Menu
amentü şiirine dair bir ufuk kazanma denemesi
Deneme/Eleştiri • amentü şiirine dair bir ufuk kazanma denemesi

amentü şiirine dair bir ufuk kazanma denemesi

“Bir halkın şiiri; hayatını halkın konuşmasından alır ve karşılığında ona hayat verir” T.S.Eliot

“Şiirimle yüzyüze gelenler dünya ile olan ilgilerinde yeni bir açılımı, gerekirse bir rahatsızlığı fark etmeliydiler. Bu yüzden genel kabul içinde şiire yakışır sayılana değil, şiire girdiği zaman bir şeyleri kurcalar olana rağbet ediyordum.” diyor İsmet Özel, kendi masalını yıkma çabasına matuf kaleme aldığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabında. Bizde bu yazı vesilesiyle içinde yaşadığımız dünyada şiiri kaçınılmaz bir uğraşı kılan anlayıştan hareketle, vakur olma titizliğini de yedeğimize alarak İsmet Özel’in Amentü şiirini kurcalayacak ve bir tazelik sunmaya çalışacağız.

Amentü şiiri; 1974 yılında Diriliş dergisinde yayınlanmak suretiyle İsmet Özel’in ihtidasını, kamuoyuna beyan etmiş olduğu otobiyografik bir şiir hüviyetine sahiptir. İsmet Özel, bu şiiri Allah’ın ona ihtida nasip etmesinden önce düşünmüş ve o zaman itibariyle de adını koymuş olduğunu belirtmektedir. Şiirin temasını, şairin küfür ile iman ya da materyalizm ile İslam coğrafyasındaki düşünce hareketliliği sonucu meydana gelen “gel-git” ler oluşturur. Şair, imgeler marifetiyle hem sosyalist bir dünya görüşünden sonra Müslüman olmasına giden süreci, hem de babasının hayatı algılayış tarzı üzerinden Türkiye’ye ilişkin tarihsel bir arka planı kendi ağzından şiire aktarmıştır. Yaşadığı mücadele/hareketlilik den sonra kesretten vahdete ulaşan biri olarak karşımızda yükseliş göstermektedir.

Şairin “Hangi dilde yazılmış olursa olsun şiir insana dokunur.” tespitindeki “dokunma” meselesi insanın hem “içkin” hem de “aşkın” yanına temas eden bir şeydir. Şiir ile yakalanan aşkınlık derecesi sadece okuyucunun fark edebileceği bir haldir muhakkak. Aşağıda Amentü şiirine İsmet Özel’in “şiiri bizim için gerçek kılan, şiirin üstün, ince, yüksek düzeyde bir söz sanatı oluşu değil, bizim ona tutunma tercihimizdir.” cümlesinde belirttiği gibi şiire “içkin” yanımızla tutunma tercihimiz açısından temas edecek ve onu bizler için verimli kılmaya gayret edeceğiz.




İnsan
eşref-i mahlûkattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı



Çocukluk ve yetişme yıllarında şair babasından “eşref-i mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) sözünü duyuyor. Lakin onu duymakla yetiniyor sadece. Ona bir anlam veremiyor. Zira o dönemler Müslümanlık anlayışı toplum hayatında ağırlıklı bir yer işgal etmiyordu. Şair şiiri gündemine aldıktan sonra yazacağı şiire bir dayanak arama, sağlam bir temel bulma çabasına dönük olarak lise son sınıfında iken Kuran-ı Kerim meali okumaya başlıyor. Bu okumaları sırasında da babasının böyle bir söz söyleyip durduğunu farketmiş olabilir. Ama resmi ideolojinin dayattığı eğitim sistemi dinden izole bir anlayış dahilinde verildiği için iç dünyasında giriştiği çabaya bir karşılık bulamıyor ve bu sözün sözler içinde bir yeri vardı diyerek o dönemler o sözün hakikatine erişemediğine vurgu yapıyor.




ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklâmların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için kanıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.



Eylül fizyolojik anlamda bir yorgunluğun ifadesidir. Ağaçlar eylülden önce çiçek açmak ve meyve vermek suretiyle olgunluğa erişirler ve eylül ayında yapraklarını dökerek yorgunluklarını atmak isterler. Şair de bir eylül günü yorgunluğunu atmak isterken yani bilek damarlarını kesmek suretiyle intihara teşebbüs ettiği bir anda, birdenbire imanla ve sorumluluk bilinciyle karşı karşıya geliyor. Babasının söylediği sözün hakikatine o anda vakıf oluyor. Aslında İsmet Özel’in ihtida etmesi “Amentü” şiirinin yazılma süreciyle yakından ilgilidir. Çünkü şairin bu şiiri adını koyup da yazmaya başlaması 1974 yılından çok daha öncesine tekabül eder. Yani şair o süreç esnasında hem şiiri yazmakta hem de ihtida etmesini sağlayacak olan gelişmeleri yaşamaktadır. İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin” kitabında bu kitabı intihar eden bir kaç arkadaşına ve paranoyadan, şizofreniden muzdarip birçok arkadaşına ithaf ettiğini belirtmektedir. Onlara isabet eden yıldırımın kendisine çarpmamış olmasını ise “önce şiir binasının saçağı altına sıçrayacak ataklığı göstermiş olmasına ve sonra siyasi anlamda bir bağlanmamanın hayat içerisindeki karşılığını arama çabasına borçlu olduğunu” dile getirerek anlaşılır kılmaktadır.

“Çıvgın”; kavganın, çıban, sefaletin ve eğlencenin, “reklam” ise iktisadi sömürünün veya emperyalizmin bir sembolüdür. Tarih, tamahkar tüccara benzetilerek ikisi arasındaki ortak payda olarak kapitalizm vurgulanıyor. Çünkü tarih de tüccar gibi zenginliklerle yüklüdür ve zenginliği korumak için yalan söylerler, cimridirler, her ikisi de insana muhtaçtır ve insanı yönlendirirler.

Şairin “eşref-i mahlukat” sözünün hakikatine ermesi kolay olmamıştır. Kavgalardan, sömürü çarkından, sefalet ve zevklerden geçerek o sözün asıl anlamına ulaşmıştır. Burada şair geçmiş hayatına dair de ipuçları vermektedir. “Kararmış rakamlar” ile insanların nesnelerle kurduğu bağı sadece paraya endeksleyerek kirlettiğine ve kararttığına işaret ediliyor. Damar kesildi ancak kan yerine kelimeler kavuşmuştur aydınlığa. “Kan” küfrü, “kelime” ise imanı temsil etmektedir. Böylelikle şairin yaşamında bir “ba’su ba’del-mevt” dönemi başlamış oluyor. Klasik Türk Edebiyatı’nda kozmik alemin “anasır-ı erbaa” denilen ve isimleri toprak/hava/su/ateş olan dört unsurdan meydana geldiği kabul edilirdi. Ateş; sıcaklığın, su; ıslaklığın, hava; soğukluğun, toprak ise kuruluğun simgesiydi ve bunların, insanların mizaçlarına da hakim olduğuna inanılırdı. Bu dört unsur, şairin şahsında cisimleşmekte ve ihtida etmesiyle beraber farklı coğrafyalara doğru yol alarak yeni anlamlar kazanmaktadır.




Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmî mühür ve imza



Bedence konuşmak; günümüzde ‘Beden dili’ olarak lanse edilen ve hem kendini ifade etme aracı olarak hem de bir ürünün pazarlanması amacına uygun olarak kullanılan iletişim yöntemidir. İnsanlar arasında dil ile kurulan bağın yerine, üzerimizde taşıdığımız giysilerden tutunda sembollerden, mimiklerden, yapılan hareket ve takınılan tavırlardan yani kısacası beden dilinden yola çıkarak kurguladığımız başka ve insani değerlerden uzak bir iletişim yöntemini empoze etmektedir bu çağ. Beden dilinin reklamlar yoluyla pazarlanması gerek insanın sömürü düzeninin bir parçası haline gelmesini gerekse de kendi bedeninin teşhir edilmesi sonucunu doğurmakta, onu cinsel bir meta haline dönüştürmektedir. Bu çağda şiir ile dil ile kurulan insani bağ değerinden ve öneminden uzak yerlerde konuşlanmaktadır. Dolayısıyla şair, kolay anlaşılmayacak diyerek insanların “şiir dili”ni değil de “beden dili” ni tercih etmelerinin bir sonucu olarak sözlerinin anlaşılmayacağını belirtmektedir.

“Fücur”; günahkarlık, edepsizlik, sehiflik gibi kötülüklerin genel adıdır. Dünya, bir çiçeğe benzetilmekte ve “fücur kanatlı” olmakla nitelendirilerek olumsuzlanmaktadır. Dünyanın kanatları olarak dağları, ovaları düşünebiliriz. Ayrıca dünyanın komünizm, kapitalizm vs. gibi ideolojik kanatları da bulunmaktadır. Çiçekler hilenin, edepsizliğin, pisliğin en son bulaşabileceği, bulaştığı an da zaten bütün dünyanın aynı kirlilik içerisinde kalmış olduğunun beyanı olan duygusal varlıklardır. Şair, kanatları kara fücur çiçekleri açmış demekle; çiçeklere dahi pisliğin, kirliliğin bulaştığını ifade etmekte ve dünyayı da bu hal ile nitelendirmektedir. Artık dünya yaşanılası bir yer değildir. Gelişen teknoloji ve çarpık kentleşmenin sonucu yeryüzü güzellikleri olan ovalar, dağlar ve burada yetişen çiçekler de kirlenmiş, kararmıştır. İyilikler, muhabbetler, sevgiler de aynı kaçınılmaz sona maruz kalmıştır bu çağda. “Yanık yağ”; mazotun artığına verilen addır ve hava kirliliği yapmaktadır. Modern dünyada motorlu taşıtların kullanımı neticesinde yoğun hava kirliliği meydana gelmekte ve bu kirlilik yaşamayı güçleştirmektedir. Şair diğer anlamdaş kelimeler yerine yapı kelimesini kullanarak istiare sanatı yapmıştır. Yapı kelimesi geleneksel doku içindeki evi ve bu evde yaşayan insanları hatırlatan bir fonetiğe sahiptir. Yapılar ve içerisindeki insanlar motorlu taşıtların kullandığı yakıtların yanık yağlarında boğulmaktadır. Ayrıca çarpık kentleşme sonucu yapıların görünümünde estetik kaygılardan uzak bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum o yapılar içerisinde hayatlarını sürdüren insanlara da sirayet etmiştir kuşkusuz. Bu nedenle yapılar, gerek görünüşleri itibariyle gerekse teknolojinin getirmiş olduğu sorumsuz kirlenme ile boğulan insanlara benzetilmiştir. Yaşamaya elverişli olmayan bu ortamda, insanların yaşamayı kabullenmesi adeta deli olduklarının bir delilidir ve “delirme hakkı” nı da kendi ellerinde bulundurmaktadırlar.

Şairin “Rahm” dediği insanı büyüten, yetiştiren ortamdır. Modernizm’in ve onun getirmiş olduğu teknolojik yeniliklerin sonucu olarak “rahm” çağdaş bir anlam ve boyut kazanmıştır. Dolayısıyla bu çağdaş rahmi ancak çağdaş terimlerle anlama, açıklama zorunluluğu doğmuştur. Şair insanın yaşadığı ortamdan hareketle yine ona ulaşmak, onu anlamak için kanıt, ifadeler, resmi mühür, imza gibi çağdaş terimlere gerek duyuyor. Hayatı ve insanı yorumlamak için “deha” ya ihtiyaç duymuyor. Çünkü dehalar tartışmaya açık olup herhangi bir nesnel değer ifade etmezler. Şair aslında burada pozitivizme de gönderme yapmaktadır. Bu çağ pozitivizmin ifade araçlarını telkin etmekte, deha gibi ölçümlenemeyecek herhangi bir değeri kabul etmemekte, yeterli bulmamaktadır. İlave olarak şairin burada yoğun bir ironiye başvurmuş olduğu gözlemleniyor. Kendisinin insani değerlerin yürürlükte olmasını istediği bir dünya özlemi, onu bu noktada yaşanılan dünyaya karşı ironik bir tavır takınmaya sevk etmektedir.






gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.



İnsanın yumuşak yeri karnıdır. Acımak fiili ise günahları çağrıştırmaktadır. Şair, gençlik dönemlerinde karnına giren haram lokmaların verdiği rehavetten, işlediği günahlardan sebep, ayaklarının yerden kesildiği hislerine kapılmıştır. Başka bir ifade ile şair, hayatı anlamaktan onu yorumlamaktan epeyce uzak bir konumda bulunmaktadır genç iken. Bu ifadenin ardından şair, insanın hakikatine ermesiyle birlikte cevabını bulduğu meselelere genç iken vakıf olmadığını “neden” kelimesi ile vurguluyor. “Alaturka vakitlere ayarlı saat” söyleminde alaturka vakitler olarak aklımıza gelen fikir, namaz vakitleridir. Eskiden saat olmadığı için vakitler namaz vaktine göre ayarlanırmış. Toplum hayatı, namaz odağına yerleştirilen vakit anlayışıyla hareket eder, işleri ona göre tanzim edermiş. Şair “bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı” derken genç iken namazın öneminden bihaber olduğunu ve Müslümanların buna ne kadar değer verdiğinden beri olduğunu belirtmek istemiştir. Karpuz sergilerinde lüküs yanması; nafaka temini için kurulan bir yerin aydınlatılması haline işaret eder. Bu aydınlatma ihtiyacı ekmek parasına, çoluk çocuğun rızkına binaendir. Halbuki bu çağın aydınlığı niteliği karıştırılmış ve imaja yönelik bir aydınlık kategorisine girmektedir. Dolayısıyla eskiden insanlar kendilerinin ve çoluk çocuğunun rızkını kazanmak için ihtiyaçlarını görmekteydiler. Şair, gençlik dönemlerinde yazgı veya kader denildiği zaman iman ile tanışmadığından sebep, bunu kötü bir şey olarak nitelendirmekteydi. Ayrıca yazgı ile kader sözcüklerinin kullanım bakımından farklı anlamlar taşıdığı görülür. Yazgı daha çok kader içerisinde bulunan olumsuz veya menfi olaylar/durumlar için geçerli bir söylemdir. Dolayısıyla şair, yazgı denildiği zaman kötü bir şey dokunmuş olurdu dudaklarıma diyerek onun, zaten insan zihninde olumsuz bir anlam taşıdığını da vurgulamak istemiştir.

Şiirde kullanılan “Tokat” sözcüğü metnin içerisinde iki anlam kazanmaktadır. Birincisi, tam intihara teşebbüs ettiği anda hayatın ona bir tokat atması ile silkinmiş ve kendine gelmiştir. Kaderinin bu yerinde böyle bir silkinişle karşı karşıya geleceğini önceden hiç aklına bile getirmezmiş. Sözcüğün kazandığı ikinci anlam ise şehir anlamıyla ‘Tokat’ tır ve burada “Hey onbeşli onbeşli/ Tokat yolları taşlı/ Onbeşliler gidiyor/ Kızların gözü yaşlı” şeklinde ilerleyen bir halk türküsüne gönderme yapmaktadır. Şairin babası, hem Balkan savaşlarına hem de İstiklal Harbi’ne katılmış, imanının gereğini yerine getirmiş bir gazidir. Ayrıca Hicri 1315 doğumlu olup genç yaşta askere alınanlar arasında bulunmaktadır. Balkan savaşları esnasında savaşacak erkek nüfus oldukça azaldığından her erkek çocuğu genç yaşta askere alınarak savaş meydanlarına gönderilmiştir. Ayrıca bu savaşlar için diğer illere nazaran Tokat ilinden daha fazla çocuk askere çağrılmıştır. Yukarıdaki türkü de zaten Tokat’ın bu farklılığını teyit etmektedir. Balkan Savaşları 8 Ekim 1912–29 Eylül 1913 tarihleri arası Osmanlı Devletinin balkan topraklarındaki 4 devlete (Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya) karşı vermiş olduğu savaşlardır. Şairin babası da hicri 1315 (miladi 1897) olduğuna göre onbeş yaşında Balkan savaşlarına katılmıştır.




Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar, çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide meselâ.



Şair burada, babasının geçimini sağladığı işin meyan kökü kazımak olduğunu söylüyor. İleriki mısralarda da görüleceği üzre babası, kazdığı bu meyan köklerini Amerikan Forbes firmasına satmaktadır. Şair o zamanlar okula giden genç bir öğrencidir. İşaret parmağında zincir, cebinde sedef çakı olması gençliğin verdiği uçarılıklara örnektir. Çılgınlık sayfaları ise muhtemelen müstehcen resimler olabilir. Kafasındaki yasak düşünceler ise İslamiyet tarafından haram kılınan düşünceler de olabilir resmi ideolojinin karşı çıktığı fikirler de olabilir. Yasak düşünceler için “Gide” örneğinin verilmesi Gide’nin düşünce ve eylemlerine gönderme yapmak amacına yöneliktir. Andre Gide yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savunmuş, cinsellik üzerine birtakım kitaplar yayınlamış ünlü bir Fransız romancısıdır. Ayrıca Gide “başkaldırıyorum o halde varım” felsefesinin savunucuları arasında da yer aldığından, onun düşünceleri resmi ideoloji ile çakışmaktadır. Dolayısıyla şairin cebindeki çılgınlık sayfaları Gide’den bir metin de olabilir.




Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa her gün
merkep kiralayıp ta kazılan kökleri
Forbes firmasına satan
babamdı.



“Kar yağarken kirlenen bir şeydi yüzüm” cümlesinin arka planında manevi bir kirliliktir söz konusu edilen. Beyaz kar yağarken beyaz yüzün kirlenmesi, şiirde bir sapma olarak nitelendirilebilir. Şiir dilinde sapma; dile yeni bir güç kazandırmak, okuyucu ve dinleyicinin zihninde beklentilere ters düşebilecek nitelikte yeni tasarımlar oluşturmak amacıyla şairin kelimelerin ses ve biçim özelliklerinde, dilin sözdiziminde bilinçli olarak meydana getirdiği değişiklikler olarak kendini gösterir. Şairin yüzü görünüşte her ne kadar beyaz olsa da manevi anlamda kirlenmiştir ve karadır. Kara olan bir şeyi ne kirletir? Elbette ki beyaz kirletir. Yani yüz o kadar kararmıştır ki beyaz onu kendi rengine döndüremiyor ancak lekeyebiliyor. Beyaz karın yüzü kirletmesi onu lekelemesi anlamındadır. Şairin sevinç nöbetlerinde kusması onun muhalif damarına bir atıftır. Bu durum bir başkaldırı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şairin kendi yaşam çizgisinden yola çıkarak oluşturduğu bu imajinatif söylemler onun hayat karşısındaki duruşunda anti-konformist bir tavrı yükselttiğini fark ettirmektedir okuyucuya. Nöbetler bir şeyi ya da bir yeri gözlemek, o şeyi korumak, kontrol altında tutmak için yapılır. Şairin gözlemiş olduğu, kontrolünde olan değerler her neyse bütün bunlar ona sevinme imkanı tanımamıştır. Çünkü o değerler kendi asli değerleri değildir. Ayrıca Marksizm gibi birtakım ideolojiler, felsefelerine göre insana sevinme hakkı tanımamaktadır. Şair gençliğinde sosyalist olduğu için bu tür ideolojilere de gönderme yapmaktadır. Gece, dinlenme gündüz ise çalışma anlamında iki farklı faaliyeti bünyelerinde taşırlar. Şair ıslık çalmak suretiyle uyuyanları protesto eder ve onların dinlenmeyi hak etmediklerini düşünür.

Bütün bunlara rağmen babası, kazdığı meyan köklerini Amerikan Forbes firmasına satarak emperyalizme hizmet etmektedir. Şair burada, babasının düşünce yapısı ile fiili yaşam tarzının uyuşmadığı gerçeğine karşı bir eleştiri getirmekte ve bu duruma içlenmektedir. Babasının bu anlamda varlık sancısı çekmeden yaşamış olması, şairi, ona karşı eleştirel tavır alma yoluna itmiştir. Çünkü babası Balkan Savaşlarında ve İstiklal harbinde imanının gereği olarak emperyalistlere, kâfirlere karşı savaşmıştır. Ama savaş sonrası her ne kadar çoluk çocuğunun ekmek parasını kazanmak için kırlarda meyan kökü kazıyor olsa da bunu emperyalist Amerikan firmasına satarak iman anlayışına tezat bir fiili işlemektedir. Türkiye, çok partili hayata geçiş döneminde Amerikan emperyalizmine kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bunun bir uzantısı da Forbes firması Türkiye’ye gelip halka meyan kökü toplattırıp, yine halktan bunları satın almıştır. Şairin eleştirisi; babasının emperyalizme dolaylı yoldan hizmet etmesinin amentü esaslarına uygun olmamasınadır.




Budur
İşte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güçbelâ kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.



Şair “korkmamak için korkmaz görünen korku” demekle babasının durumundan hareketle, halkın emperyalizme hizmet etmesinin bir nevi aç kalma ya da nafaka temininden yoksun kalma korkusunu dizginleyen ama asıl korkulması gerekenin de içerisinde bulunulan bu ikircikli durumun olduğunu belirtiyor. Şairin gerek yaşam çizgisine gerekse de bu şiirde yer alan ifade ve imgelerine göre bir değerlendirme de bulunacak olursak onun modern yaşam biçimine dair bir başkaldırıyı ruhunda hareketlendirmiş olduğunu görürüz. Dolayısıyla şehirler her ne kadar modern görünüm alsalar, iktisadi yönden kalkınsalar dahi bu, şehirlerin bayındır olduğunu bize göstermez. Emperyalist güçler insanların zihnini, ekonomik göstergelerin ve dış görünüşün iyi olması durumunun o şehrin/ülkenin kalkınmasının işaretleri olduğu yalanıyla bulandırmıştır. Şairin gençliğinde yaşadığı sıkıntılara, fikri sürgünlüklere rağmen güçbelâ kurduğu cümle, babasının emperyalizme hizmet ettiği gerçeğidir. Bu cümleyi kurabilmek de onun için hiç de kolay değildir tabiki. Ağır bir haç taşımak; kendisine ait olmayan, istemeyerek taşımış olduğu değerler bütünüdür. Şair bu ağırlığı taşıdığı sürece kendisi olmaktan uzaklaşmıştır. Aslında burada ideolojik bir okuma yaparsak şair resmi ideolojinin dayatmış olduğu değerleri ve fikirleri amentüsüne kadar benimsemiş bir nevi asimile olmuştur. Ama amentü etmesiyle birlikte bu asimilasyonun onun kendi değerlerinden kopardığını, kendi ağırlığının kaybolduğunu idrak etmiştir. Şairin hayatı boyunca sürdürdüğü sahicilik arayışı onu toplumda yaygın olan fikir ve hareket tarzlarının uzağında bir pozisyona sürüklemiş ve buradan haksızlıklar karşısındaki tepkisini şiir yazmak suretiyle ortaya koymuştur.




Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilâl haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.



“Solgun ev / ölü dağ / solmuş dudak”; olumsuzluk metaforlarıdır. Solgun ev ve ölü dağ metaforları; dağların eteklerine kurulan evlerin, bir ihtilal vasatı içerisinde ışıklarının erkenden söndürülmesi durumunu imlemektedir. Böylelikle dağların eteklerindeki canlılık kaybolmuştur ve dağ ölü gibi durmaktadır. Bu metaforlar, ihtilalin gelişini haber eden bir zile benzetilmiştir. Gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu, bir aydınlığın habercisidir ve nisan ayı da bir dirilişin, baharın başlangıcını sembolize etmektedir. Grevlerin şahlanması demek; işçilerin emeklerinin karşılığını alamadıkları durumlarda yaptıkları eylemlerin çoğalmasıdır. İlave olarak grevlerin şahlanması nisan ayı bitimiyle gelen 1 Mayıs eylemlerini de çağrıştırmaktadır. Bu tür eylemler siyasi ve iktisadi bir dalgalanmayı beraberinde getirirler. Şairin, emperyalist düzene karşı grevcilerin saflarından küstahça kahkahalar savuruyor olması, siyasi iktidarı küçümsüyor olduğuna delildir. İktidar sahiplerinin işçileri ucuz ve uygunsuz şartlarda çalıştırıyor olduğu gerçeğine rağmen, işçilerin her halükarda haklarını alacağına dair bir inancın varlığıdır, şaire kahkaha attıran. Burada ironik bir yaklaşım söz konusudur.

Şairin bakışları beyaz bulutlara karşı oburdur. Yani dünyevi bütün çirkinliklere karşı hakikati sezmiş, temiz kalabilmiş bir kişidir şair. Bunun verdiği gurur ve onurdur belirtilen. Sesin marşlara ayarlanması durumu; derinlikten çok yüzeyselliği ifade etmektedir. Çünkü marşlarda bir doğallık yoktur ve dışarıdan bir zorlama ile nitelik kazanırlar. Şairin sesinin marşlara ayarlanma hevesi taşıması, gençlik dönemindedir. Gençliğin verdiği yerinde duramama, ateşlilik hali burada etkisini göstermektedir. Ayrıca marşlar bir topluluk tarafından beraberce seslendirilir. Şair de o dönemler kendi bireysel tepkilerinden ziyade, bir topluluğun kolektif tepkileriyle kendini ifade etmenin yolunu tutmuştur. Şehre ve şaraba yaltaklanmak; şairin o dönemler sesini duyurmak için insanlara karşı hoş görünmek isteğini ele veren bir sapma niteliğine sahiptir. Şair, sesini duyurmak için hem marşların çalındığı yüksek perdeden konuşuyor, bir topluluk ile beraber hareket ediyor hem de insanlara hoş görünme çabasına giriyor. Fotoğraflar çektirmek suretiyle de kendinin teşhir edilmesini, tanınmasını sağlıyor. “Mekkâre”; Osmanlı döneminde yük hayvanlarıyla taşımacılık işi yapan kimselere verilen addır. Burada şairin babasının İstiklal Harbi’ne katılmış olduğunu ve bu savaş esnasında yük hayvanlarıyla taşımacılık yaptığını öğreniyoruz. Böylelikle şairin babası Balkan savaşında olduğu gibi yine iman anlayışının ondan beklediği sorumluluğu yerine getirmiştir.




İnsanın
gölgesiyle tanımladığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:



İnsanın içerisinde bulunduğu çağı, öz varlığı ile değil de gölgesiyle tanımlaması, kendi ontolojik değerinin silikleştiğini veya karardığını göstermektedir. İnsanın dünyaya gelmesindeki yegâne sebep, bu çağın tanımlanmasında yürürlükte olan bir unsur değildir. İnsan bu çağı öz değerleri ile değil ancak bir gölgenin sağlayabileceği karartının koordinatları çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu çağın fikri arka planında, pozitivist anlayış hüküm sürmektedir. İnsanın kendi asli varlığı silikleşmiş ve dış görünüş belirleyici bir etken olmuştur. İsmet Özel bir beyanında “Ben babamla o öldükten sonra yakınlık kurabilmiş biriyim” diyor. Buna sebep olarak, babası ile arasındaki 45 yaşlık bir fark yani neredeyse aralarında bir kuşak farkı olması ve babasının otoriter bir duruşa sahip olması gibi etkenler ileri sürebiliriz. Dolayısıyla şair, vefat etmiş babasına sesini duyurabilmek istiyor ve bunun için de marşlara müracat ediyor. Marşlar, kimi kahramanlık hikayelerinin ses ve müzik etkisiyle abartılmasıdır. Şair elbette ki varlık sancısı çekmektedir. Lakin amentü öncesi dönemi olduğundan sesi cılız çıkmaktadır. Kendi dertlerini babasına duyurmak için yüksek perdeden yani marşlara ayarlı bir ses ile konuşması gerektiğini düşünmekte ve şiirin devamında bir marşı dillendirmektedir.




Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere

Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde



Bu iki dörtlük bir marştır ve İsmet Özel de “Amentü” şiirini okuduğu söyleşi ve toplantılarında, bu iki dörtlüğü marş havasında söylemektedir. Bu durum da babasına ve bütün topluma sesini duyurmak için yüksek perdeden bir haykırıştır şair için. İlk dörtlük Yunanlıların, İstiklal harbi döneminde Anadolu topraklarını işgal etmesiyle birlikte İslam dinini Hıristiyanlığa uydurma çabalarına bir göndermedir. Minbere haç dikilmesi; düşmanın kutsal mabetleri yıkmayıp kendi ideolojileri ve dini yaşam biçimleri doğrultusunda değiştirme isteklerine yönelik faaliyetlerin olduğunu belirten önemli bir ayrıntıdır. Burada kullanılan “her yer” kelimesi Türkiye demektir. Yunanlılar bu dönemde camilere ve yurdumuzun her yerine kendi bayraklarını asmışlardır. İkinci dörtlük ise bu Yunan işgaline karşılık, atılacak en iyi adımın birlik olmak, dayanışma içerisinde bulunmak olduğunu söylüyor şair. Ve bu dayanışmanın getirdiği güçle, beraberce düşmana karşı çarpışmayı, bombalar patlatmak suretiyle savaşı/cihadı sürdürmeyi salık veriyor. Böylelikle topraklarımızda kirli emellerini gerçekleştirmek isteyen kafir güruhuna karşı bir zafer kazanabileceğimizi işaret ediyor.




Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:
Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur



Çanlar sustu çünkü şairin marşta dediği gibi İstiklal Harbi döneminde, toplumun birliktelik göstererek bir dayanışma içerisine girmesiyle düşman mağlup edilmişti. Ama İstiklal Harbi’nden sonraki dönemler yani tek parti döneminde, ulus-devlet ideolojisi bağlamında ezan sesi, Arapça aslından çevrilerek Türkçe okutulmaya başlanmıştır. Yabancı olan ses Türkçe ezandır. Şairin yabancı kelimesini seçmesi ise bu ezanın minarelerden iğreti bir şekilde yükseldiğini belirtmek içindir. Şair Yunanlıların yapmış olduğu dezenformasyon faaliyeti ile tek parti döneminin yaptığı arasında var olan ilişkiye dikkat çekmektedir. “Tanrı uludur” ifadesi Türkçe ezanda yer alan bir ifadedir ve tek parti dönemindeki resmi ideolojinin bir söylemidir. Şairin babası tek parti döneminde devletin bir polisidir. Allah’ın kulu olmayıp da cumhuriyetin kulu olması, şiirde yer alan sapmalardan bir tanesidir. Babasının bu dönemdeki anlayışı da amentü anlayışına uygunsuz bir durum arz etmektedir. Şair de özellikle “kul” kelimesini kullanarak babasını kıyasıya eleştirmektedir.




bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri
meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola.



Şair hem tek parti iktidarının hem de babasının sürdürmüş olduğu faaliyetlerin nedenini anlamıyor, anlamak istemiyor. Lady Godiva 11 yy. da yaşamış olup İngiltere “Mercie” dükünün karısıdır. Kocası ağır vergiler koymak suretiyle halkına şiddetli bir şekilde zulüm yapar. Bu zulüm yüzünden Godiva ile eşinin araları açılır. Lady Godiva eşine bu zulümden vazgeçmesini söyler. O da Godiva’nın bir atın üzerinde çırılçıplak bir şekilde bütün şehri dolaşması şartıyla yaptığı zulümden vazgeçebileceğini söyler. Godiva bu şartı kabul ederek bir atın sırtında şehri çırılçıplak dolaşmaya başlar. Yalnız bundan önce halka haber salıp evlerinden dışarı çıkmamalarını ister. Halk da Godiva’ya olan sevgisi ve bağlılığı yüzünden onun bu isteğini yerine getirir ve Godiva şehri dolaştığı esnada perdelerini sımsıkı kapatırlar ve evlerinden çıkmazlar. Ama buna rağmen “Tom” adında biri, perdenin aralığından Godiva’yı izlemek ister. Perdeyi araladığında gözleri kör olur. Bu durum o kişiye verilen ilahi bir cezadır. “ne Godiva geçer ne bir kimse kör olur” dizelerinde şair bu olaya gönderme yapmaktadır. Şairin yaşadığı toplumda, ne Godiva gibi kendisini halkın huzuru ve selameti için feda edecek biri, ne de kendisine bir kötülük dokunacağını bilse dahi sokakta vuku bulan olayları görmeye cesaret edebilecek, eylemsel tepki gösterebilecek biri bulunmamaktadır. Şair bu duruma eleştirel bir tavır almakta ama elinden de hiç birşey gelmemektedir.

Şairin çocukluğunda müslümanlık ile olan irtibatı, bir taşra kentindeki ramazanların harikulade havasını teneffüs etmiş olmasıdır. Bilindiği gibi ramazan ayında namaz öncesi ve sonrası şadırvan etrafında gelişen sohbet halkası ve abdest alınırkenki suyun coşkunluğu, insanların samimiyeti, şairin ruh dünyasına işlemiştir. Fakat şairin yapabildiği, yalnız namaz vaktinde şadırvan etrafındaki o atmosfere içlenmektir. Nüfus cüzdanındaki ekmek damgası, İsmet İnönü iktidarında ekmeğin insanlara karne karşılığı dağıtılmış olduğuna yapılan bir vurgudur. İnönü devrinde vergi yükü oldukça fazladır ve herşeye vergi konmuştur. Böyle bir dönemde ekmek karne ile alınmaya başlanmıştır. Şair, bu dönem siyasal iktidarına eleştirel bir yaklaşım sergilemektedir. Godiva gibi biri de yoktur. Şairin ise o dönemler ayağı yere basmamaktadır. Bulutlar arşınlaması, o dönemler yüksek idealler peşinde koştuğunun, gerçeklikten uzaklaşmaya başladığının göstergesidir. “çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp/hırsız cenazelerine bine bine/ temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme/ korkak dualarından cibinlikler kurarak” dizeleri gerçek yaşamda meydana gelmeyecek olaylardır ve şiirde birer sapma unsuru olarak kullanılmıştır. Şairin yüksek ideallerinin yapıtaşları gibidir her biri. Ayrıca şairin, bu türden masalsı öğeleri kullanması, onun abi ve ablalarının eğitim düzeylerinin yüksek oluşu dolayısıyla çocukluğunda kitaplara karşı aşinalığını gösteren bir delildir. Yukarıdaki mısralardan o masal veya hikayelerdeki kahramanların ve olayların şairin bilinçaltına yer etmiş olduğunu anlayabiliriz.

Şair bir kağıt parçası olan paraya herhangi bir kıymet vermemeyi, ondan tiksiniyor olmayı; yaşanan gelişmelere karşı bir itirazın göstergesi ya da tepkisi olduğunu sanarak yaşamını sürdürmektedir. Hakeza nakışsız yaşamak diye tabir ettiği sade bir vatandaş gibi onurlu ve şerefli bir şekilde yaşamak da böyle. Nakışsız yaşamak onur verici bir davranıştır ve insanın hayat şartlarına esir olmamasını sağlayan bir silah vazifesi görmektedir. Ancak nakışsız yaşayanların yani herhangi bir güce ve iktidara intisap etmeyenlerin, gayrimeşru yollardan çıkar sağlamayanların boğazlarından helal lokma geçebilir. Yoksa diğerlerini helal lokmalarına mutlaka haram lokmalar da karışmıştır/karıştırılmıştır. Şair de boğazına girmiş haram lokmaları kusması nakışsız yaşama geçmek suretiyledir. Buradan sonra şairin cömertliği kendini göstermektedir. “çıkınımda güneşler halka dağıtmak için / halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak” dizeleri erdemliliğin ve cömertliliğin sembolleridir. Şair kendini o kadar zengin kabul ediyor ki halkın da kendi zenginliğine kavuşması için imkanlarını seferber ediyor. Şair, gerçekte dağıtılması mümkün olmayan şeyleri halka dağıtarak adeta tasavvuftaki kesretten vahdete doğru bir yol alarak yokluk hırkasını giymek ister gibidir.Bütün varlığını halka dağıtarak varlıkta yok olma (fenafillah) makamına ulaşma peşindedir. Şair, halkın cömertliğinden istifade etmelerini istemesine rağmen hayal kırıklığa uğrar. Çünkü yaşayan insanlar, şair ile benzer anlayışta değildir. Şairin derdini taşımamaktadır halk. “hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa” cümlesi, halkın fikri arka planında zaten bütün bu olan bitene eğilimli olduğunu belirtmek maksadıyla kullanılmıştır. “fly Pan-Am/drink Coca Cola” dizeleri Amerikan havayolu şirketi olan Pan-Am ile uçun, yine Amerikan ürünü olan Coca Cola için anlamlarına gelmekte. Şair burada halka serzenişte bulunmakta ve onlardan ümidini kestiğini beyan etmektedir.




Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamayı.



Şaire göre dünyada hüküm sürmekte olan iki yaşam biçimi söz konusudur: Biri şairin önceki dizlerinde eleştirel tavır takındığı biçimiyle, bir bataklığın içerisinde çırpınmakta olan insanların tercih ettikleri yaşam, diğeri ise mevcut düzene gerek yaşam standartlarının sadeliği açısından gerekse de eylemsel açıdan bir başkaldırıyı omuzlayan ve şairin kendisinin de dahil olduğu bir başka yaşam. İsmet Özel’in kendi deyimiyle, karakterini meydana getiren iki unsur vardır. Bunlar; tevarüs edilmemiş asalet ve kadirşinas itaatsizliktir. Şair tevarüs edilmemiş asaletin; kendi içinde taşıdığı değil de taşrada memur çocuğu olması hasebiyle çevresinden ona telkin edilmiş bir değer olduğunu, kadirşinas itaatsizliğin ise toplumun ve devletin ona verdiği her türlü desteğe veya yardıma karşı onlara severek hizmette bulunmak ama asla itaat etmemek, sonu itaate varacaksa sunulan yardımı reddetmek anlayışıyla kaim olduğunu belirtmektedir. Bu karakter özellikleri, şairi serkeş ama oldukça da haklı olan hayatın içerisine dahil etmiş ve dünya nimetleri karşısında başını dik tutmasını, bu duruşunu da günümüze kadar sürdürmesini sağlamıştır.

Bataklık ile kutsallık bir tezat teşkil etmektedir. Lakin şair burada, o bataklıkta çırpınan insanların kendi yaşam biçimlerini kutsuyor olduklarını belirtmek istemiştir. Ölümlerin ölümlere ulanması ancak toplu ölümler için söylenebilecek bir sözdür. Şair, modern yaşam biçiminin insanı değersiz kıldığını ve onu adeta öldürdüğünü söylemektedir. Orada aşk ve çocuğun birbirine katışmaması, her ikisinin de bataklık ve sefalet yerlerinde kendi değerlerini görünür kılabilme istidatı taşıyor olmalarıyla ilgilidir. Aşk; sevgi ve muhabbeti temsil ederken çocuk; saflığı ve iyiliği temsil eder. İnsanın kendi tehlikesinin peşinden gitmesi, kaderinde maruz kalacak olduğu tehlikelere bilinçsiz bir şekilde de olsa kendi rızasıyla gitmesidir. Şair de kendi tehlikesi peşinden gitmiştir ta ki amentüsüne kadar. Putların dahi, damardan akması, bütün tehlikelerden sıyrılıp hayatın selamete kavuşturulması anlamının yanında şairin amentüsüne de işaret etmektedir.




Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkalanmış çocuğa rahîm olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?



Dünya içerisinde, kendisine yaşam alanı bulan güzelliklerle dolu bir hayatın olup olmadığını ve sağlamlaştırılmış bir düşünce ikliminin hakim olduğu coğrafyanın nerde olduğunu soruyor şair. Aslında bu soruları yöneltme biçiminden, şairin onlara ilişkin bir özlem duyduğunu anlayabiliriz. “Ağzı bayat suyla çalkalanmak” gündelik yaşam biçiminin kokuşmuşluğuna maruz kalma durumuna bir göndermedir. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklar, her ne kadar kokuşmuş hayatın ortasında bulunsalar da onları yetiştireceğimiz ortam olarak parti broşürleri mi yoksa kafiyeler mi tercih edilecektir meselesini öne çıkarıyor. Burada bir statükoculuktan söz edilmektedir. Parti broşürleri, partilerin derin bir düşünce üretmeden insanları taraflarına çekmek için kullanılan hayali sloganlardır. Kafiyeler ise şiirin sloganlarıdır. Her iki slogan da dikkat çekici öğeler barındırmakta ve insanlara hoş gelmektedir. Hâlbuki her ikisi de düşünce açısından sığdır ve yanıltıcıdır. Şair, çocukların bu tür sloganlarla büyütülmesine karşıdır. İster ki çocuklar derin düşüncelerle yoğrulmuş bir atmosferde yaşasınlar, büyüsünler. Şairin “sahicilik arayışı” burada da kendini göstermektedir. Takvim yapraklarının arasını dolduran katı şey cesetlerdir. Yani tarih dediğimizde eskiye dair olaylar akla gelir. Ölmüş insanların gerçekleştirdiği faaliyetler, yaşanan olaylardır tarihi büyüten ve takvim yapraklarını dolduran. Ki ölüm, insanın gönlünü durağanlaştırır, onun hareketini keser. Gönüldeki bütün telâşeler, karmaşık durumlar ölüm olayı ile birlikte, yerini sakinliğe bırakır. Aynı zamanda ölüm karşısında insan, kirlerinden arınma duygusu taşımaya başlar. Bu anlamda da gönül bir duruluk kazanır.




Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifirî kokusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi âlemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.



Hayatın kaim olduğu dört şey; su, ateş, toprak ve rüzgârdır. Şair, hayatın hakikatine erdikten sonra hayatın kaim olduğu bu dört unsura kendisini de eklemiştir. Çünkü insan olmadan hayatın herhangi bir anlamı yoktur. Şair amentüsü ile birlikte eşref-i mahlûkat olmanın sırrını keşfetmiştir. Dolayısıyla hayatın, insan için yaratıldığını kavramıştır. Ayrıca şiirdeki tüm ayrıntıları göz önünde bulundurmak suretiyle şairin hayat çizgisinin “kendini bilen rabbini bilir” hadis-i şerifi temelinde ilerlediğini ve varlık kazandığını görüyoruz. Pişirilmiş çamur, insana bir göndermedir. Ayrıca Mevlana’nın hayat görüşünün temelini oluşturan hamdım/yandım/piştim çizgisinde gelişen bir olgunlaşmanın, şair içinde yürürlükte olduğu fikrine ulaşabiliriz. Şairde hamlık/ yanmak ve pişmek suretiyle olgunluk derecesine ulaşmıştır. Bu olgunlaşma serüveninde karanlıkta kalmış şeylere ve kimi detaylara takılmadan yoluna devam etmiştir. Gövdeyi alemlere zerketmek; insan ile dünyanın bütünleşmesi anlamına gelir. Çünkü ne tek başına dünya bir anlam ifade eder ne de insan. Her ikisi de birbirlerine muhtaçtır ve birbirlerine anlam katmaktadırlar. Şair, kendisi ile alemleri bütünleştirerek bir anlama kavuşuyor ve Allah’ın lütfuyla adeta yeniden doğuyor, iman ediyor. Şair tüm bu yaşananlar sonunda eşref-i mahlûkat olma sırrına vakıf oluyor.

“Amentü” şiiri İsmet Özel’in kendi tarihsel geçmişinden yola çıkarak babası özelinde, Türkiye’de yaşayan halkla kurduğu düşünce ve eylem bağını, yoğun imgelere ve göndermelere başvurmak suretiyle afişe ettiği bir metindir. İsmet Özel “Şair halkın neyidir?” sorusuna, “halkın varoluş şartlarını, yaşama hakkını, özlemlerini, korkularını ve dünyaya bakış tarzını şiirin dokusu haline getiremeyen, halkın varoluşu ile kendi varoluşu arasındaki ilintiyi birinci mesele olarak almayan şairin herhangi bir atılım gerçekleştiremeyeceğini” belirterek açıklık getirmektedir. Bu izahtan hareketle “Şair halkın neyidir?” sorusuna “Amentü” şiirini yazmak suretiyle İsmet Özel, kendi adına cevap vermiş olmaktadır. Şiirin diğer önemi; İsmet Özel’in ihtida etme serüvenine dair ipuçları içeriyor olmasıdır. İsmet Özel bir beyanında “benim şiirlerimde “ben” olan yere Türkiye’yi koyabilirsiniz” demiştir. Bu minvalden bakacak olursak “Amentü” şiiri aslında Türkiye’deki İslami düşünce pratiğinin tarihi arka planını ele vermektedir.



Kaynaklar



1.İsmet Özel, Erbain, Şule Yayınları, İst. Nisan 2000

2.İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Şule Yayınları, İst. 1999

3.Hasan Aktaş, İsmet Özel’in Amentüsü, Birey Yayıncılık, İst. Nisan 2000

4.İbrahim Tüzer, İsmet Özel-Şiire Damıtılmış Hayat, Dergâh Yayınları, İst. Şubat 2008