Menu
DUYGULARIN SARKACINDA BİR ANNE
Deneme/İnceleme/Eleştiri • DUYGULARIN SARKACINDA BİR ANNE

DUYGULARIN SARKACINDA BİR ANNE


Şöyle zincirleme bir reaksiyon oluşturalım: Duyularımızla duyusal âlemde bir şey duyarız, duyuş bir duyguyu harekete geçirir, bu harekete geçiş insanda duygulanıma neden olur. Birbirini tetikleyen bu olayın kökü açıktır ki duymaktır; çünkü insan duyarlı bir varlıktır.

Şimdi bir önerme kuralım: Sanat duyguların aktarımıdır. Sanatı kavramak bakımdan oldukça veciz bir ifadedir; belki de daha da veciz hale getirilemez; en az sözcükle ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. Ama veciz ifadeler kendi yalınlığında birçok gerilimi, çatışmayı belki de çelişkiyi barındırabilirler. Bu nedenle ‘duygu’ ve ‘aktarım’ dediğimizde ne demiş olduğumuz çetin bir sorudur. 

Sanatın duyuş ve sezişte temellendiğini düşündüğümüzde aslında işteş bir eylemde bulunulduğunu söylemiş oluruz. Kalbini şeylere açan insan onlarla konuşurken, şeyler de insanla konuşur. Özellikle sanat eserleri bu karşılıklı duyuşun, karşılıklı konuşmanın en güzel örnekleridir. İyi bir eser, sadece uygun sözcükler aracılığıyla duyguyu düzenleyip biçim vermez; biçim sayesinde duygunun kendini ifade etmesine, kendisini kendiliğinde ortaya koymasına vasat oluşturur. Aksi halde eseri alımlayanla eser arasında varolan kategorik fark (özne-nesne) aşılamaz olur. 

Eser ve alımlayıcı ilişkisi bir alış-veriştir; eser alımlayıcıda, alımlayıcı eserde birbirlerine karışarak bir ortaklığı ve hatta duygular bağlamında özdeşliği deneyimler. Bu iki özel dünyanın karşı karşıya geldiği, birbirlerinin algısına açıldıkları andır. Bu ânı bir çağrı, davet olarak anlamak mümkündür; böylece eser ve alımlayıcı birbirlerinde yaşarlar. Özdeşliğin temeli deneyimin ortaklığıdır; alımlayıcı, kahramanın yaşadığı duyguları, kendinden yola çıkarak bilir; kendi deneyimlerine güvenerek kahramanın duygularını alımlar. Çünkü kahramanın yaşadıklarıyla onunkiler birbirine benzerdir; dünyaya kahramanın gözünden bakmak değildir yaşanan. Zira başkasının deneyimine tamamen katılmak imkansızdır; mümkün olan eser vasıtasıyla birbirine katılmaktır. Yoksa kahraman ağladığında okurun ağlamasını, güldüğünde gülmesini açıklayamayız. Böyle bir durumda duyuştan söz edemezdik, karşımızda da eser değil, foto-kopyalar olurdu. Burada söz konusu olan, âlemi, ‘kendince’ okuyan, anlayan, anlamlandıran ve çıkarımlarını tekrar âleme dayatan etken bir eylemdir. Oysa duyuş karşılıklı oluşu gösterir, bu bir tür alış-veriştir. Sanat eseri de bu alış-verişin verimli bir ürünüdür; hem alır hem verir. Eser sayesinde alımlayıcı önce alımlar sonra bu alımlayışla yeniden duyusal âleme döner ve oraya artık başka bir gözle bakar. 

Sanat eseri eğer duyguların aktarımıysa, o zaman başta kurduğumuz zincirleme reaksiyonun her halkası duyguyu içkindir. Çünkü insan durduk yere duygulanmaz, duygulanmak için nedenler zincirine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla sanat eseri duyguları aktarırken, tüm bu içkin oluşu da aktarır. Sanat eserinin gücü de buradadır; sadece duyguyu aktarmaz, duygunun kahraman üzerinde yarattığı duygulanımı, duygu değişimlerinin eşyaya bakıştaki farklılaşmasını gösterebilir. İnsan her zaman bir duygu durumunun içindedir ve duygu durumları insanın algısını etkiler. Aynı olay, olgu, oluş duygu durumlarının değişmesine bağlı olarak değişir, her seferinde insana başka bir yanını açar. Bu açılış bir yandan âlemin zenginliğine diğer yandan da insanın zenginliğine delalet eder; bu nedenle ne insan ne de âlem tükenir, sanat eseri de bu tükenmeyen kaynaktan doya doya içer.

