Menu
CUMA VE ŞEHİR
Deneme/Eleştiri • CUMA VE ŞEHİR

CUMA VE ŞEHİR

Hamdi Döndüren’in “Cum’a Namazı ve Kılınma Şartları” başlıklı bir makalesi vardır. Bu makaleden bir özet alıntı vereceğim. “Cuma arapça bir isim olup, ‘toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk’ anlamlarına gelir. Sözlükte cumua ve cumea şeklinde okunur. Bir terim olarak Perşembe günü ile Cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekat namazın da adıdır. Cuma gününe müslümanlar ibadet için mescide toplandıkları için bu isim verilmiştir. İslâmın çıkışından önce Araplar cum agününe “Arûbe” derlerdi. Mekke’de Kureyşliler cum agünü toplantı yapmaya başlayınca Ka’b b. Lüeyy’in il olarak bu güne Cuma ismini verdiği nakledilir. Mekke’de hicretten önce Cuma namazı kılınmamıştır.

Dârekutni’nin naklettiğine göre Allah elçisi, Akabe beyatlarından sonra Mus’ab b. Umeyr (ö. 3/625)’i Medine’ye muallim olarak göndermiş, kendisine Cuma günü toplanarak öğle vaktinde iki rekat namaz kılmalarını yazıyla bildirmiştir. Bunun üzerine müslümanlar Es’ad b. Zürâre (ö. 1/622)’ninMedine dışındaki yurdunda toplanmış ve Cuma namazı kılmaya başlamışlardır.

İbn Sirin’den rivayete göre, Medine halkı Allah elçisi henüz oraya hicret etmeden önce bu namazı kılmışlardır. O güne “Cuma günü” adını verenler de onlardır. ‘Yahudilerin toplanıp ibadet yaptıkları bir günleri var. Hristiyanların da var. Biz de Allah’ı anmak ve toplu namaz kılmak için bir gün belirleyelim, bu da Arûbe olsun’ dediler. Cuma namazının farz kılındığını bildiren ayetin Medine’de indiği ve Nebi (sas)’in ilk Cuma namazını hicret sırasında Salim b. Avf Oğullarına ait Ranunâ vadisinde kıldırdığı düşünülürse, Mus’ab veya Es’ad’ın kıldırdığı namazın cumanın farz kılınmasından önce olması gerekir” (DÖNDÜREN, 1987, 142).

İlk Cum’a namazının Hz. Peygamber’in hicreti esnasında, Medine yakınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabilesini ziyaretleri sırasında oradaki namazgâhta kıldırmış olduğu kabul edilmektedir. Bazı yorumcular hicret esnasında Cum’a namazı kılınmasından hareketle Cum’a namazının ile şehir ilişkisini sağlamak bakımından yaptığımız değerlendirmelerin doğru olmadığına işaret ediyorlar. Şehir-Cum’a namazı ilintisine Hz. Peygamber (asv)’in bu namazı hicret esnasında kılması delil gösterilerek itiraz getirilmektedir. Bu itirazın doğru olduğu kabul edilirse şöyle de söylenebilecektir. Hz. Peygamber (asv) madem şehir olmayan bir yerde bu namazı kıldırmıştır, o halde bu namazın topluca da kılınması gerekmemektedir. Zira Hz. Peygamber (asv) hicrette iki kişi idi. Yanında Hz. Ebubekir (ra) bulunmaktaydı.

Diğer taraftan, kaynaklarda daha hicretten önce Es`ad b. Zürâre’nin Medine’de cuma namazı kıldırdığı da kaydedilmektedir. Buna göre cuma namazının farziyeti hakkında iki farklı görüş vardır. Birinci görüşe göre cuma namazı Mekke’de farz kılınmakla birlikte Mekkeli inkarcıların vakit namaz kılınmasına dahi izin vermemeleri nedeniyle orada kılınamamıştır. Bu namaz Medine’de kılınmıştır. Diğer rivayete göre, cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır ve ilk cumayı Hz. Peygamber Rânûnâ vadisinde kıldırmıştır. Her iki rivayete göre de, Mus’ab b. Umeyr veya Es`ad b. Zürâre’nin cuma namazı kıldırması uygulaması farz değil, nâfile hükmü kapsamındadır.

Bizim yaklaşımımız şehir meselesinden hareket etmektedir. Şehiri Cuma namazı, Müslüman pazarı ve mahkeme tesisi ile açıklamaya yönelmektedir. Bize göre şehrin tanımı “Cuma kılunur, pazar kurulur” tarifinde hakiki anlamına kavuşur. İslam düşüncesine göre şehrin asıl vasfı kanun-kadı ve müslüman çarşısı ile ilgilidir. Buna göre Hz. Peygamber’in kırda Cuma namazı kıldırması da şehrin vasfını etkilemez. İslam şehri kanun ile kurulur. Kanun’un kaynağı da Peygamber (asv) ve ahkâmî vahydir. Bilindiği gibi vahiy Hz. Peygamber’in (asv) Mekke döneminde hukuk-fıkıh getirmemiştir. Oysa hicret ile birlikte Allah resulüne ahkâm indirilmeye başlanmıştır. Burada sayı değil, ahkâmın toplumu inşa etmesi, bir toplumun ahkâmla hayat bulması asıl sayılmalıdır.

Şehri binalar, teknoloji, otoyollar, havaalanları ve kapitalizm ile değil de ahkâm ve pazar ilişkileri ekseninde açıklamamızı sağlayan veriler Cum’a sûresinde verilmektedir. Hamdi Döndüren’in mezkur makalesinde şehir tanımları yapılmıştır.

Ebu Hanife’ye göre valisi, hakimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri şehirdir. İmam Malik’e göre de mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Yine Malik’e göre şehir nüfusu az olsun veya çok olsun hüküm değişmez. Buna göre fakihler Cuma kılınan yeri şehir kabul etmişlerdir. Cuma kılınacak yerin şehir olması gerekir. Cuma suresindeki 11. ayet de Cum’a’nın Müslüman pazarla ilişkisini ortaya koyar. “Ve onlar, bir alışveriş yahut eğlence görünce ona gidip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar; de ki: Allah’ın katındaki daha da hayırlıdır alışverişten ve eğlenceden ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (62 Cuma 11). Cum’a suresi 62: 9’da da “fesaev” kelimesi (koşun, sa’y edin [ahireti kazanmaya emeklenin], cehdedin) geçmektedir. Dokuzuncu ayette “Cuma’ya çağrıldığınızda alış-verişi bırakıp koşun” denilmekte ve bu koşanların Cum’a sonrasında yer yüzüne dağılarak Allah’ın fazlından rızık aramaları istenmektedir. Ayetler, namaz için çağrıldığında Müslümanların alışverişi terketmelerine ve Cuma namazına koşmalarının farz olduğuna dair emir içermektedir. Alışveriş/ ticaret/ eğlencenin ise ancak pazarı olan bir beldede cari olacağı izahtan varestedir. Bu ayetlerin iktisat din ilişkilerini bütün Müslümanların rızk teminini tekeffül ettiği de söylenebilir. Yani işsizlik oluşturucu ekonomik kapanmaya şehrin izin vermemesi gerekmektedir. Yani Müslümanları Cuma’ya çağıran bir dinin Müslümanları Cuma sonrası işsiz de bırakmayacağı söylenebilmelidir. Buna göre Müslümanların pazarı “her kesin katılımına açık bir pazar” olarak tesis edilmelidir. Buna fakirlik üretmeyen bir pazar olarak bakmalıyız.

Müslüman mahallesini kır sisteminden tefrik edecek en temelli faktör Cuma namazıdır. Bilindiği gibi mahalle birbirine kefil olan Müslüman bir cemaat oluşturmaktadır. Sabah namazı ile yatsı namazını aynı mescitte birlikte kıldırmayı başarmış tek yerleşim sistemi “Mahalle”dir. Mahalleleri BİRBİRİNE birleştiren yegane cem imkânı da Cuma namazı ve camiidir. Bu namaz dışında kır (bedavet) ile şehir yapısındaki mahalleyi birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Elmalılı Hamdi Yazır da şehri Cuma namazı ile tanımlamıştır: “Şehirden maksat, valisi, hakimi, müftüsü bulunan ve kanunların uygulanma imkanı olan yerdir. Şehrin bitişiğinde bulunan yerleşim merkezleri de şehir hükmündendir, buralarda oturanlara da Cum’ a namazı farzdır” (YAZIR, 1997, c:1, s: 307). Hz. Peygamber (asv)’in hicret esnasında Cuma kılmasını kendisinin hâkim/vali/yönetici olması ile izah etmek gerekir. Şehir tanımlamasını binalar, otoyollar, modern kent eşyaları ile yapanların meseleyi hâkim-kad’a (kaza) ile görmeye başlaması ile Müslümanların Batı kentlerini kendi kültürlerine taşımasının bir sapma olduğu söylenebilecektir. Müslüman toplumun Batı toplumlarında olduğu gibi proleter-burjuva ayrışmasına izin vermediği, toplumu pazar ilişkileri içinde birbirine rakip kılmadığı söylenebilecektir. Aynı mescitte namaz kılan kişilerin piyasada birbirine rakip olması bu dinin doğasına aykırıdır. İslam dini Batı tipi toplum kurgusuna uzak bir cemaat ve biz duygusunu sürekli yenileyen iktisadî önlemleri alır ve insanları “kurba” (yakın) kılar ona “ahi” (kardeş) gözü ile bakar. Batı kenti “birey” felsefesi ve özgürlük düşüncesi ile Müslüman toplumun “HÜRRİYET” kavramına yabancı kalmıştır. Bizde hürriyet hadlere ve hukuka uygun yaşayan bir toplum (cemaat) ile birliktedir. “Bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler” mottolu anlayışlarla ne Müslüman topluma ait Medeniyet kurulabilir ne de modern toplumda “Sünneti Yaşamak” imkânına kavuşulabilir. Bizim şehrimiz ancak “Cuma kılunur, pazar kurulur” ifadesinde anlamını bulmuş ne proleter ve ne burjuva üretmeyen bir iktisadî anlayışla Batı ile kapışacaktır.

Bugün Cuma kılıyoruz lakin “Müslüman pazarı” kurulamadığından şehri, mahalleyi, ev’i kaybetmiş durumdayız. Cum’a namazı kapitalizmin kent mekanlarına (AVM, yeraltı mescidleri, metro camileri) çekilerek ya da mahkum edilerek Müslüman şehri inşa edemez bir ritüel haline getirilmiştir. Kapitalizmin bize fıkıh dayatmasına, pazarımızı tekelci zihniyetle kapatmasına, dünya sistemin emtiaları ile Müslüman adamın emeğinin alınterinin mamüllerini pazar dışı bırakmasına karşıyız.

NOTLAR:

-DÖNDÜREN Hamdi, Cum’a Namazı ve Kılınma Şartları, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 2, Cilt: 2, 1987

-YAZIR Elmalılı Hamdi, İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, Eser neşriyat, 1997