Menu
MERVE UYGUN İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi • MERVE UYGUN İLE SÖYLEŞİ

MERVE UYGUN İLE SÖYLEŞİ

“Tasa Kuşları”, ikinci öykü kitabınız. İkinciler ilkten zordur diyenler haklı mı sizce? İlk kitabın yükseldiği çıta üzerinde baskı kurdu mu?

 

Evet, fazlasıyla haklılar. Zira ikinci kitap, kanaatimce ilkine göre daha büyük bir iddia taşıyor. Yazma eylemindeki sürekliliğin kanıtı ve Türk edebiyatı içerisinde “ben de varım ve var olmaya devam edeceğim” demenin en somut ve önemli göstergesi. Artırıyorum, sanki ikinci kitapla daha çok yazar oluyor insan. Yani, Merve Uygun Taşıyacak Bizi Rüzgâr ile yazar değil miydi? Elbette yazardı. Fakat mesele bu kimliği sürdürüp sürdüremeyeceğinizde düğümleniyor. Yazmayı hayatınızın merkezi yapmaya sahiden niyetli misiniz? Öykücülüğünüzü daha ileri bir noktaya taşıyabilecek misiniz? İlk kitap sonrasındaki bu soruların yanıtları birer muamma elbette. Bu muammaların tümünü yerle bir etmek gibi sanki ikinci kitap. Kurulan yapının temelini iyice sağlamlaştırmak ve hatta üste kat çıkmaya başlamak gibi. 

Yazarların ikinci kitaplarında, ilk kitaplarına nazaran belirgin bir sıçrama gerçekleştirmesi elbette önemli fakat Cemal Şakar’ın sıkça vurguladığı gibi, “ilk iki kitabın günahı olmaz” fikrine ben de katılıyorum. Yine de bir sıçrama yapabilmek benim için kritik bir öneme sahipti. Zira ilk öykü kitabımı yayımlarken acele etmedim, bekledim, birçok öykü eledim ve böylece ilk kitabım belli bir olgunluğa sahip metinlerden oluştu. İyi ki de böyle oldu, çünkü ilk kitaplar bir kader gibi yazarın hayatı boyunca peşini bırakmıyor, adeta onun bir alametifarikasına dönüşüyor.

 

Kitabınızın epigrafı Baudelaire’den. “Hakiki gerçek sadece düşlerle bulunur.” Hakiki gerçek ve düşler ibaresinden bir dizi soru üretmeye uygun. Peki, sizin için anlamı ne?

Baudelaire’in bu tespiti benim için çok önemli. Düş kurmanın bir kaçış değil, varoluşsal bir idrak meselesi olduğunu düşünüyorum. Kaçıştan bahsederken, aslında kaçışa olumsuz anlam yüklemiyorum ben. Gerçeküstü unsurlarla örülü edebiyatı kaçış edebiyatı olarak tanımlayanları da işaret ederek söylüyorum bunu. Sonuçta düş dediğimiz toprakların sınırlarında gezinmeye başladığımız ân, gerçeküstüne ait olanı da adımlıyoruz. Tolkien, “fantazi kaçıştır ve bununla iftihar eder”, der ve ekler “bir asker düşman tarafından tutsak edildiyse, onun görevi kaçmaktır. Kaçış ihtimali en çok kimi telaşlandırır? Kimi olacak, gardiyanları!”. Yani fantastiği bir başkaldırı olarak tanımlar. Tolkien gibi yazdıklarımla bir fantazya evreni kurmuyorum elbette fakat ortada sahiden bir kaçış varsa da onu küçümsemiyorum. Aksine rasyonalitenin sınırları bizi hakikatten uzaklaştırıyorsa düşler o sınırların dışına çıkmamızı sağlayan yer oluyor. O kaçışla birlikte hakiki olanla karşılaşıyoruz diye düşünüyorum.

Baudelaire’in düşler vasıtasıyla tekdüzelikten, zamansal ve mekânsal kısıtlılıktan kurtulmayı imlediğini biliyoruz. Ben de bir sanat eserini ortaya çıkarırken bunları amaçladığımızı düşünüyorum. Kurmacadaki unsurlara hükmeden ya da hükmettiğini sanan bir yazar, pekâlâ düşlerin esnek atmosferi içinde zamanı zapt eden mekânı yeniden yaratan o kişi gibi olabilir. (Düşü hem rüya hem de hayal anlamıyla kullanıyorum. Lucid rüyaya da yolumuzu düşürebiliriz.) Bu bakımdan Baudelaire çocuğu da yüceltir: “Esin dediğimiz şeye daha çok benzeyen başka hiçbir şey yoktur” der. Onun için çocuğun imgelemi henüz somut gerçeklik tarafından tutuklanmamıştır, soyuttur, fantezidir, sonsuzdur. Tıpkı düşlerdeki biz gibi. Düşlere tutunan gerçeküstücü sanatçılara da değinmek isterim. Mesela aklıma gelen ilk isim Joan Miró.  Sanatındaki o büyüleyici "otomatizm" ve "gündüz düşleri" kavramları bahsettiğimiz düşlerden beslenen, düşlere açılan, düşleri önceleyen o dünyayı şahane yansıtıyor. Miro, resim yaparken tıpkı diğer gerçeküstücüler gibi zihninin denetiminden uzaklaşıyor. Bilhassa gönüllü açlığı sayesinde zihninin üzerindeki rasyonel baskıyı susturarak bilinçdışının o ham, işlenmemiş imgelerine ulaşıyor. Bilinçdışı da bizi elbette düşlere götürüyor. Yazma pratiğim Miro veya başka gerçeküstücü sanatçıların eyledikleri gibi ilerlemiyor. Fakat Adalet Ağaoğlu’na bile Gece Hayatım gibi bir rüya anlatısını yazdıran düşler, daha kimleri kimleri etkilemiş, sanata neler neler katmıştır?

Ayrıca bu "düşsel arayış beni İbn Arabi’ye de götürüyor. Arabi, bu dünyanın aslında devasa bir rüya olduğunu ve rüyaların "hakikatin suretleri" olduğunu söyler. Yani biz uyandığımızda rüyadan çıkmıyoruz, bir rüyadan başka bir rüyaya (uydurulmuş gerçekliklere) geçiyoruz.

 

⁠Kitabın adı “Tasa Kuşları” ama kitapta yer alan öykünün adı “Tasa Kuşu”. Bu farkın sebebi nedir? 

 

Masallarda bir tane ejderha vardır, bir tane dev ya da bir tane tasa kuşu… Kahramanın başına türlü zorluklar o bir tane “kötü” yaratık yüzünden gelir. Kitabımın içindeki “Tasa Kuşu” öyküsü aynı isimli masalın yeniden yazımı. Masalda prensesin başına türlü dertler açan bir tasa kuşundan bahsedilir. Fakat ben öykümde bunu değiştirerek çok sayıda tasa kuşuna yer verdim. Nerdeyse her ruh durumumuza denk gelen tasa kuşları olsun istedim… Kendi masal ülkelerinden dünyaya göç eden bir sürü sinir bozucu kuş... Herkesin kendisine ait onlarca tasa kuşu var. Modern hayatta böyle değil mi zaten? Modern hayatın trajedisi de tam olarak buralarda bir yerde gizli değil mi? İş, ev, metropol yaşamı, metrobüs kuyrukları, tıklım tıklım metrolar… sürekli bir yere yetişme telâşı arasında, herkesin omuzlarında onlarca tasa kuşu tünemiş durumda. Üstelik bu kuşlar sadece bize de ait değil; internet çağının getirdiği uyaran yoğunluğuyla, dünyanın en uzak coğrafyasındaki acıları bile naklen izliyor, onlara dair tüm ayrıntıları sosyal mecralardan öğreniyoruz ve tüm bu yükleri de sırtlanıyoruz. Bu da tasa kuşlarımızın sayılarını günbegün artırıyor. Ayrıca beklentilerimizin devasa boyutlara ulaştığı, her şeyin performansa dönüştüğü günümüzde, şahsi tasa kuşlarımızı omuzlarımızda, sırtımızda, başımızın üstünde ve dahi kalbimizde gezdirip besleyip büyütüyoruz. Kitabın ismini Tasa Kuşları olarak çoğul tercih etmemin temel sebebi bu kuşatılmışlık hissidir. 

 

Bu metaforun barındırdığı zıtlık o kadar hoşuma gitti ki, tasa doğası gereği ağırdır; insanın kalbine çöker, ona yük olur. Uçmak ise hafiflemektir. Tüy gibi hafif olmaktan bahsederiz. Uçtuğumuzu gördüğümüz rüyalar daima hayra yorulur. Gamdan kederden iz yoktur bu eylemde. İşte bu iki zıt kavramın -ağırlık ile uçuculuğun- iç içe geçmesi bence çok güzel. Malumunuz kuş özgürlüğü imlerken benim öykümdeki tasa kuşları gam yüklüdür, ruh durumumuz değiştikçe biri uçar diğeri gelip konar kalbimize.

 

Öykülerinizde “Dubai Çikolatası”, “Ugg” “reels atmak” gibi bir dizi güncelliği güçlü ibare var. Bu kelimelerin önemli bir bölümü ileride dipnot koymadan yayınlanmayacak. O güncelliğin geçecek olması sizi rahatsız etmiyor mu? Ne dersiniz?  

 

Öykülerimde bir olay yazmaktan ziyade olaydaki değişmeyen özü yakalamaya çalışıyorum. Bahsettiğiniz öykümde tüketim hırsının, sosyal medya çılgınlığının insan üzerindeki etkilerine odaklanmaya çalıştım. Zira bir pastanenin önünde Dubai çikolatası kuyruğunu görünce nasıl şaşırdığımı anlatamam. İnanması güç bir durumdu. Bir saat o kuyrukta bekleyenleri görmek benim için sarsıcıydı. Kimi nesneler ya da kelimeler hayatımızdan çıktığında da öykümün anlaşılacağını düşünüyorum. Zaten günümüzde okuduğumuz birçok roman ve öyküde geçen olaylar, nesneler, kelimeler bugün hayatımızda yok, ama biz o eseri ısrarla okumaya devam ediyoruz.

 

Orhan Pamuk da bu durumu bir söyleşisinde Anna Karenina üzerinden ifade eder. Anna Karenina’daki buz pateni sahnesini bugün zihnimizde canlandırabildiğimizi fakat bunun kitap ilk yayımlandığında pek de mümkün olmadığını söyler. Sonuçta kitabın ülkemizde ilk yayımlandığı tarihlerde TV yoktu, yani okurların buz pateni izleme olanağı yoktu. Devam eder Pamuk: “Yüz otuz mısra okuruz ve Aşil'in kalkanı nasıl bir şey, gözümüzün önünde gene canlanmaz. Televizyonun var olup olmaması bile bu süreci etkiler. Yazarın kafasında ne olduğunu anlayabilmek için, onun yaşadığı çağın nesnel ayrıntılarını biraz bilmek gerekir.” Zaman değiştikçe nesneler, manzaralar değişiyor, fakat okurun zihninde onu canlandıramaması yazar için bir mesele olamaz, olmamalı. Pamuk’un işaret ettiği gibi, okurun metindeki nesnelere dair biraz bilgisi olmalı diye düşünebiliriz elbette. Fakat dediğim gibi bu yazarın meselesi olamaz. Zira biz yazarak çağımızın şahitliğini de yapıyoruz. Ayrıca bu görsellik çağıyla birlikte dönemleri, farklı coğrafyaları, kültürleri bilmek daha kolay oldu.

 

Post Öykü’de “Resmin Hikâyesi” yazılarınız var. Onlar nasıl doğdu? Bir kitaba doğru mu ilerliyor?

 

Dergimizde içerik kadar kapak görselleriyle de dikkat çekmek istiyoruz, bilirsiniz. Çoğu sayıda kapağa övgüler düzüldüğüne şahit olmuşuzdur. Resmin Hikayesi’ne gelirsem öncelikle Aykut abiyle sanat tarihinde yer edinmiş önemli ressamların tablolarından örnekler seçerek kapağımıza taşımaya karar verdik. Sonrasında ise Resmin Hikayesi bölümü doğdu. Yani fikir Aykut abiye ait. Kendisi inanılmaz bir yaratıcı zihin, fikir üretmede muhayyilesi fişek gibi işliyor. Winslow Homer ile başladık, Hoca Ali Rıza’dan Basquiat’ya, güncel Rus ressam Korobov’dan de Chirico’ya geniş bir skaladaki ressamların eserlerini kapağımıza taşıdık. Bu resimleri seçmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Resmin hikayesi nereye evrilir bilemiyorum, yazıyla kurduğum bağ her metnin muhakkak kitaplaşması gerektiği üzerine değil. Fakat bir yandan da neden olmasın? Süreç içinde birikenlerle güzel bir kitap ortaya çıkabilir pekâlâ. Sadece yazı da değil aslında, Resmin Hikayesi ardından kısa söyleşiler de yayınladık yer yer. Konstantin Korobov ile ya da Jean-Michel Basquiat üzerine onun yakın çevresinde bulunmuş ve dilimize de çevrilen Dul Bayan Basquiat romanının yazarı Jennifer Clement’le bir söyleşi yaptım. 

Zaten başından bu yana resim sanatıyla ilgiliyim. Şimdi dergideki bu sorumluluğum ilgimi daha başka bir boyuta taşıdı. Dergide hacim sınırlaması nedeniyle resimlerle ilgili notlarımın çok azını yayınlayabiliyorum. Eğer bir gün kitaplaşma yoluna girerse bu yazılar, o durumda elimdeki notlarla birlikte genişletmeyi düşünüyorum.

 

“Tasa Kuşları” henüz yeni. Sıcağı sıcağına soralım yine de. Bugünlerde yazı gündeminde neler var?

 

Gündemimde hem kendi editörü olduğum Post Öykü için hem de başka edebiyat dergileri için yazmam gereken ödevlerim var. Bir dergici olarak bu tür yazıları önemsiyorum. Eleştiri metni yazmak ve dergilerin hazırladıkları dosyalara katkı sunmak için spesifik meselelerde araştırma yaparak metin kaleme almak bence çok besleyici. Bunun dışında ikinci kitap sonrası yeni öyküler yazmaya başladım. Üçüncü dosyama adım atmak da elbette heyecan verici. 


SUAVİ

1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır’dan Alzhaymır’a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut.

Daha fazla görüntüle
Diğer Yazıları