Aktarma, duygunun dışa vurulması, ifade edilmesi, gösterilmesidir. İçten dışa doğru bir etkinliktir; içeriğin biçim kazanarak nesnelleştirilmesidir de diyebiliriz. İşte karşılıklı alış-verişi mümkün kılan biçimin bu nesnelleştirici yanıdır; alış-veriş ancak biçimin inşa ettiği ortak zemin sayesiyledir. Bu zeminde sözcükler gönderdiğiyle eşleşir, duygular tanıdık bir form kazanır, nesneler diğerleriyle bağıntıya girebilecekleri bağlama otururlar. Bütün malzemeden anlamlı bir yapı oluşturan büyünün dayanağı, eserin biçimi; biçim sayesinde meydana gelen kompozisyondur. Ancak bundan sonra alımlayıcı özel bir dünya karşısında olduğunu kavrayabilir. 

Özel dünyaya örnek Füruzan’ın Parasız Yatılı’sı olsun; bu örnek üzerinden duyguların nasıl biçim kazandığına ve aktarıldığına bakabiliriz. Öyküdeki temel duygu endişedir; kahramanların yaşam içindeki tutumları bu duygu etrafında şekillenir. Endişenin de temelinde, annenin işini kaybetme korkusu yatar. Endişenin nedeninin bu şekilde teşhis edilmesi, onu daha katlanılır kılar; neden endişe edildiği bilinmediği durumlarda endişe çok daha büyür. Endişenin kaynağı bilindiğindeyse belirsizlik yoktur. Ne yapılması, nasıl davranılması bellidir. Endişenin karşısında hayaller, özlemler de buna uygun olarak tasavvur edilir. 

Annenin işini kaybetme korkusunun kaynağında da babanın yokluğu yatar. Anne ve kız babanın yokluğunu neredeyse bir travma olarak yaşarlar. Kız, henüz sekiz yaşındayken baba ölmüştür; anne bu ölümü şaşkınlık ve sitemle karşılar: “Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?” Üstelik yaşlı da değildir, ölecek gibi görünmüyordur; ama ölüm babayı yakalamış ve: “Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup çökmüştür odalarına.” Bu sessizlik yaşam karşısındaki acemiliğin gösterimidir; her akşam eve ekmek nasıl girecektir? Sessizlik, baştan sona öykünün atmosferini sarar; ama sessizlik, anne, kız arasında bir iletişimsizliğin nedeni değildir yine de. Yaşam alışkanlıklarla, beklentilerle kendiliğinden sürer adeta. Anne, sessizliği iki kez bozar; hastabakıcı olarak işe alındığında ve sınav günü. Bu iki an, öykünün de kırılma anlarıdır. Birincisinde eve ekmek getirmekle ilgili temel endişe bir şekilde halledilmiş gibidir, diğerindeyse endişe karşısında umut parıldamaya başlamıştır. Öyküdeki iki uç duygu bu anlarda kendi zirvelerine çıkarak duygu patlamalarına neden olur ve bu patlamalar annenin yaşama bakışını da derinden etkiler. Zaten öykü de bu iki uç duygu durumu arasındaki salınımı tahkiye eder. Yağmurlu bir haziran günü sınava giderken başlayan öykü, bir anda geriye döner ve babanın ölümüyle başlayan endişeyi giderek derinleştirir; annenin iş bulmasıyla rahat bir nefes alınır. Annenin çalışma koşulları, bu koşulların kızıyla birlikte sürdürdükleri yaşamın üzerindeki etkisi öykünün etrafında dönüp durduğu ana izlektir. Bir anlamda sınava gidiş, bu acımasız koşullardan çıkış gibidir. 

Füruzan, gerek sessizliği gerekse de duygu durumlarındaki uçtan uca savrulmayı aktarabilmek için hikaye zamanını kış mevsimi olarak seçer; kışın kasvetinin, öyküyü saran duygu durumuyla örtüşmesinden faydalanır. Zaten yoksulluk içindeki anne ve kızın yaşadıkları, öykücünün bu mevsim tercihiyle birlikte daha da keskinleşir. Çünkü kışın soğuğu öykü boyunca hissedilir: “Kışın aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı.” Yeterli beslenme ve kışa uygun kılık kıyafet yoktur. Evin mangalla ısınması annenin aklının hep evde kalmasına neden olur. Kızını mangal kullanımı konusunda uzun uzun eğitir. Öyküdeki olaylar kışın soğuğu, sisi, isi altında gelişir.

Endişenin kaynağında her zaman insanın güvenliğini tehlikeye atan bir tehdit vardır ve bu tehdit şimdi olan değil, gelecekte olabilecek olandır. Bu da insanın psikolojisini belirler ve onu boyun eğmeye, rıza göstermeye iter. Böylelikle muhtemel bir tehlike savuşturulmaya çalışılır. Zaten yoksulluk, annenin kişisel özelliklerini silmiş ve onu sadece bir hademeden ibaret kılmıştır; yanaklarında ve dudaklarındaki doğal renk bile başhemşire tarafından kuşkuyla karşılanır. Kız da akşamları mangalda kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutmak ister. Unutmak istedikleri de, ‘arka sırada oturmak, Kızılay Kolu’undan yemek yemek, ulusal bayramlarda şiir okuyamamaktır.’ Kız bunları hep bir eksiklik olarak algılar, eksikliğini gidermesi mümkün olmadığı için de unutmayı seçer ve mangalla girdiği oyunlar, unutmasında ona yardımcı olur. ‘Mangalı odaya aldığı an ürktüğü şeyler yok olur; derslerinden başını kaldırıp mangalda sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırır.’ Yaşam, anne ve kız için doymaktan, barınmaktan ibarettir. Börekçide börek, üstüne bir de tatlı yemek; hatta ağır hastalara özel çıkan yemeklerin artıklarını eve getirmek, ilk maaştan bir çeki kömür ve kıza lastik çizme almak, hatta sinemaya gidebilmek yaşamlarındaki en büyük lükstür. 

İş görüşmesinde başhemşirenin söyledikleriyle sözünü ettiğim tehdit açığa çıkar: “Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum, kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikâyesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen başta gelenlerine uyar.” Annenin bunlara karşın düşündükleri, itaati, rızayı gösterir, bu yüzden de bir itirazı olamaz: “İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir?” İş bularak endişelerini bir nebze izale etmiş olan anne, iş bulmanın mutluluğunu yaşamaktadır: “İşte o, ‘hastabakıcı olursun’ dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.” Dahası işi de hemen içselleştirmiştir; “bizim hastanedeki işimiz.” Bir şeylerin değişivermesiyle birlikte -ki bu da öykünün kırılma anlarından birisidir ve annenin yaşadığı duygu patlamasıdır- kışın sisli, isli havası yerini arı, duru bir havaya bırakır. Duygu durumunda yaşanan değişimle birlikte öykünün atmosferi de değişiverir; neredeyse suskunluk içinde geçen günlerin aksine anne durmaksızın konuşur, biriktirdiği tüm duygular boşalır. 

Öyküde akrabalara, dost ve arkadaşlara dair de hiçbir gönderme olmadığına göre, kocaman şehirde yapayalnız anne ve kız vardır karşımızda. Doğal olarak anneyle kız birbirlerinin üzerine kapanıp kötülüklerden korunmaya çalışırlar. Yaşamlarında öteki nerdeyse yoktur; sadece başhemşire bir otorite olarak annenin üzerinde varlığını hissettirir. Neredeyse kendilerini sıfırlamak, yok ederek varlıklarını unutturmak üzere sinerler. Dolayısıyla öyküde bilinçdışını aktarma, yansıtma yoktur; insanlarla ve nesnelerle alış-veriş de olmadığı için anlam arayışı, kimlik inşası gibi kişiyi kendi yapan edimlerden de uzak dururlar; tek dilekleri, beklentileri yaşama tutunabilmektir. Bu da ancak kızın parasız yatılı sınavını kazanıp öğretmen olmasından geçmektedir. Sonraya dair beklentiler, hayaller; “Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki, bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum”dan ibarettir. Böylesi bir yaşam, babanın yaşadığı zamanlardaki ‘düzenin, ferahlığın ve korkusuzluğun’ geri gelmesi gibidir. 

Duygu durumu anlatıcıya yapışmış bir halde olduğu için, anlatıcı bu halden çıkamaz; dolayısıyla anlattığı hikaye ister geçmişle ister şimdiyle isterse de gelecekle ilgili olsun, daima duygu durumunun içinden anlatılır ve duygu durumu hikayeleri bir şekilde hep şimdinin rengine boyar, dahası her yeni anlatımda başka bir renge boyanır. Babanın ölümüne doğru uzanan hikaye zamanı, annenin şimdiki ruh durumundan anlatıldığı için hep bugünün rengine boyanır, duygu patlamalarının altında şekillenir. Aslında geçmiş, şimdinin deneyimleri içinde yeniden inşa edilir. Çünkü sınava giderken annenin durmaksızın konuşmasının altında yatan (ikinci duygu patlaması) sınavın kazanılması sayesinde gelecek olan dingin yaşam umududur; böylece babanın yokluğunun yarattığı güvensizlik de aşılmış olacaktır. Dahası gelecek güzel günler de bugünden şekillendiği için onlara da şimdinin gölgesi düşer. Örneğin kabul günlerinde yapılacak galeta sevincini sonraki cümle hemen gölgeler; “Masraf kapısı olmaz.” Annenin kışla yaz arasında sıkışmışlığı, duygu durumlarındaki salınımı öykü boyunca sürer. Zaten öykünün dramatik yapısını da bu salınım belirler; duygular bu salınımda bir sarkaç gibi gider gelir.


Parasız Yatılı’nın, her öyküseverin hafızasında yer etmiş olan final cümlesini aktarmazsak olmaz. Anne ve kız sınav yerine doğru aceleyle yürürken, alttan alta geç kalma korkusunu yaşarlar. (Öyküde kaybetme duygusunun baskın olduğunu hatırlayalım.) Endişeyle sınav yerine gelince hademe kadına sınava geç kalıp kalmadıklarını sorarlar. Cevap unutulmazdır: “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” 


(Füruzan, Parasız Yatılı, Toplu Öyküler, Yapı Kredi Yay., 2003, s. 103-108.)

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları