Menu
ESFEL-İ SAFİLİN
Öykü • ESFEL-İ SAFİLİN

ESFEL-İ SAFİLİN

Arkadaşlar kursumuz haftaya bitiyor. Artık ders yok. Şimdi sizi üç kümeye ayıracağım ve bazı kelimeler verip bunlarla öykü yazmanızı isteyeceğim. Bugün aranızda tartışacak, haftaya da öyküleri getireceksiniz. Dönem ödevi gibi düşünün.

Kelimeleriniz: Zayıf-Sis-Bıçak-Kir-Adam-Yağmur-Kapı. Bir de şu var, yüz kelimeden az, üçyüzelliden fazla olmayacak.

A KÜMESİ

-Bir kere hava sisli olacak, bu belli.

-İşin içinde yeraltı olmalı; mafyatik ilişkiler falan; hani bıçak var ya.

-Rüya olsun; korkuyla sıçrasın rüyasından. Hem rüya atmosferiyle sis buluştu mu Tanpınarvari bir estetik çıkar.

-B kümesi balicilerden, tinercilerden söz ediyor.

-Kopyaya gerek yok yahu! Kumar işi olsun; kumar borcu namus borcudur hesabı.

-Kapı var.

-Tamam işte; kumar borcunu ödeyemez; onlar da adamı bodrum katına indirip kapıyı kilitlerler ve güzelce sopa atarlar.

-Kir ve adam da belli oldu böylece.

Hafta içi herkes tek başına çalışsın; mailleşiriz. Cuma da mesai sonrası buluşur, son şeklini veririz.

B KÜMESİ

-Son birkaç hafta en çok modernlik, Baudelaire üzerinden kötünün estetiğini işledik. Bence kötülüğü anlatalım; kötülüğün estetiğini.

-Baliciler, tinerciler kesin olsun. Çünkü onları kullandık mı otomatikman kötüden, kötülükten söz etmiş oluyoruz. Hazır kalıp; klişe yani.

-Birileri onların çöplüğüne dadansın; malum herkes kendi çöplüğünde öter.

-Süper fikir; o zaman kelimeler hemen yerlerini buluyor.

-Bizim kurumda Türkçesi iyi olan biri var, ben redaksiyonu ona yaptırırım; çaktırmayın.

C KÜMESİ

-Oğlum kelimeler kel alaka yaa.

-Umutsuzluğa kapılmak yok. Altı aydır buradayız, hiç mi faydasını görmedik.

-Tamam, tartışmayın.

-İşin içinde toplumsal bir yan olsun; malum hoca Sabahattin Ali’yi çok sever.

-Damardan girelim diyorsun yani.

-Sonu kötü biten bir eğlence olsun. O zaman; adamı, sisi, bıçağı bana bırakın.

-Eğlence ve toplumsal mesele deyince aklıma Sulukule geldi; orada eğlence var; evler yıkılacak, toplumsal durum da var.

-Oh miss!

*

Yağmur kesilmişti. Kuşluk vakti tertemiz bir güneş çıkmıştı. Elleri, ayakları, sırtları ısındı.

Uyanmak mı; gözlerini açıp sadece bir karanlıktan çıkmak belki de. Beyinlerindeki uyuşukluk sürüyordu. Etrafa hep bir sisin içinden bakıyorlardı; hep bir sis; her şeyi silikleştirip belirsizleştiren; zaman ve yön duygusunu alt üst eden; aniden ortaya çıkıveren binalar, sokaklar, insanlar… Sonra ortaya çıktıkları gibi aniden kayboluveren insanlar, sokaklar, binalar: Açılıp kapanan kapılar gibi…

Bir kamaşma, karıncalanma, derin, tatlı bir uyuşma… Hep uzakta… Hep uzaktan bakmak…

Zayıf olanı ihtiyaç gidermek için ayağa kalktı; üç adım atamadı; yalpaladı; çöktü; dizlerinin üstünde durabildi.

Sürünerek geldi arkadaşının yanına: “Bu ne lan dedi? Her yanın kusmuk?” Mecalsiz, uzana kaldı. Başucundaki poşeti, yarısı sıkılmış yapıştırıcı tüpünü gördü; yüzü aydınlandı. Kullanılmamış bir tüp ve poşet içindeki kola şişesi az ilerideydi.

Diğeri gözlerini açamadı; açabilse, arkadaşının dizlerine kadar pantolonun sırılsıklam olduğunu görecekti.

Üçüncüsü yarım saat önce kalkmıştı. Etrafta yenebilecek ot, yaprak, meyve aramaya gitmişti. Güneşin yaydığı sıcaklığın bereketi, kirli ellerinde bir tezat gibi duruyordu.

Dönerken birden durdu. Korkmuş gibi. Hiddetlenmiş gibi. Gözleri büyüdü.

-Lan oolum, bi çalıya sahip çıkamıyoz! Kim lan bu gene?

Korkuyla sıçradılar. Ama sadece dizlerinin üstünde kalabildiler.

Yarı açılmış, yarı kapalı gözlerle uzaktan baktılar.

Kendi üzerine kapanmış bir adam.

Elindeki otları, yaprakları yere attı.

-Bana bırakın, dedi.

Bıçağı kınından yavaşça çekti.

Adamın kaskatı kesildiğini fark etmedi bile.

*

Otomobil emniyet şeridine geçti. Durdu. Arka kapı açıldı. İki kişi bariyerlerin üzerinden işkembe gibi atıverdiler adamı.

Yuvarlandı.

Yuvarlandığında hiçbir şey hissetmedi.

Çiseleyen yağmurdan kurtulmak için, kendini çalının içine çekebildiği kadar çekti.

Şakaklarından, burnundan, kulaklarından sızan kan, toprağa bulaşamadan yağmur sularına karışıyordu.

Kendini bıraktı.

Kendini bırakınca, kırılan kemikleri her yanına bıçaklar, iğneler gibi batmaya başladı. Bıçaklar her yanında… zayıf bedenini bıçaklar oyuyordu.

Acıyla kasıldı. Bacaklarını karnına doğru çekti. Gövdesini öne doğru verdi. Ellerini bacaklarına kenetledi. Dertop oldu.

Gözkapaklarını acıyla açmayı denedi. Sığındığı çalıları; çalıların arasından parçalanmış gökyüzünü bir dumanın, sisin içinden gördü. Gençliğinin; harman yerine uzanıp doya doya baktığı gökyüzüne hiç benzemiyordu. Şehrin ışıkları onu da kirletiyordu.

Hayat, parmak uçlarından çekiliyordu sanki. Her an içi çekilen, kuruyan bir kaplumbağa gibiydi. Uzun zamandır böyleydi. Bedenini yük olarak taşıyordu.

Eli ayağı buz kesti.

Yağmur sularıyla birlikte toprağa doğru akıyordu.

*

Heğifleğe bu kadağ veğmeyin Baba, kesin seğvisi dese de dinletememişti. Bir ara mutfakta kıstırdı babasını, göğdün mü, dedi dağıtamıyoğuz adamlağı, bütün pağalağını alabildin mi baği?

Ağır aksak çıktı mutfaktan, bu son şişe beyler, dedi.

Babalık, dediler, bu gece sabahçıyız.

Kadın dansöz elbiselerini çıkarıp salona döndü.

İki kızı adamların yanındaydı; biri daha reşit değildi; ama gösterişliydi; gelinleri tecrübeliydi; kenarda, kıyıda duruyordu ama ilgilendiği adama kaç duble içirmişti kim bilir! Oğlan zurnaya üflüyor, komşunun oğlu da parmaklarıyla davulda ritim tutuyordu. Kadın bir ara kardeşine baktı, tamam, kesin diye.

Kesemiyorlardı.

Gelen adamların çıkaracakları belanın şiddetini kestiremiyorlardı.

Yine maraza çıkacak diye düşündü kadın. Geberesice herif de nerde kaldı, bu yağmurda? Onlar kazansın, o kumarda yesin; oh miss! Dedim de, bugün yarın evlerimiz yıkılacak; gittiğimiz yerde bulamayız bu işleri; azıcık biriktirelim.

-Keselim, dedi kadın işveyle; şimdi polis damlağ!

-Damlasın, dediler, damlaya damlaya göl olur. Pis pis gülüşleri döküldü çocukların üstüne başına. Büyük kızın yanağında kızarıklık; sabaha kalmaz morarırdı. Bunun eti de çok havalı diye düşündü kadın, hemen morarır.

Çalgı kesildi.

Gecenin ağırlığı, basık, kirli, rutubetli odaya, sigara dumanı ve anason kokusu olarak çöktü. İnsanlara ve odaya bir ağırlık bulaştı; kimileri beyninin uyuşmasından, kimileri yorgunluktan, yıllardır badana yapılmamış kireç duvarları bir sisin içinden gördüler.

Oğlanlar pis bir koku aldılar, yılların verdiği alışkanlıkla.

Yeter, dedi, burada saat birde program biter, saat kaç oldu; gönlünüz olsun diye, ama, tamam, bu kadar.

Parasıyla değil mi, dediler.

Para da bir yere kadar; buraya kadar, dediler.

Komşu elini beline attı; metalin soğukluğunu hissedince kendine güven geldi. Diğerine göz attı, tamam, diye. Diğeri de göz attı, bıçak elindeydi, tamamdı.

Ortada oturan, daha zayıf olanı ayağa kalktı. Oda bir döndü, ayakları tavanda mı, tabanda mıydı bilemedi; duvara yaslandı.

Ulan, dedi, daha kızları alıp yukarı çıkacağız.

İhtiyar, o kadar uzun boylu değil, dedi, edebinizle kalkıp gidin.

Şişman olanı, dizlerinin üstüne kalkar kalkmaz elini beline attı. Edebi sizden mi öğreneceğiz lan, derken, üç el silah sesi ve sayısız bıçak darbesi doldurdu, gecenin bir ağırlık olarak çöktüğü odayı.

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları