Menu
NAİF EDEBİYAT
Deneme/Eleştiri • NAİF EDEBİYAT

NAİF EDEBİYAT

Ülkemizde ‘siyasi’ kelimesinin çağrışımları genellikle olumsuzdur. Özellikle darbeler kuşağı için, daha çok sorgusuz sualsiz alıp götürmeleri, zindanları, işkenceleri, faili meçhulleri çağrıştırdığı için her zaman kalplerde bir ürpertiye neden olur. Ayrıca siyasi biri olmak yalıtılmış olmayı da göze almak demektir. Siyasi kelimesinin çağrışımları nedeniyle insanlar, bu siyasi kişilere her zaman meşkuk kişiler olarak bakmışlar ve onları siyasi olanın içine hapsederek kendilerine bulaşmalarını engellemeye çalışmışlardır.

Siyaset kelimesi meşrudur, legaldir; onu herkes rahatlıkla kullanır. Siyaset, meşruiyetini iktidardan alır ve daha çok iktidarın topluma biçtiği rolü; kendi siyasi projeksiyonu etrafında toplumu tüm kurumlarıyla biçimlendirme çabasını gösterir. Bu yanıyla tarih boyunca olduğu gibi iktidarlar meşruiyetin kaynağı haline gelir.

İktidarla edebiyat arasındaki ilişki çok yönlü ve karmaşık bir ilişkidir. Ancak gayet açık olan durum şudur ki, iktidar, toplumu biçimlendirirken ürettiği kültür politikaları aracılığıyla sanat ve edebiyata direkt müdahale eder. Müdahaleler toplumu genellikle ikiye yarar: Ya meşru olanın yanındasınızdır ya da gayri meşrunun. Ancak liberal demokrasilerde bu yarılma dikta rejimlerinde olduğu kadar açık ve net değildir. Liberal politikalar gereği iktidar kendini alabildiğine geri çekmek zorunda hisseder; hiçbir kuruma ve yapılanmaya gölgesi düşsün istemez. İktidarın görevi sermayedarlara rahatça, gönüllerinin istediğince hareket edebilecekleri uygun bir vasat yaratmaktır. Kitap basılacaksa, film çekilecekse, tiyatro gösterilecekse bunu sermayedarlar yapabilmelidir; kısacası ne yapılacaksa onu sermayedarlar yapabilmelidir. Ancak sermayedarlar, doğacak maliyeti göze almamaları ya da her türlü faturalarını iktidara ödetmeye meyyal olmaları nedeniyle, ‘gönüllüce’ ya da ‘sosyal sorumluluk’ olarak ifa ettikleri faaliyetlerini iktidarın sübvanse etmesini ister. Zaten iktidar da kamusal alanda buharlaşmak niyetinde olmadığı için, bazen açıkça kaynak aktarır bazen de örtük ilişkilerle.

Açık ya da örtük ilişkiler nedeniyle edebiyat her zaman siyasidir. Siyasetin toplumu yardığını söylemiştik, bu yarılma nedeniyle oluşan toplumsal gruplar en azından kendi taleplerini merkeze taşımak için örgütlenirler. Bu örgütlenme de demokratik bir hak olarak toplumsal gruplara bahşedilir. Bir anlamıyla her toplumsal örgütlenme, liberal demokrasinin kendisine açtığı alanda ya hükümet ya da muhalefet olarak var olur. Çünkü siyaset, hükümet ve muhalefetin yapılandırılma sürecidir.

Bugün daha çok Modern aklın bir ürünü olarak görülen Büyük Anlatıların doğurduğu Güçlü Devletlerin artık çözülüp buharlaştığı fikri, sözünü ettiğimiz yarılmanın üzerini örtmektedir. Özellikle Büyük Anlatıların sonu söyleminden sonra doğan evrensellik yerine yerellik; insanlık yerine insan; halklar yerine cemaat; büyük anlatı yerine mikro anlatı söylemi, merkezi yıktığını ve bireylere daha serbestçe, kendi olarak var olma yollarını açtığını vaat eder. Bu vaatten doğan etnik, cinsiyetçi, kültürel, çevreci mikro cemaatlerin ürettiği mikro siyaset dahi kendisine bahşedilen demokratik hak nedeniyle kamusal alanda meşru bir şekilde var olur.

İktidardan kaçış yoktur demek fazlaca kötümser bir ifadedir. Burada Foucaultcu bir iktidar söylemine yaklaştığımın farkındayım ve gönlüm buna razı değil. Elbette her zaman iktidardan kaçacak bir yer vardır. Çünkü iktidar hiçbir zaman her yeri kaplayacak kadar güçlü olmamıştır. Ancak iktidar, kuşatamadığı bu alanı peşinen gayri meşru ilan etmiştir. Bir türlü ele geçiremediği alanı değersizleştirmek için onu marjinal olarak niteler. Marjinalliğe de genellikle, toplumdışı, tehlikeli, zararlı, dahası ne ‘yapsalar yeridir’ gibi hafifseyici bir söylemle ‘mahallenin delisi’ rolünü giydirmeye çalışır. Dolayısıyla buradan doğacak bir sanat ve edebiyat biraz da bıyık altından gülünecek bir etkinliğe dönüştürülmeye çalışılır.

Sanatçılar, kabaca çizmeye çalıştığımız yarılmanın bir yanında bulurlar kendilerini. Burada marjinal, karanlık, tehlikeli olanı seçenler açısından sorun yoktur; bile-isteye yapılmış bir seçimdir. Sorun yazımız bağlamında iktidarın ya da muhalefetin yanında olmayı seçenlerdedir. Bu alan, iktidarın gücü sayesinde genel bir atmosferdir ve herkes öncelikle söz konusu atmosferin içindedir. Atmosferden çıkmak bir seçimken, kalmak bir seçim değildir. Burada peşinen verilmiş hükümler vardır: İktidarın belirlediği alanı terk edenler siyasidir, yıkıcı fikirlere sahiptirler, halk düşmanıdırlar, binlerce yıllık gelenekle savaşım halindedirler... Kalanlarsa saf edebiyattan yanadırlar, apolitiktirler, hümanisttirler, halkın refahı ve huzuru için fikir üretirler, eleştirileri bile daha iyi bir topluma ulaşmak içindir…

Naif Edebiyatın Genel Nitelikleri:


  • · Hayattan, hayat içinde olup bitenlerden kaçar. Ebedi doğrular, hakikat, insanın değeri, hayal, dil gibi değerlere bağlanır ve oradan beslenir. Böylece insandaki değişmeyeni yakaladığını ve bütün insanları anlattığını iddia eder.

  • · İnsanın etrafında ve daha çok içinde dolaşarak bir tür elitizm yaratır. Hayat içinde cevelan eden süfli, kirli, aşağılık şeylerden uzaklaştığını varsayar. Saf, öz, değişmeden kalan tözü yakaladığını düşünür.

  • · Yaptığı seçimin hayata sırt dönmek olmadığını, tam tersine olayların geçiciliğinden kurtulduğu için olgular üzerinden gittiğini ve kalıcılığın ancak bu tutumla yakalanabileceğini söyler.

  • · Geleneğin, tarihin, Büyük Anlatıların altında boğulmuş, kaybolmuş insanı bu yüklerinden kurtarır ve onda doğuştan var olan cevheri parlatır, ona bireyselleşmenin yollarını göstermekle insan olmayı hatırlattığını iddia eder.

  • · Siyasi, ideolojik olmadığı için önyargılara mahkum olmadığını; eser verirken tüm önbelirlenimleri elinin tersiyle ittiğini düşünür. Özgürdür, zaten özgürlük vaat etmeyen bir edebiyat değersizdir.

  • · Bir başöğretmen edasıyla toplumu daha güzel günlere taşımak idealinin peşindedir. Ama bu ideal her zaman iktidarın gösterdiği kadar bir menzile sahiptir.

  • · İnsanlığın değişmez hakikatleri olarak kabul edilen özgürlük, demokrasi, ifade hürriyeti, seçme hakkı gibi değerlerin yılmaz savunucusudur. Ve bu talepleri herkes için istediğinden evrenselcidir.

  • · Herhangi bir yarar gütmenin, işlevsel olmanın, araç olmanın sanatı güdümlü hale getireceğini vaz eden estetik ilkeye bağnazca bağlı olduğu için estetik ürünler verir. Dolayısıyla yücedir, her türlü çıkarın ve talebin üzerindedir.

  • · Kanoniktir. Kanonu iktidarın belirlediğinin farkındadır; en kestirme yolun müfredata girmek olduğunu bilir. Edebiyat eleştirisi olarak geliştirdiği dil de kanona uygundur. Kendisinden önce oluşturulmuş kanona oldukça saygıyla yaklaşır; büyük eser olarak uzlaşılmış olanlarla ilgili yazarak hiçbir risk almaz.

  • · Hümanisttir. İnsan sevgisinin yerini doldurabilecek başkaca bir şey yoktur. Edebiyatını sevgi ve aşk üzerinden kurar. Genellikle bu tür eserlerde insan olmaz, daha çok soyut, tasavvuri bir insan imgesi üzerinden retorik yapar. Cümleleri yalın olmaktan uzaktır.

  • · Hegemoniktir. Sanat ve edebiyat ortamının en güçlü kurumlarının iktidarın elinde olması nedeniyle iktidarla açık ve gizli ilişkiler kurar. İlişkilerin ona sağladığı güçle edebi kamuyu biçimlendirmek ister.




Naif Edebiyatın Naifliği:

Hümanist, apolitik ve saf edebiyat gibi sıfatlarla vasfedilen bu anlayışa ‘naif edebiyat’ dememin öncelikli sebebi; ne kadar da siyasi olduğunun farkında olamayacak kadar deneyimsiz, çocukça bir algı içinde olmasıdır.

Naif edebiyatın naifliğine dair birkaç özelliği hızlıca sıralayabiliriz: Edebiyat toplumsal hayattan doğar. Sanatçı bağlandığı değer yargıları, kuram ve eylem ilişkisi içinde eserlerini topluma sunarken, bir yandan topluma müdahale eder diğer yandan da toplumsal hayatta süregelen değerlerden, kurallardan etkilenir. Bu karşılıklı bir etkileşim sürecidir. Dahası toplumsal yapılar dinamiktir, hayat içindeki kurucu değerler her türlü etkileşime, değişime, dönüşüme açıktır. Hiçbir toplumsal öğe salt kendinden hareketle açıklanamaz. İktidarlar da kendi varlığını sürdürebilmek için bu değişime ayak uydurmak zorundadırlar. Ancak bugün sanatın toplumsal olandan koparılıp giderek birey merkezli hale gelmesi; daha önce de vurguladığımız gibi postmodern etkilerledir. Zira bu yeni dönemde insanlığın yerini insan alırken, insan daha çok birey olarak tanımlandı; toplum tanımı da tek tek bireylerden oluşan grup şekline evrildi. Kolektivitenin çöküşü anlamına gelen bu yaklaşımla birlikte tek tek bireyler, iktidarın gücünü sadece bireysel özgürlüğüne yapılan bir saldırı olarak değerlendirir oldu.

Kendini birey merkezli konumlandıran naif sanat, bir yandan bireyin ontolojik arayışlarını diğer yandan da hayat içindeki rolünü anlamak ve anlatmak üzere yola çıktı. Böylesi bir yola çıkışla kendisini de tematik olarak alabildiğine sınırlamış oldu. Burjuva ideolojisine uygun olarak bireyin kendisi için var olduğu, toplumun ona dışarıdan etki ettiği fikri, merkezi temalar arasına girdi. Toplum sürekli olarak bireyin üzerinde olumsuz etkileri olan bir baskı grubu gibidir, en hafifinden onun özgürlüğünü sınırlar. Dünyadaki kötü işler, bireyin psikolojisini olumsuz etkiler. İşte bu etki naif edebiyatın temalarının başında gelir. Tematik sınırlamalar nedeniyle insanlık durumu diyebileceğimiz geniş fotoğrafın içinde yaşananlar sanatın, edebiyatın dikkatinden de çıkarılmış olur.

Naif edebiyat makul konular etrafında, ruh hallerini tasvir edip edebi kamuda yaygın ve etkin olan anlayışa eklemlenerek, gayri makul olanlardan sıyrılmış ve sadece salt estetik olanı üreteceğini varsaymıştır. Bireysel ve saf estetik olanı, kendi içinde haklılaştırarak idealleştirdi. Oysa böylesi bir anlayış özünde naiftir; saf estetik ve bireysel sanat muhaldir. Çünkü saf sanat ancak toplumsal hayattan, kültürel pratiklerden ve kolektif çıkarlardan kopmakla mümkündür.

Edebiyat öncelikle insani bir etkinliktir. Her insan değerlerle mücehhezdir; teçhiz olduğu bu değerlerle insana ve hayata bakar. Doğruyu yanlışı, iyi kötüyü, güzeli çirkini sahip olduğu değerlerle birbirinden ayırır. Sahip olduğu değerler sayesinde bazı insanlarla yan yana gelirken, bazılarıyla ayrı düşer. İşte sanatçının durduğu yer, onun hayat ve sanat anlayışını da belirler; bu noktada ‘kendi amacına uygun’ eserler vermeye başlar. Çünkü neyi seçip neyi reddettiğimiz aynı zamanda pratik olarak ne yapacağımızı da belirler.

İktidarın adaletsiz uygulamalarına ses çıkarmayıp saf edebiyatın peşinde, kendi işine bakarken de siyasidir. Bu tavrıyla iktidarın uygulamalarını onaylamış olur; uygulamaların pekişmesinde pay sahibidir ve iktidara güç verir. Dikkatini ülke içi ya da dışı sorunlara yöneltmektense daha çok bireysel haklar, sınırsız özgürlük; etnik, cinsiyetçi, kültürel temelli cemaatlerin kamusal alanda temsili gibi mikro taleplere yönelterek; soykırımların, mülteciliğin üzerini örter.

