini duymaya devam ediyor. Uluslararası toplum barışa doğru bir geçişten bahsederken, askeri kontrol genişliyor. Diplomatlar uygulama mekanizmalarını tartışırken, aileler enkaz altında akrabalarının cesetlerini arıyor.


Sonuç sadece siyasi ikiyüzlülük değil aynı zamanada dilsel bir çöküştür. Bombardımanın devam etmesine izin veren bir ateşkes, ateşkes işlevini yitirir. Şiddetin normalleştirildiği, ancak itidal söyleminin korunduğu bir mekanizma haline gelir. Söz kalır ancak içeriği kaybolur. Bu olgu sözde ateşkes döneminde Gazze’nin geçirdiği dönüşümde açıkça görülmektedir. İsrail askeri operasyonları sadece durdurup müzakereleri beklemedi. Bunun yerine, genişleyen toprak kontrolü, askeri bölgelerin birleştirilmesi ve Gazze’nin büyük bölümleri üzerindeki İsrail kontrolünün artırılması planlarına dair haberler ortaya çıktı. Uluslararası gözlemciler, resmi ateşkes düzenlemelerine rağmen askeri ilerlemelerin devam ettiğini kaydetti. Gazze’nin insani yardım alanı daha da daraldı. Bu nedenle ateşkes, çatışmanın askıya alınmasından ziyade, düzenlenmiş bir kuşatmaya daha çok benzemeye başladı. Filistinliler giderek kendilerini tuhaf bir siyasi durumun içinde sıkışmış buldular; ne savaş ne de barış. Savaşın resmen durduğu söylendi, ancak günlük yaşam yerinden edilme, güvensizlik, açlık ve korku etrafında şekillenmeye devam etti. Geçen yıl İsrail hükümeti, Gazze’nin etnik temizliğini zorlamak için bir “Gönüllü Göç Bürosu” kurdu. İnsani yardım erişimi tartışmalı olmaya devam etti. Yeniden yapılanma büyük ölçüde teorik kaldı. Silahlı güç günlük yaşamın gerçekliğini şekillendirmeye devam etti. Dilin bu dönüşümü önemli bir siyasi işlev görür. Hükümetler, devam eden şiddet koşullarını tekrar tekrar ateşkes olarak tanımladıklarında uluslararası kamuoyunun tahammül etmesi beklenen eşiği düşürürler. Bir zamanlar savaşın kanıtı olarak anlaşılan görüntüler, barış sürecindeki talihsiz aksaklıklar olarak yeniden sınıflandırılır. Trajedi sadece sivillerin acı çekmeye devam etmesi değil; trajedi acının tanınmasını sağlayan mekanizmaların aşınmaya başlamasıdır. Bu durum sadece Gazze ile sınırlı değil. Lübnan, giderek aynı olgunun bir başka örneği haline geliyor. Gerilimi azaltma itidal ve ateşkes söylemleri devam eden askeri eylemler sınır ötesi saldırılar, hava sahası ihlalleri ve periyodik bombardımanlarla birlikte sıklıkla dile getiriliyor. Uluslararası arabuluculukla sağlanan ateşkes anlaşmaları sırasında bile topçu ateşi, askeri müdahaleler ve tekrarlanan ihlal suçlamalarına dair raporlar ortaya çıkıyor.


Birleşmiş Milletler gözlemcileri düşmanlıkları durdurmayı amaçlayan resmi anlaşmalara rağmen devam eden istikrarsızlığı belgeledi. Lübnan halkı bu çelişkiyi yakından biliyor ve yaşıyor. Onlarca yıldır, barış olarak nitelendirilen ancak sürekli güvensizlikle karakterize edilen dönemlerle kesintiye uğrayan savaş döngüleri içinde yaşıyorlar. Köyler tam ölçekli bir işgal yaşamıyor olabilir, ancak uçaklar hâlâ tepelerinde uçuyor. Sınırlar hâlâ militarize edilmiş durumda. Yeniden yapılanma belirsizliğini koruyor. Aileler hâlâ yerinden ediliyor. Bir kez daha ateşkes kelimesi artık yeterince tanımlayamadığı bir gerçekliğin üzerinde asılı duruyor. Gazze ve Lübnan genelinde ortaya çıkan şey, kalıcı istikrarsızlığın normalleşmesidir. Çatışma artık başlayıp biten bir şey olarak algılanmıyor. Bunu yerine, farklı yoğunluk seviyeleriyle yönetilen sürekli bir durum haline geliyor. Askeri güç varlığını sürdürüyor. Siyasi çözümler yok. Halkın belirsizlikle tanımlanan bir varoluşa uyum sağlaması bekleniyor. Bunun sadece Filistin ve Lübnan toplulukları için değil, uluslararası hukuk için de derin sonuçları var. Birleşmiş Milletler şartına dayalı hukuk düzeni; savaş ve barış, işgal ve egmenlik, sivil ve savaşçı, ateşkes ve aktif çatışmalar gibi ayrımların önemli olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu ayrımlar sıklıkla ihlal edilmiş olsa da yine de normatif güçlerini korumuşlardır. Bugün bu kategorilerin birçoğu giderek daha fazla bulanıklaşmaktadır.

Rutin cinayetlere izin veren bir ateşkes, ateşkesin anlamını her yerde zayıflatır. Hukuki kavramlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken, pratik içerikleri aşınır. Güçlü devletlerin ateşkesleri yeni idari düzenlemeler altında şiddetin devam ettiği dönemler olarak yeniden tanımlamalarına izin verilirse gelecekteki çatışmalar da aynı mantığı miras alacaktır. Bu emsal küresel hale gelir. Dil, deneyimden kopuk hale gelir. Filistinliler için bu kopukluk yaşanmış bir gerçeklik. Mahallesinin üzerinde insansız hava araçlarının sesini duyan bir anne ateşkesi yaşamıyor. Harabeler arasında yaşayan bir çocuk ateşkesi yaşamıyor. Evini yeniden inşa etme imkânından mahrum bırakılan bir aile ateşkesi yaşamıyor. Barış güvenlik demektir. Barış geri dönüş demektir. Barış yeniden yapılanma demektir. Bundan daha azı sadece acının yönetimidir.  Belki de bu yüzden kelime şimdi bu kadar ıssız geliyor. İnsanların barış özleminden vazgeçtiği anlamına gelmiyor bu. Tam tersine barış hâlâ çok arzulanan bir şey olduğu için dilinin bozulması bu kadar yıkıcı geliyor. Süregelen yıkımın ortasında ateşkes çağrısının tekrar tekrar yapılması derin bir siyasi tükenmişlik duygusu yaratıyor. İnsanlar bu kelimeyi duyduğunda rahatlamıyor. Kelime varlığını sürdürüyor, ancak kelimeye olan güven kayboluyor. Ateşkes silahların susması anlamına gelmelidir. Bu gerçekleşene kadar, kelime, vaat ettikleri ile insanların katlandıkları arasındaki mesafenin gölgesinde kalacaktır.

Yıllar önce Romalı tarihçi Tacitus şöyle demişti: “Bir çöl yarattılar ve buna barış diyorlar” bu söz güçlü devletlerin veya sistemlerin, çıkarları uğruna toplulukları, ülkeleri veya doğayı yerle bir etmesi ve ardından kurdukları yıkık düzene “istikrar” demesini özetlemektedir. Hakikat ile kavramların yer değiştirmesinin, şiddetin maskesi olarak “barış” kelimesinin kullanılmasının zamansız bir ifadesidir. 


Gazze’ye yönelik devam eden saldırı çağımızın en ağır ahlakî suçlarından biridir. Bütün mahalleler yok edildi. Hastaneler, okullar, mülteci kampları, ibadet yerleri, gazeteciler, yardım görevlileri, kadınlar ve çocuklar, insanlığın ve uluslararası hukukun her ilkesini terk etmiş bir savaş makinesinin hedefi haline geldi. Tanık olduğumuz şey sadece bir askeri operasyon değil bu geniş çaplı bir toplu cezalandırma dünyanın gözleri önünde gerçekleşen etnik temizlik. Bu bir soykırımdır. Kurtarılmalarının yasaklanması bir soykırımdır.


Gazze’nin yıkımı artık sadece bir savaş değil. Bu, bir halkın, tarihinin ve kendi topraklarında var olma hakkının sistematik olarak yok edilmesidir. Bombalanan her hastane, yerle bir edilen her okul, enkaz altında kalan her aç çocuk acımasız bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu güvenlik meselesi değil. Bu, egemenlik işgal ve kontrol meselesidir. İsrail’in Gazze’deki eylemleri insanlık tarafından tanınan her türlü ahlakî ve hukukî sınırı aşmıştır. Mahallelerin tamamı haritadan silinmiştir. Sivillere yiyecek, ilaç, su ve elektrik verilmemektedir. Yardım konvoyları engellenirken çaresiz aileler insan yaşamına uygun olmayan koşullarda hayatta kalmaya zorlanmaktadır. Nesiller boyu süren travmalar gerçek zamanlı olarak yaşanıyor. Bunlar savaşın tesadüfî sonuçları değil; zaten kuşatma altında olan bir nüfusa uygulanan kasıtlı yıkımın boyutunu yansıtıyorlar. Gazze İsraillilerin ele geçirebileceği bir toprak değil, Filistinliler Gazze’de yabancı değiller. Onlar Gazze halkıdır; nesiller boyu süregelen anılar, emek, kültür ve direnişle topraklarına kök salmışlardır. Hiçbir askeri güç bu gerçeği silemez. İşgal meşruiyet yaratmaz. Şiddet sahiplik yaratmaz. Bugün yaşananlar, daha büyük bir siyasi ve ekonomik projeden ayrı düşünülemez. Gazze Akdeniz kıyısında stratejik açıdan kritik bir konumda yer almaktadır. Gazze üzerindeki kontrol, deniz erişimi, ticaret yolları, açık deniz, doğal gaz rezervleri ve bölgesel güç dengeleri üzerinde etki anlamına gelir. Analistler ve insan hakları savunucuları tüm olanların ardında daha derin bir amacın yattığı konusunda defalarca uyarıda bulundular: Gazze’nin nüfusunu azaltmak, Filistin toplumunu parçalamak ve İsrail’in toprak ve kaynaklar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak. Bu sömürgeci mantığın modern biçimidir. Tarih boyunca güçlü uluslar işgal ettikleri nüfusu harcanabilir geri kalmış veya tehlikeli olarak göstererek fetihlerini haklı çıkarmışlardır. Filistinliler şimdi aynı insanlıktan uzaklaştırma mekanizmasına maruz kalıyorlar. Acıları askeri bir dille yumuşatılırken ölüleri istatistiklere indirgeniyor. Oysa her istatistiğin ardında bir insan var. Beton altında ezilen bir çocuk, ekmek arayan bir anne, kızının cesedini duman ve tozun içinden taşıyan bir baba. Dünya artık cehalet numarası yapamaz. Uluslararası hukuk açık ve nettir. Toplu cezalandırma yasa dışıdır. Sivillerin ve sivil alt yapının hedef alınması Cenevre Sözleşmelerini ihlal eder. Uluslararası Adalet Divanı’nın kendisi de olası soykırım eylemleri konusunda uyarıda bulunmuştur. Buna rağmen güçlü hükümetler İsrail’i silahlandırmaya finanse etmeye ve diplomatik olarak hesap verebilirlikten korumaya devam ettiği için cinayetler devam etmektedir. Bu suç ortaklığı uluslararsı toplumun vicdanını lekelemektedir. Özellikle rahatsız edici olan demokrasi ve insan haklarını savunduğunu iddia eden hükümetlerin sesizliği ve hatta bazı durumlarda aktif desteğidir. Stratejik ittifaklar silah anlaşmaları ve jeopolitik hesaplamalar insan hayatının önüne geçirilmiştir. Filistinlilere hayatlarının askeri ortaklıklardan ve ekonomik çıkarlardan daha az önemli olduğu söylenmektedir. Ancak tarih bize önemli bir şey öğretiyor, işgaller ve ayrımcılık sistemleri sonunda adaletsizliğin ağırlığı altında çöker. Filistin halkının mücadelesi sadece toprakla ilgili değil. Bu mücadele onur, kimlik, hafıza ve işgal ve kuşatmadan özgürce yaşama, evrensel insan hakkıyla ilgilidir. Hiçbir devlet iktidar arayışı uğruna bir nüfusu yoketme hakkına sahip değildir. Dünya boş endişe açıklamalarının ötesine geçmelidir. Uluslararası hukukun ihlalleri nedeniyle İsrail’e karşı derhal ve uygulanabilir yaptırımlar getirilmelidir. Silah transferleri durdurulmalıdır. Savaş suçlarına ilişkin bağımsız soruşturmalar siyasi müdahale olmaksızın devam etmelidir. İnsani yardım özgürce ve güvenli bir şekilde akmalıdır. Her şeyden önce Filistin halkı bölgesel stratejinin önünde bir engel olarak değil özgürlük adalet ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahip bir ulus olarak tanınmalıdır.

Gazze Yıkım Sürecinde Tek Başına Ayakta Duruyor.


Gazze bir gayrimenkul değil, askeri bir ganimet değil, bölgesel egemenlik için bir pazarlık kozu da değildir. Burası yok olmayı reddeden bir halkın vatanıdır. Eğer dünya Gazze’nin açlıktan kırılıp, bombalanıp enkaz altında kalmasına sessizce seyirci kalırsa tarih sadece işgalcinin vahşetini değil aynı zamanda soykırıma göz önünde izin veren ve hâlâ kendilerini medeni olarak adlandırmaya cüret eden hükümetlerin, şirketlerin ve liderlerin korkaklığını da hatırlayacaktır. Gazze’de kan dökülmesi artık sadece İsrail’in suçu değil, uluslararası toplumun ahlakî çöküşü haline geldi. Kitlesel sivil katliamı silahlandırmaya, finanse etmeye haklı çıkarmaya veya karşısında sessiz kalmaya devam eden her hükümet insan hakları, demokrasi veya uluslararası hukuk dilini konuşma hakkını kaybetmiştir. Gazze’nin yıkıntıları artık sadece İsrail vahşetinin değil, affedilemez bir ölçekte küresel ikiyüzlülüğün de anıtı olarak duruyor. Gelecek nesillerin karşı karşıya kalacağı soru çok farklı olacak: Uluslararası sistem, kanıtlar gerçek zamanlı olarak birikirken nasıl oldu da silah tedarikine, diplomatik korumaya ve siyasi meşruiyete devam edilebildi? Gazze’den gelen görüntüler, enkaz altında kalan çocuklar, cansız bedenleri taşıyan ebeveynler, su ve ekmek arayan, açlıktan kırılan aileler, ilaçsız hastaneler ve toz yığınına dönüşmüş tüm topuluklar uluslararası toplumun vicdanında kalıcı bir leke olarak kalacaktır. Tarih hükümetlerin, küresel kurumların ve güçlü ulusların bu dehşeti gerçek zamanlı olarak nasıl izlediğini ve bunu nasıl durduramadığını soracaktır.


Filistin topraklarının İsrail işgalini, yasadışı yerleşimleri, Gazze kuşatmasını, Filistinlilere dayatılan apartheid sistemini ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme onur ve özgürlük haklarının on yıllardır reddedilmesini yıllardır takip ediyoruz. Gazze emperyalist emellerin savaş alanı değildir. Filistin stratejik ve ekonomik çıkarlar için sömürgeleştirilecek kontrol edilecek veya sömürülecek boş bir toprak değildir. Tarihi hafızası kültürü olan ve kendi topraklarında özgürce yaşama hakkına sahip bir halkın vatanıdır. Güçlü Batı hükümetlerinin başka yerlerde “insan hakları” dilini kullanırken İsrail’i silahlandırmaya, finanse etmeye ve siyasi olarak korumaya devam etmeleri dehşet vericidir. Seçici ahlak anlayışları küresel politikaya yerleşmiş derin ırkçılığı ortaya çıkardı. Bu sistemde Filistinlilerin hayatları önemsiz görülüyor ve uluslararası hukuk ihlal edene bağlı olarak farklı şekilde uygulanıyor. 

Uluslararası toplumun büyük bir bölümünün sessizliği ve eylemsizliği küresel kurumların ahlakî olarak iflas etmiş görünmesine neden oldu. Tekrarlanan vetolar diplomatik kaçamaklar ve göstermelik endişe açıklamaları katliamları durdurmak için hiçbir işe yaramadı. İsrail’i sorumlu tutmama cezasızlığı teşvik etti ve Filistinlilerin acılarını derinleştirdi. Ama Filistin halkı, Filistinlilerin insan olduğunu defalarca, tekrar tekrar haykırdı dünyaya. Filistinlilerin de insan olduğunu. Filistin halkının metanetini, elektriksiz çalışan doktorları, bombardıman altında haber yapan gazetecileri, yıkıntılar arasında çocuklarını koruyan anneleri, kuşatma ve umutsuzluğa rağmen hayal kurmaya devam eden gençleri ve dayanılmaz koşullar altında bile insanlıklarından vazgeçmeyi reddeden sayısız sıradan insanın duruşunu takdirle karşılıyoruz. Direnişleri sadece siyasi değil, son derece insani ve bitmeyen iyileşme arayışı, süreğen kederi bitirme çağrısıdır. Bu dava haklıdır, güçlüdür ve dünyaya onurun bombalanarak boyun eğdirilemeyeceğini hatırlatıyor. Filistin’in özgürlüğü için büyüyen küresel hareketi de onurlu buluyoruz; kampüsleri işgal eden öğrenciler, seslerini yükselten sanatçılar ve entelektüeller, adalet talep eden dini topluluklar ve baskı ve sansüre rağmen dünyanın dört bir yanındaki şehirlerde yürüyüş yapan vatandaşlar. Bu dayanışma eylemleri önemlidir. Hükümetlerin göstermekte başarısız olduğu vicdanı inşa ediyorlar.

Filistinlilerin özgürlük ve eşitlik içinde yaşayacağı, mültecilerin onurlu bir şekilde geri döneceği, duvarların ve kontrol noktalarının yıkılacağı ve adaletin, tahakkümün yerini alacağı günü bekliyoruz. Adaletsiz barış yalnızca baskının sessizliğidir. Gerçek barış ancak özgürlük eşitlik ve Filistinlilerin haklarının iadesiyle ortaya çıkabilir. Filistin halkı, o gün gelene kadar mücadelenizin kalplerimizde ve ortak vicdanımızda yaşadığını bilin! 

Güçlülerin Sessizliği, Suçun Bir Parçasıdır.

Geçmişle bugün arasındaki tek fark bugün Gazze’de ve Filistin genelinde neler olup bittiğini hepimizin tam olarak bilmesi görmesi ve duymasıdır. İsrail soykırımı normalleştirmek istiyor. İsrail’in niyeti tamamen ortaya çıktığına göre, küresel toplum pasif arabuluculuktan aktif yaptırıma geçmek zorundadır. Uluslararası toplum yaygın açlığı, aşırı sıcaklara ve kış şartlarına maruz kalmayı önlemek için Gazze’ye derhal büyük miktarlarda gıda, tıbbi malzeme, barınma malzemesi gönderilmesini sağlamak amacıyla İsrail’in engellemelerini aşmalıdır. Devletler sembolik açıklamalardan öteye geçmeli ve Batı’nın vetolarını aşmak, bağlayıcı yaptırımlar uygulamak ve İsrail’e karşı evrensel bir silah ambargosu uygulamak için ‘Barış İçin Birleşme’ kararı gibi mekanizmaları devreye sokmalıdır. 

Gazze çocukları için timsah gözyaşları dökenler, biliyorlardı baskı yapıp engelleme güçleri vardı, ama İsrail’i desteklemeyi, silahlandırmayı ve örtbas etmeyi seçti. Yaşananların yükünü taşıyorlar. Gazzeli çocukların gözyaşları ve kanı onları rahatsız edecek ve adlarını tarihin çöplüğüne kadar takip edecek. Tarih sadece bombaların kimin attığını sormayacak. Kimin tedarik ettiğini, kimin savunduğunu, kimin bundan kar sağladığını ve kimin boş endişe açıklamaları yaparken koca bir halkın yok edilmesini izlediğini soracak. Gazze’nin utancı duman dağıldıktan ve toplu mezarlar sayıldıktan çok sonra bile bu nesil dünya liderlerini rahatsız etmeye devam edecek.


FATMA LEYLÂ

Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu’nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta.

Diğer Yazıları