Menu
Yasemin Kokulu Fotoğraf
Öykü • Yasemin Kokulu Fotoğraf

Yasemin Kokulu Fotoğraf

Tezgâhın üzerinde aylardır açılmamış, tozlanmış kutular duruyordu. Adam, bir zamanlar hayat verdiği o çarklara bakmadı bile. Rafın köşesindeki mavi kalemi aldı. Bir şeyler karalamak istedi, vazgeçer gibi oldu. Kâğıdın üzerine yarım kalmış bir yuvarlak çizdi. Karşısındaki boşlukta kızının hayali belirdi. Kız, boşluğa doğru dudaklarını büzdü, gözlerinin önüne dökülen saçlarını arkaya atıp kaşlarını çattı. Ne kadar da çok şey söylemek istiyordu:

— Gel artık baba! Çok özledim seni. Ezo’nun kolu yaralı. Anneme söyledim ama ilgilenmedi. Hem yastığımdaki kokun da gitti.

Küçük kızın bu hayali serzenişi, adamın avucunda tuttuğu eski fotoğrafın kenarlarından sızdı. Odanın sessizliğine karıştı. Adam yutkundu. Koca bir düğüm indi boğazından, tuttu hıçkırığını. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu, eğildi, zihninin kuytularına dökülen umut yapraklarını toplamaya çalıştı. O kırık dökük maziden kalan yaprakları aradı ama elleri bomboş kaldı. Soğuk duvarlara, kolundaki saate baktı. Her gün yaşadığı bu anı, ilk defa yaşıyormuşçasına derin bir iniltiyle karşıladı. Fotoğraftaki o donmuş gülümsemeye seslendi:

— Ben de evladım, ben de seni çok özledim. Sesini duyamadığım her an kalbim bir taş gibi ağırlaşıyor buralarda. Kuşların kanat çırpışını bile senin gülüşün sanıp kapıya koşuyorum. Her gece rüyamda seni görüyorum. O dipsiz kuyulardan senin "babacığım" diyen sesinle çıkıyorum. Özlem dediğin, insanın içindeki o muazzam çınarın her gün bir dalının kırılmasıymış. Ama köklerim hâlâ sende. Senin o minicik yüreğinde tutunuyorum hayata. Ezo’ya da pansuman yaparız, iyileşir.

Babasının bu fısıltısı, zamanın sırrından geçti. Kız, babasının nefesi odanın içindeymiş gibi ayağa kalktı. Aynanın karşısına geçti. Elini aynanın soğuk camına yasladı: 

— Sen yokken ben çok çirkin oluyorum. Bak işte, bak! Saçlarım birbirine girdi, tarayamıyorum. Kimse senin gibi "yasemin kokulu kızım" demiyor bana. Artık aynaya bakmak bile istemiyorum. Bu yüzü hiç sevmedim!

Kirli boy aynasının yansımasında, kızının hayali siluetini gören adamın omuzları daha da çöktü. Boynunu büktü. Sırılsıklam bir özlem mevsimine sarıldı. Tuzlu bir denize döndü boğazı Dükkanındaki yüzlerce durmuş saate baktı; her biri birer mezar taşı gibi sessizdi.:

— Gün dönecek elbet. O takvimdeki yapraklar bir bir bitecek ve ben rüzgarı arkama alıp sana döneceğim. Yine o efsunlu masal diyarında gezeceğiz seninle. Bulutları pamuk şekeri sanıp gökyüzünü avuçlayacağız. Yepyeni boya kalemlerin olacak. Tuvalini maviye boyayacaksın. Ve o çok sevdiğin, hani her çarşıya çıktığımızda camın arkasından bize el sallayan o bez bebeği... Onu göğsümün en sıcak yerinde saklayıp getireceğim. O bebek artık senin yalnızlığının değil, bizim yeniden kavuşmamızın türküsünü söyleyecek.

Biraz umutlanır gibi oldu küçük kız. Çekmecesini açıp içini karıştırmaya başladı. Eski bir lastik tokayı aldı. Saçlarını tek eliyle toplayıp bağlamaya çalıştı ama beceremedi:

— Bak, senin bağladığın gibi oldu mu baba? Olmadı işte! Canım yanıyor. Hem biliyor musun, sırtımda bir yer hep ağrıyor. Sen gittiğinden beri hiç geçmedi. Annem "yorgunluktandır" diyor. Sen beni gözlerinle öperdin ya hani, o zaman hemen geçerdi. 

Adamın yüreği parça parça oldu. Kazadan beri sızlayan o hayali yarayı kendi sırtında hissetti. Bakışlarını fotoğraftan ayırmadan fısıldadı:

— Sen doğduğunda güneş doğmak üzereydi. Sen daha erken davrandın, aydınlattın dünyamı. Çekik, yumuk yumuk gözlerin vardı. Kaşların incecik birer yay gibiydi. Sanki Fuzuli, Baki ya da Nedim yüzyıllar önce seni tasvir etmişlerdi. Tenindeki esmerliği Toroslar’ın yamacındaki Yörük çadırından alıp getirmiş gibiydin. Öyle masumdun ki seni kucağıma ilk aldığımda, kâinat susmuştu. Olduğum yerde donmuş, kutsal bir emanete bakar gibi dakikalarca bakakalmıştım. Sense sulu sulu bakardın, her an ağlamaya hazırdın. Ama bir güldün mü... Ah, o gülüşün! Âlem seninle birlikte şenlenirdi. Dağlar çiçek açar, nehirler sevincinden taşardı. Bahar, en ısıtıcı ve en şifalı sıcağını benim buz tutmuş yüreğime senin o minicik ellerinle salardı. Öyle güzel kokardın ki; hani o yaylaların en nadide çiçeklerini dermişler de senin tenine sürmüşler gibiydi.

Adam, yıllar sonra ilk defa huzurlu hissediyordu. Etrafındaki hayali fırtına hafifledi. Kötü düşünceler kaybolmaya başladı. Dükkân, duvarlarını yıkıp yemyeşil bir bahçeye döndü. Atlar etrafta koşturuyor, kuşlar beyaz kanatlarıyla gökyüzünü şenlendiriyordu. Bir kelebek kondu fotoğrafa. Bir ırmak akmaya başladı boynundan göğüs kafesine doğru. Yörük çadırları kuruldu bahçeye, Çiçeklendi dağlarının etekleri... Yüzü açılıp kanatlandı. Kuş oldu, ılık bir mevsim. Düşürdü elindeki fotoğrafı, gerçeğe uyandı, yeniden yutkundu. Merhamet dağıtan elleriyle fotoğrafı aldı, tekrar baktı. Parmakları, camın ardındaki o hiç yaşlanmayan gülüşün üzerinde titredi. " Yarım kalmış bir yuvarlak gibi kaldık, hayat bu dükkândaki saatler gibi bizi en güzel yerimizde durdurdu. " diye mırıldandı. Sesindeki kırgınlık, duvarlara çarpıp kendine döndü. Daha fazla duramadı, tedirgin adımlarla kapıya yöneldi. Bir an duraksadı, fotoğraftaki o minik çocuğun hayali, o dumanlı Yörük çadırlarında mahsur kalacakmış gibi hissetti, anahtarı çevirdi. Yorgun bedenini sokağın soğuk nefesine, kalabalığın içine attı. Kaldırımda amaçsızca yürümeye başladı. Bir yanında cebindeki o eski fotoğraf, diğer yanında ise ruhuna mühürlenmiş küçük prensesinin hayali vardı. Adımları ağırlaştıkça sokak lambaları daha bir hüzünle yandı.

Tam o sırada, rüzgârın uğultusunu yırtan bir ses duydu. Sadece kalbiyle duyabileceği o berrak ses arkasından yükseldi:

— Baba, ağlıyor musun yoksa? Ağlama, ben iyiyim bak, saçlarımı kendim topladım!

Arkasına heyecanla baktı. Gözleri umutla o tanıdık silueti aradı. Ancak kimsecikler yoktu. Ne pembe elbiseli bir çocuk, ne de elinde kolu yaralı Ezo bebeğiyle bekleyen bir evlat... Sadece rüzgârın sürüklediği bir kâğıt parçası kaldırımlarda hışırdıyordu. Gece sessizliğe bürünüyordu. Ama yine de bakışlarını gökyüzüne, o görünmez masal çadırının tavanına dikip seslendi:

— Babalar da canı acıyınca ağlar evladım. Onların içinde de fırtınalar kopar. Onların da yüreği bir serçeninki gibi titrer bazen. Gözüne toz kaçmıştır de, durmuş saatler üzerine çökmüştür de.

Ercan

Aksaray’ın Eskil ilçesinde doğdu. Eğitimini Konya’da bitirdi. İstanbul’da bir lisede edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Teferrüc dergisinin editörlüğünü yapıyor. Adını Yalnızlık Koydum, Yağmurlu Yüreğim, Aşiyan Yolları ve Tek Kişilik Şemsiye isimli dört şiir kitabı vardır.

Diğer Yazıları