Sanat ve edebiyat kültüreldir, bir kültürün ürünüdür. Sanatta evrensellik naif bir iddiadır. Ya da daha yumuşatarak şöyle söyleyebiliriz: Evrensellik ancak ortak kültürel kodlarla mümkündür ve onlarla sınırlıdır.

Naif Edebiyatın Sonuçları:

Naif edebiyat, resmi söylemin şemsiyesi altında varlığını sürdürdüğü için kabulleri ve retleri de aynı söyleme paraleldir. Öncelikle temaların, sonra da temayı tahkiye ederken seçtiği kelimelerin kültürel atmosfere uygun düşmesi için titizlenir. Mümkün olduğunca savaşlardan, soykırımlardan, mültecilerden, terörden konuşmayı seçmez. Seçtiğinde de mesela bir ülkedeki savaş hakkında konuşurken işgal mi, yoksa özgürlük savaşı mı diyeceğini resmi söyleme göre belirler. Türkiye hakkında konuştuğunda da iktidarın (hükümet-muhalefet ikiliğinin de yer aldığı alan) söylemine yaslanarak meşru alanda kalmaya özen gösterir.

Siyasi olandan kaçmanın en kolay yolu zamana ve mekana sırt dönmektir. Naif edebiyatta mekan dekoratif bir unsur olarak bile yer almaz. Birey merkezde olduğu için her şey ona göre konumlandırılır. Bireyin ruhsal halleri en yüce referans noktasıdır ve gerçeklik ruhsal hallerle dolayımlanarak var olur. Gerçeklik kendi olarak var olamadığı için ruhsal hallerin değişkenliğine göre o da halden hale girer. Bir anlamda ruhsal hallerin gösterenine dönüşür. Böylelikle gerçeklikten, zaman ve mekanda cereyan eden acı ve elem veren olaylardan uzaklaşılarak saf özgürlüğün kapısı aralanır.

Her şeyin yüce bir noktada eşitlenmeye çalışılması durumunda iyilik ve kötülük de özdeşleşir. Çünkü eşya düzeni ve insanın halleri zamandan ve mekandan koparılmıştır ya da en azından kötülüklerden uzaklaşmak böylece mümkün olmaktadır.

Bireyin, insan tekinin ruh hallerinin genelleştirilip ‘insanlık hallerini’ kapsayacağını düşünmek naif bir çabadır. Roman ve öykünün bireyin etrafında kurduğu ruh halleri, eserdeki karaktere aittir; kurgusaldır, plastiktir, eserin bağlamı içerisinde anlamlıdır. Yoksa hayat içinde gördüğümüz, tanıdığımız, bildiğimiz insanlara ait değildir.

Gerçekliğe sırt dönmek aynı zamanda resmi söylemle uyum içinde olmanın bir göstergesidir. İktidar, eşya düzenini ve insanlık hallerini kendi söylemine uygun olarak tanzim etmek ister. Gerçekliğin üzerindeki sis perdesini kaldırmak; insanı ve eşyayı asli konumuna oturtmak sanat ve edebiyatın öncelikli görevlerinden olmalıdır. Mesele sadece her şeyi ait olduğu yere oturtmak da değildir; aynı zamanda insanla eşya arasında sağlıklı, sahih ilişkilerin kurulmasıdır.

Sanatçının çağının tanığı olması gerektiği iddiası bir yana, eğer sanatçılar daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorsa, bu mümkün dünya ancak şu bildiğimiz, içinde yaşadığımız dünyada imkan dahilindedir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, bireysel haklar… ancak şu bildiğimiz dünyada cari olursa gerçektir, anlamlıdır.

Naif edebiyatın hali, tıpkı balığın suyu bilmemesi gibidir. Çünkü ne kadar da siyasi olduğunu bilemeyecek kadar, iktidarın ona bir yaşam alanı olarak sunduğu atmosferin içindedir. Dışarıya çıksa nefes alamaz; içeride güven ve huzur içindedir; zaten insanlığa sırt dönmüş edebiyat ancak böylesi bir ortamda mümkündür. Gerisi angaje, güdümlü, bağlanmış edebiyattır. Keza birilerini karalamanın en etkili ve kestirme yolu, onu ‘siyasi’ olarak nitelemek değil midir?

 (Hece, Ekim 2013, Sayı: 202)

CEMAL

Karesi İlkokulu’nu (1973), Atatürk Ortaokulu’nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi’ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi (1983). Balıkesir’de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www.edebistan.com’un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982’de Güldeste Dergisinde yayımlanan "Beyaz Gömlek" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice’ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. "Esenlik Zamanları"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü’nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede "Mürekkep" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) ve Ömer Seyfettin Hikâye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır....